logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
stratejisiyaset

Türkiye’yi Bekleyen Geleceğin Savaşlarına Hazır Olabilmek

Ülkemize yönelik askeri tehdit dalgalarını ayrıştıralım ve teker teker birlikte göz atalım. Bu sayede dalga dalga seyredecek bir savaş zinciri planlanıyorsa, hangi dalga sıralamasına sahip olunabileceğine dair mantıksal bir temel oluşturalım.

Harp tarihi meraklıları için, ikinci dünya savaşından itibaren harekât alanında ayrı bir anlam ve önem kazanan hava kuvvetleri, ilgi çekici bir okuma konusudur. Eğer hava kuvvetlerinin operasyonları nasıl planladığına bakarsak, dalga dalga akacak bir yapıyla hareket edildiğini görürüz. Örneğin ilk dalgada şu taarruz uçakları, şu füzeler ve şu yardımcı unsurlarla birlikte, şu şu hedefler vurulacak. İkinci dalgada şu kadar taarruz uçağına şu kadar avcı uçağıyla beraber şu görevler verilecek. Üçüncü dalgada şunlar şunlar olacak. Sonrasında ilk dalgadan dönen, yakıt ve mühimmat ikmalini tamamlayan uçaklar, şu şu görevler için tekrar havalanacak…

Zihnimin koridorlarında uzun zamandır dolanan bir düşüncedir. Binlerce yıllık kara harp taktikleri ve yüzlerce yılık deniz harp stratejileri, doğal olarak hava harbinde kendisine bir akis bulmuştur. Fakat sürat ve dinamizmin damga vurduğu çağımızda, hava harp stratejilerinin ve taktiklerinin de, kara ve denizde akis bulması beklenmelidir diye düşünüyorum. Hatta bunun asimetrik ve hibrit harp alanlarında da kendisine yankı bulması doğaldır. Akıl nazarının bu yankıları araması ve hatta muhayyele etmesi gerekir. İşte bu nedenle makro ölçekten başlayarak mikro ölçeğe kadar uzanacak, bu konuları kapsayan bir yazı dizisi yazmayı planlıyorum.

Geliniz bu ilk yazımızda en makro ölçekten bakalım. Ülkemize yönelik askeri tehdit dalgalarını ayrıştıralım ve teker teker birlikte göz atalım. Bu sayede dalga dalga seyredecek bir savaş zinciri planlanıyorsa, hangi dalga sıralamasına sahip olunabileceğine dair mantıksal bir temel oluşturalım.

Türkiye – Yunanistan: 

Bu ülke ile aramızdaki problemlere ve bunların tarihi kökenlerine girmeyeceğim. Yunanistan’ın ABD, AB ve İsrail gibi müttefiklik (?) ilişkilerinden de uzak duracağım. Yoğunlaşacağım konu Türk-Yunan çatışması olacağından, ilk dikkatimizi çekecek husus şu olacak: Harbin başlayabileceği zaman, gerçekleşeceği coğrafya, oluşturacağı zararın ölçüsü ve derinliği, kimin inisiyatifinde seyredecek?

Gerek uluslararası siyasette gerekse dünya kamuoyunda, saldıran ve ilk ateş açan taraf olmanın getireceği yüksek ağırlık hepimizin malumu. Hatta bu nedenledir ki ABD ilk körfez harbi ve takip eden müdahale zincirini, Saddam’ı Kuveyt işgaline teşvik ederek başlatmıştı. Aynı çerçevede tertip edilen 11 Eylül olayı bahane gösterilerek, bu sayede Orta Doğu ve Yakın Asya on yıllarca savaşlara ve kana bulandı. Yani dünyanın tek süper gücü bile bir mağduriyet inşa etme, kendisini savunma güdüsü üzerine saldırgan bir politika kurgulama yolunu tercih etti. Fakat askeri mantık bunun tam tersini ilham etmektedir.

Baskın basanındır. Erken kalkan yol alır. Bunun gibi nice sözler yanında tarihimizden ilham alan harp taktiklerini de hatırlamak gerekir. Daima azlık olan ve çokluk ordular, ittifaklara karşı savaşmak zorunda kalan biz Türkler, düşman davranmadan harekete geçip, ittifak güçlerini teker teker yenmek stratejisiyle hareket ettik. Bu stratejiyi 21. yüzyılda uygulayabilmek ise çok daha ciddi bir akıl ve cesaret gerektirmektedir. Unutmamak gerekir ki, inisiyatif almak ve almamak konusu da dahil olmak üzere, savaş alanında alınacak, ya da alınması gerekirken alınmayacak, tüm karar ve hareketlerin bedeli, kan ve can cinsindendir.

