logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Türkiye, Doğu-Batı Bölünmesinin Neresinde Duruyor?

Enflasyonun, ekonomik durgunluğun söz konusu olduğu mevcut “çoklu krizli dünya düzeninde”, aynı zamanda küresel liderlikten de yoksun olduğumuz bir dönemdeyiz. ABD, 1990’larda yakaladığı tek kutuplu, hegemon liderlik rolünün içini tam manasıyla dolduramadı. Rusya-Ukrayna Savaşıyla birlikte Rusları Doğu Avrupa’da dengeleyecek bir güç oluşumu için Avrupalı müttefiklerini yüreklendirmekle meşgul. Birleşik Amerika, NATO 2022 Madrid Zirvesinde Rusya’yı tehdit ilan etmenin daha da ötesine geçemiyor, aslında geçmek için çaba da harcamıyor.

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 30.07.2022
  • Süre : 5 dk
  • 352 kez okundu

Küresel Sistem Sallantıda, Krizlere Çözüm Üretemiyor

Halihazırda hiçbir ülkenin ya da tarihin en uzun ömürlü ülkeler ittifakı olan NATO’nun bile, küresel liderlik sorumluluklarını yerine getiremediği bir dünya düzeninde, her ülke kendi yolunu bulmaya gayret gösteriyor. Küresel ölçekte seyreden büyük ekonomik krizlere (2008 ve şimdi 2022 mali krizleri), pandemilere (COVİD-19 ve devamı), savaşlara (2022 Rusya-Ukrayna Savaşı), enerji krizlerine (petrol, doğal gaz) karşı kendi ulusal çözümlerini bulma arayışını devam ettiriyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine yakın, galip devletlerin dünyası kuruluyor. 1944 sonrasında kurulan yeni uluslararası mali sistem, sonraki düzenlemelere, Washington konsensuslarına, neoliberal politikaların komünist Çin’de bile geçerli olmasına rağmen tökezlemeye devam ediyor. Günümüzde uluslararası mali kurumlardaki Batı hakimiyetinin azalmakta olduğu, artık dünyanın gelişmekte olan ülkelerini de sisteme gerçekten dahil eden yeni bir uluslararası mali mekanizmanın kurulması gerektiği tartışmaları yapılıyor. Zengin ülkelerin ligi olan, küresel ekonomiye güç veren serbest pazar demokrasileri grubu G7 artık önemini yitiriyor ama G7’nin genişletilmiş versiyonu olan G20’nin de kendisinden beklenen işlevi (küresel ekonomiye, dünyanın siyasi ve güvenliğine ilişkin sorunlarına çözüm getirmek) yeterince yerine getiremediği görülüyor. Atlantik Havzasının yaşadığı mevcut ekonomik kriz, şüphesiz tüm dünyayı etkiliyor. Halihazırda dünya halklarının ABD’ye, Avrupa’ya, Batı kurumlarına ve geleceğine duyulan inancını felce uğratıyor.

ABD Liderliği Çözüm Üretemiyor

Enflasyonun, ekonomik durgunluğun söz konusu olduğu mevcut “çoklu krizli dünya düzeninde”, aynı zamanda küresel liderlikten de yoksun olduğumuz bir dönemdeyiz. ABD, 1990’larda yakaladığı tek kutuplu, hegemon liderlik rolünün içini tam manasıyla dolduramadı. Rusya-Ukrayna Savaşıyla birlikte Rusları Doğu Avrupa’da dengeleyecek bir güç oluşumu için Avrupalı müttefiklerini yüreklendirmekle meşgul. Birleşik Amerika, NATO 2022 Madrid Zirvesinde Rusya’yı tehdit ilan etmenin daha da ötesine geçemiyor, aslında geçmek için çaba da harcamıyor. 

Öte yandan, Hint-Pasifik bölgesinde yükselen Çin’in askeri gücüne karşı Japonya’yı tekrar bir politik-askeri dev haline getirmeyi gerekli görüyor. ABD, aynı zamanda Çin’i çevreleyen milliyetçi Çin (Tayvan) dahil küçük ülkelerden bir iç hat oluşturmayı deniyor. Bu arada İngiltere ve Avustralya’yı yanına alarak 15 Eylül 2021 tarihinde kurduğu AUKUS ile ilerde Hindistan ve Japonya’yı da dahil etmek suretiyle, Uzakdoğu’da Çin’i bu ittifak gücüyle durdurmayı amaçlıyor. 

Ancak, bu kadar sorunla boğuşan dünyamızda, tek sorun Çin’i durdurmak mı olmalıdır? 