Türkiye – Suriye: 

Kim ne derse desin somut bir gerçektir, Türkiye Suriye’deki harbin bir parçası haline gelmiştir. Suriye’den gelen yoğun mülteci akını nedeniyle de, Suriye harbi Türkiye’nin bir iç dinamiği haline gelmiştir. Özetle bu ülkedeki tüm gelişmeler, ülkemizi birinci elden ilgilendirmekte ve bekamız için ayrı bir anlam ve önem taşımaktadır.

Suriye’deki uzatılmış ve değiştirilmiş harp sahasının tarifi için, bataklık kelimesinin sıkça kullanıldığını görüyoruz. Zira karar alıcı bir güç tarafından, karar alıcı bir muharebe ile neticelendirilmeyen bu savaş, uluslararası aktörlerin güdümünde bataklığa dönüştürülmüş, muhtemelen en başından itibaren bu maksada hizmet edecek şekilde kurgulanmıştır. Bu bataklığın içerisinde dikkate alınması gereken birçok dinamik mevcuttur. Bununla birlikte yeni bir ekol ve işleyiş çerçevesinde şekillendirilmekte olan Kürt etnik kimliğine dayalı terörist yapının, gerekli hal ve şartlar oluşturulduğunda, ülkemizdeki romantik Kürt milliyetçileri arasında da kendisine bir karşılık bulma olasılığı göz ardı edilmemelidir. 

Suriye alanı ancak karar alıcı ve işi kesin bir neticeye bağlayıcı, Türkiye gibi bir dış gücün, yüksek kayıpları da göz önüne alacak biçimde müdahalesi neticesinde, bir ölçüde istikrara kavuşabilir. Bu tür bir operasyonun planlaması da, uygulaması da, sonrası da; uygulayıcı güç için, diğer birçok cephede ve diğer tüm milli güç unsurlarında, çok yüksek bir risk faktörü doğuracaktır.

Türkiye – Irak:

Türkiye’nin doğusunda kanser gibi yayılmak üzere şekillendirilen terör sayesinde, bu ülke Suriye’den on yıllarca önce, ülkemizin içiyle de güçlü bağlantıları olan bir dış dinamiği haline gelmiştir. PKK ve bağlısı organizasyonlar, yıllarca bu ülkeyi üs edinmiş, tüm hareketlerini buradan organize etmiştir. Bu durum yıllar içinde kendine özgü bir hareket sahası bulan ABD, İsrail ve İran gibi diğer dış aktörlerin de müdahaleleriyle, iyice karmaşık bir kimliğe bürünmüştür. Paralelinde hem Suriye hem Irak topraklarında faaliyet gösteren İŞİD örgütü, ülkenin kaderini Suriye ile daha bulanık bir geleceğe yönlendirmiştir.

Tüm zengin ve baskıcı Arap rejimleri için, Irak ve Suriye hattı, Türkiye’ye karşı bir güvence / savunma olma niteliğindedir. Bu bataklığa gömülmemiz ve mümkün olduğunca çok enerji kaybetmemiz bir arzu nesnesidir. İç bütünlüğümüze yönelik oluşacak tehditler ise, kadayıfın kaymağıdır. Zira yarının dünyasında Türkiye’den kaynaklanan tüm tatlı suların, Türkiye’nin inisiyatifi dışında kullanımı, Arap dünyasının tümü için stratejik önemdedir. Irak ve Suriye problemlerinin birbirine dolanıklığı, bu ülkelerde icra edilecek potansiyel bir operasyonu, Arap dünyası için resmi ve ideal bir müdahale bahanesi / zemini haline getirebilecektir. Bu durum küresel dış güçler için de ideal bir “vekâlet savaşı” potansiyeli oluşturur.

Türkiye – İran: 

Bu iki ülke arasındaki sınırların eskiliği üzerine birçok şey okumuş olabilirsiniz. Bununla birlikte iki ülke arasındaki gerginlik ve mücadelenin temelleri, sınırların ömründen çok daha kadimdir. Tarih boyunca ister Türk, ister Fars yönetiminde olsun bu iki ülkenin yıldızı hiçbir zaman barışamamıştır. Konu hakkında yeterince ilgili ve bilgili olduğunuzu düşünerek, detaylara inmeden potansiyellere geçiyorum.

Türkiye ve Azerbaycan arasındaki kardeşlik ortamı, ister istemez İran’ı da etkilemektedir. İran oldukça uzun zamandır savaşların, ekonomik sıkıntının, adaletsizliğin ve baskıcı rejimin boyunduruğu altındadır. Tüm bu süreç zarfında ülkenin yarısına yakınını oluşturan, Azeri Türk etnik kimliği, hiçbir zaman başkaldıran bir tavır sergilememiş, ülkenin bütünlüğüne uğradığı tüm haksızlıklara rağmen halel getirmemiştir. Fakat bu durumun değişmeye başlayacağını öngörebiliriz.