2000’li yılların başında Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye ve gelişmekte olan diğer ülkelerin gitgide dinamik hale gelen piyasalarının dünyanın ekonomik motoruna yakıt sağlayacağı konuşuluyordu. Ama, Çin haricinde beklenen olmadı. Hindistan kendine zor yetiyor. Brezilya ve Türkiye’nin ekonomik durumları malum. 

Şüphesiz Çin, 1870’lerde yeni teknolojilerle dünya sahnesine çıkan Amerika’nın küresel ekonomiyi Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar rahatlatmasına benzer şekilde bir fonksiyon üstlenebilecek bir role soyunabilir. Çin, bu türden bir vizyona ve kaynaklara sahip gözüküyor. Küresel gelişmişlik ve zenginlik Roma Medeniyetiyle birlikte Batı’ya doğru kayarken, Batı’nın en uç noktası ABD ile nirvanaya ulaşmıştı. Şimdi tekrar Batı dünyasına bu zenginliği ve gelişmişliği aktaran Ortadoğu üzerinden tekrar orijinal sahibine, Çin’e doğru gidiyor değerlendirmeleri, “gelecekte ne olabilir?” sorularına cevap arayan fütüristler tarafından paylaşılıyor.

Çin Dünyayı Kurtarabilir mi?

Bununla birlikte, Çin, Batı dünyasında İngiliz İmparatorluğunun ve sonrasında Birleşik Amerikan’ın yaptığına benzer tüm dünya düzenine format atacak bir yaklaşım içinde olduğuna dair bir söyleme henüz sahip değil veya bu tür bir söylemi olmadığına dair bir izlenim veriyor. Küresel ölçekte ortaya koyduğu ‘kuşak-yol’ projesi, büyüklüğüne, kapsamına ve getireceği yeniliklere rağmen, İngilizlerin ve Amerikalıların deniz hakimiyeti ile getirdikleri küresel sistemin alternatifi olmaktan uzak duruyor. Olsa olsa, denizlere hâkim olan Batı’ya karşı karadan açılan ticari yol olma iddiasını taşıyabileceği değerlendiriliyor. 

ABD Küresel Liderliği Kendi Çıkarı Gereği Bırakmış Olabilir mi?

Küresel ekonomideki istikrardan, iklim değişikliğine, sanal saldırılardan hakiki savaşlara, teröre, gıda ve su güvenliğine kadar sınır tanımayan pek çok zorluğun olduğu mevcut dünya sisteminde, tüm ülkeleri bir araya getirecek, ortak enerjilerinden yararlanacak, Birleşmiş Milletler formatının dışında bir iş birliği ortamına duyulan ihtiyaç herhalde hiçbir dönemde bu kadar büyük olmamıştı. 

Bugüne kadar çoğunlukla Amerikan liderliğinde gerçekleşen bu iş birliği, şimdi liderini kaybetmiş durumdadır. ABD eskiden olduğu gibi bir politik-askeri ve ekonomik güce sahip değil. Gerileme dönemine girdiğinin işaretlerini veriyor. Eskiden olduğu gibi küresel sorunları tek başına aşma gayretlerinden uzak duruyor. Artık, ulusaşırı sorunlara verilecek çokuluslu yanıtları koordine edebilecek bir baskı gücüne sahip olmadığı anlaşılıyor. 

Rusya-Ukrayna Savaşıyla birlikte Rusya Federasyonu’na uygulanan yaptırımlar, Amerikan hezeyanı olmaktan öteye gidemiyor. Doğal gaz sorunuyla boğuşan en yakın müttefiki Avrupalıların bile yaptırımlara neredeyse hiç sıcak bakmadığı, ABD’den çekinmeseler hemen kalkması için adım atacakları açık bir şekilde görülüyor. Belki de yaklaşan kış döneminde zaten Avrupa ülkelerindeki halklar, kendi hükümetlerini ister istemez buna zorlayacak. 

ABD, Dünyayı İkiye Bölüyor

Kendisinin küresel liderliği yeterince yerine getiremediğinin farkında olan ABD, dünyayı demokratlar ve otokratlar olarak ikiye bölme telaşında. Böylece, demokrat dünyanın liderliğini devam ettirmeyi, geri kalan ülkeleri ise ötekileştirmeyi amaçlayan bir Amerikan yönetim anlayışı zuhur etmiş durumdadır. Amerika, bunu yapmakla, gönüllü geri çekilmeyi ve anlaşıldığı kadarıyla tekrar küresel liderliğe dönüş yapabilmek için güç toplamayı düşünüyor. Tüm dünyaya yayılmış Amerikan çokuluslu şirketlerini tekrar ABD ana kıtasında toplamaya çalışıyor. Endüstri 4.0 ile robotik sistemlerle emek ihtiyacını ikame edebileceğini hesaplıyor. Yalnız bu arada, geri çekilirken sadece askeri liderliğini muhafaza etmeyi, politik ve ekonomik alanlarda daha dar kapsamlı bir çerçeve içinde kalmayı düşündüğü anlaşılıyor. 

ABD, Küresel Sorunları Çözmek İçin Kaynak Ayırmaya İstekli Değil!

Küresel sorunlar için dünyanın diğer ülkelerindeki hükümetleri gerekli adımları atmaları için ikna etmek için servet harcamaya hazır bir ABD yok artık. Belki de böyle bir gücü de kalmadı. Amerika artık başkalarının altından kalkamayacağı harcamaları yapmak için istekli değil. Her sorunda uluslararası gündemi belirleyecek kadar gücünü seferber etmiyor. ABD’nin doldurması gereken boşlukları ise ancak Amerika’nın yüreklendirebileceği diğer güç odakları doldurabilir. Ancak, Rusların Ukrayna’yı işgal teşebbüsü bile Avrupa ülkelerini kendi coğrafyalarında ortaya çıkan bu güvenlik krizine karşı tedbir geliştirme yönünde tam manasıyla harekete geçirebilmiş değildir. Bölgesel güçler, gelişmekte olan güç odakları ise bu boşlukları doldurmaya henüz hazır değiller, kaldı ki Amerika’nın taşeronu da olmak istemiyorlar. 

Dünyanın hakiki siyasi ve ekonomik dengesini yansıtmayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi küresel kurumların kendi alanlarında küresel liderliği üstlenmesi pek mümkün olamıyor. Üstelik, bu kurumlarda reform yapılmasına, yükselen güçlerin rolünün artırılmasına (dünya beşten büyüktür söylemine hayat hakkı tanınmaması gibi) da izin verilmiyor.

Doğu-Batı Bölünmesinde Türkiye Nerede Duruyor veya Duracak?

Şu anda bu kadar çok küresel sorunun ortasında tek yapılan şey, dünyayı bölmek için uğraş verilmesi oluyor. Küresel sistem temellerini kaybederken, dünya Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmeye zorlanıyor. Ülkeler zamanla tarafını seçmeye veya bağlantısız bir politika izlemeye davet ediliyor. Türkiye gibi sözde Batı’nın parçası olan ülkeler ise rotasını yeniden belirlemeyi yapamayacak kadar yorgun gözüküyorlar. Belki de yanılıyorumdur.

Batı’nın 1990 sonrası Türkiye özelindeki söylemlerini ve uygulamalarını dikkatli okumak gerekiyor. Sanki Türkiye Batı’dan dışlanıyor. 1947’den itibaren en azından askeri ölçekte aralarına aldıkları Türkiye’nin siyasi ve ekonomik bağlamda ayağa kalkmasına hiçbir zaman izin vermek istemeyen bir Batı dünyasının dinamikleriyle boğuşan Türkiye, özellikle Avrupa Birliği’ne dahil edilmeyerek Batı sisteminin dışında bırakılmıştır. Hatta bir fırsat bulunsa, Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması bile söz konusu olabilir. Nitekim bu yönde zaman zaman gayri resmi tartışma yapılabilmekte, çeşitli siyasiler dolaylı olarak söylemlerine bu anlayışı yansıtabilmektedir. Avrupa ülkelerinden farklı olarak İngiltere ve ABD ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında güvenlik ekseninde daha sıcak ilişkiler geliştiren ve bu manada en çok bu iki ülkeden destek gören Türkiye, şimdilerde cılız bir İngiliz desteği haricinde, ABD dahil hiçbir Atlantik ülkesinden beklediği desteği görememektedir. Türkiye’nin geçmişte “stratejik ortak” olduğunu sandığı ABD, günümüzde bir müttefik olmaktan ziyade “bekle gör” politikasını güden, iki ülke arasındaki ilişkileri riske atmaktan çekinmeyen bir siyasi ve askeri tutum sergilemektedir. F-35 programından Türkiye’nin çıkarılmasını ve F-16 talebine yönelik ayak sürümeleri başka türlü okumak mümkün değildir. 

Türkiye, bekleme kapısında tutulamayacak kadar büyük bir ülkedir. Tarihi geçmişi, taşıdığı mirası ve Türk milletinin sahip olduğu yüksek harsın getirdiği sorumluluklar, Anadolu coğrafyasında yeni bir stratejik yönelişe Türkiye’yi zorluyor gibidir. 2023 yılında 100. yaşını kutlayacak Türkiye’yi, dengesi bozulan küresel sistem yeni arayışlara itiyor.


Google Ads