İster ülke içinden ister bir dış dinamiklerden kaynaklansın, İran’daki bir karışıklık artık direkt Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan ve diğer ülkeleri içine sokma potansiyeli taşımaktadır. Bu noktada sessizce gerilen fay hattı, cephenin İran dâhil tüm olası taraflarını, askeri cephesi de giderek ağırlaşan bir müdahale ortamına teşvik etmektedir. Bu hususta Türkiye ve İran arasında barışı koruyan ana faktör, her iki ülkenin de birbirine güç yetiremeyeceğine, yenişemeyeceğine olan inanç / kabuldür. Ayrıca her iki ülke de olası bir savaşın, orta ve uzun vadeli etkileri olacağından, kendi ülkelerinin geleceğini ve istikrarını derinden etkileyeceğinden endişe etmektedir. 

Bu endişeler: diğer cephelerde açık savaşlar, bulunacak yeni müttefik ülkeler, iç savaş ve derin karmaşalar, vb. etkenler sayesinde göz ardı edilebilecektir. İran başta her iki kamuoyunda, bu bilimsel tahmine yönelik işlemelerin yoğunlaştığı açıkça görülebilir. 

Türkiye – Rusya: 

Bu iki tarihi rakip ve düşman iki ülke arasındaki bağlar, soğuk savaşın bitiminden sonra, oldukça değişik ve dinamik bir kimlik kazanmıştır. Bununla birlikte tarih boyunca değişmeyen dinamikler göstermektedir ki, Büyük Rusya’nın önündeki en büyük engel Türkiye’dir. Yaşadığımız coğrafyanın doğal bir sonucu olarak, iki ülkenin de bunu değiştirme gücü ve imkânı yoktur. Bu sebepledir ki incelemeyi bırakın, kapağı açıldığında bile ciltler dolusu bilgi sızdıracak/içerecek bu konuyu, detaylandırılmadan geçiyorum.

Türkiye – Ukrayna: 

Ukrayna savaşının Türkiye’yi etkileyeceği ve etkilemeyeceği alanlar aşağı yukarı bilinmektedir. Bununla beraber iki ülke ilişkileri cephesinde, bir üçüncü ülke için bahane oluşturabilecek unsurların sürekli biriktirildiği / depolandığı gözümüzden kaçmamalıdır. Bu üçüncü ülke ile kastım sadece Rusya değildir. Aynı zamanda ABD ve Avrupa için de geçerli olan söz konusu faktör, önemini ve ağırlığını hiç yitirmemektedir. Yani her geçen gün Ukrayna’nın, askeri bir özne değil, askeri bir bahane olarak değeri yükseltmektedir. 

Türkiye – Mısır: 

Gelin konuya Kahire’ye oturan bir diktatör gözünden bakalım. Başımızı ister batıya, ister güneye, ister kuzeye çevirelim, Türkiye ile mücadele etmemizin gerekeceği muhakkaktır. Ayrıca bu mücadelenin ister vekillerle isterse direkt, askeri boyut taşıması gerektiği de mutlak bir ihtiyaçtır. Ayrıca diğer tüm kardeş Arap ülkeleri petrol ve gaz zenginiyken, turizm gibi unsurlardan gelecek üç beş kuruşa muhtaç olma durumu, bu ülke için nasıl kabul edilebilir? Dolayısıyla Mısır’ın bayında oturan bir diktatoryal gözlükle baktığımızda, Libya ve Doğu Akdeniz doğal kaynaklarını sömürmek, Nil üzerindeki su tehdidini yok etmek, bunun için Türkiye ile çatışmak bir mecburiyet ve doğal hak olarak ortaya çıkmaktadır.

Mısır; şüphesiz Türkiye ile doğrudan bir savaş başlatmak istemez. Savaş olacaksa da Türkiye’ye karşı yalnız kalmamak ister. Mısır’ın askeri hazırlıklarının tamamını şu iki minvalde yaptığı görülmektedir: Türkiye’nin yer alacağı bir savaşta, ilk dalgada, Libya, Etiyopya, Sudan başta olmak üzere, askeri mevcudumuz ve menfaatimiz bulunan tüm bölgelere, direkt askeri müdahalede bulunmak. İkinci dalga olarak ise Doğu Akdeniz, Kıbrıs bölgesi başta, Türkiye ile direkt angajmana girerek, Hava ve Deniz savaşlarıyla ülkeyi iyice yıpratmak ve sıkıştırmak. Bu ülkenin tüm milli güç unsurlarını ve propaganda mekanizmasını bu doğrultuda şekillendirmekte olduğu değerlendirilmektedir.

NATO, ABD ve Türkiye:

Böylelikle Türkiye ile çatışma potansiyeli bulunan ana olasılıkları saymış olduk. Elbette bunun yanında birçok sayısız tali olasılık da mevcuttur. Balkanlar, Kafkaslar, Akdeniz, Orta Asya coğrafyasında tüm bu unsurları ayrıca anmak, makalemizi uzun ve okunması zor bir metne dönüştürürdü. Ayrıca vurgulamalıyım ki İsrail, bilinçli bir şekilde bu yazının kapsamı dışında bırakılmıştır. Bunun yerine önemli bir hususu dikkatinize sunmak isterim.

Türkiye, soğuk savaşın başlangıcından günümüze, NATO ittifakının bir üyesidir. Dolayısıyla teorik olarak bir üçüncü ülkenin saldırısına karşı, NATO güvencesine sahip olduğu söylenebilir. Ayrıca ABD’nin sağladığı NATO nükleer koruma kalkanının da teminatı altındadır. Yani Nükleer Biyolojik ve Kimyasal silahlara karşı, ilave bir korumaya sahiptir. Bu savunma unsurlarının ana kaynağı ABD’dir. ABD’nin yerinde olsaydınız, Türkiye’yi bir savaşlar zinciriyle yıpratmak ve geleceğini Amerikan beklentileri, kriterleri ve emirler doğrultusunda tıkamaya karar verseydiniz, nasıl bir hareket tarzı izlerdiniz?

Konuya bu açıdan bakıldığında, ABD için bir Türk – Yunan savaşının ne kadar arzu edilir bir nesne olduğu görülür. Zira zaten Ukrayna harbiyle yıpranmış olan Avrupa, NATO ittifakı içinde patlak verecek bir çatışmaya tavır koyamayacaktır. Hatta bu durum NATO ittifakının geleceği, güvenliği, formu üzerinde önemli bir tartışma süreciyle de devam edecektir. Türkiye yıllarca sürecek bu tartışmalar sırasında, ittifak üyesi olmasına rağmen, fiilen ittifakın tüm güvenlik koruma ve çerçevelerinden dışlanabilecektir. Böylece ister Mısır, ister İran, ister Suriye veya Irak, her cephede yalnız ve çaresiz / çözümsüz / müttefiksiz bırakılabilecektir.

Bu arada bir hususu vurgulamak isterim. NATO içindeki bir çatışma, NATO’yu çökertmez ya da işlevsiz kılmaz. Yıllar sürecek felsefi bir tartışma süreci başlatır. Bu süreçte en çok Avrupa’nın başını ağrıtır. Bu yıllar içerisinde gelişecek tüm çatışma ortamlarına NATO müdahalesinin niteliği ve niceliği, tamamen ABD inisiyatifine bırakılır. Tartışmalar sona erdiğinde belki Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin de dâhil olmasıyla daha küresel ölçekte, küresel iddiası olan bir NATO güvenlik örgütü ortaya bile çıkabilir. Türkiye ittifakın hem içinde hem dışında tutulacağı özel bir süreç yaşarken, savunmasız bir durumda kalabilir. Belki (istenir ki) bölünür ve parçalanır. Sonunda adeta bir emir eri olarak, milli menfaat ve hedeflerinden tamamen vazgeçmek zorunda bırakılır.

Sonuç

Türkiye’ye karşı geliştirilmekte olan dış askeri planların, bir karacı general ya da bir deniz amirali tarafından planlanmadığını düşünüyorum. Bu planlamaların başında, pilotluk da yapmış, hava kuvvetlerine hayatını adamış, bir hava generali olmalı. Zira karşımızda dalga dalga planlanmış, hız ve sürprizlerle dolu, çevik, dinamik bir savaşlar zincirinin şekillendirildiği seziyorum. Bir şeyle uğraşırken bambaşka bir şeye hazırlıksız yakalanmak, bir cephede mücadele ederken, bambaşka bir ters cepheden sıkıştırılmak. Bu gibi kaotik müdahale planlamaları, tam bir havacı kurmay zekâsı kokmaktadır. Dolayısıyla kara ekolü tarafından biçimlendirilen Türk Askeri Kurmaylığı için, anlaşılması daha zor bir kimlik taşımaktadır düşüncesindeyim.

Türkiye’nin bir savaş riski yoktur. Bir savaşlar ve mücadeleler zinciri riski vardır. Türkiye’nin tek bir düşmanı yoktur. Sırasını bekleyen birçok düşmanı vardır. Geçmişte kalan iki buçuk savaş stratejisi de, asıl ihtiyaçlarımızı karşılayabilir olmaktan uzak bir söylem haline dönüşmüştür. Yaşadığımız sorunlara bir de bu pencereden bakmanızı isterim. 


Google Ads