Site İçi Arama

tarih

8 Ekim 1996... Bir Füze Ateşlendi... Bir F-16D Düştü... Yüzbaşı Nail Şehit Oldu.... Yarbay Çiçekli Kıl Payı Paraşütle Atlayarak Kurtuldu: Pardon, Savaş Nedeni mi Demiştiniz?

8 Ekim 1996'da Türk F-16D Uçağına Yunan Pilotun Ateş Açması Sonucunda Şehit Olan Pilot Yüzbaşı Nail Erdoğan'la Aynı Uçakta Bulunan ve Kıl Payı Paraşütle Atlayarak Kurtulan Hava Pilot Yarbay Osman Çiçekli'nin Ağzından: "Olay nasıl meydana geldi, sonrasında neler yaşandı, neden yıllardır suskun kaldı?..."

Takvim yaprakları 8 Ekim 1996 tarihini gösteriyordu. Belki sıradan bir gündü. Ama benim de görev yapmakta olduğum 192’nci Filo Komutanlığında görev yapan Kaplanlar için bunun sıradan bir gün olmadığı sonradan ortaya çıkacaktı.

O gün öğleden sora 14:10 kalkışlı iki adet F-16 savaş uçağı Balıkesir’den kalkış yapmıştı. Kol lideri Yüzbaşı Mustafa Akman, iki numarası ise çift kumand (F-16D) uçağında uçan ön koltukta Yarbay Osman Çiçekli ve arka koltukta Öğretmen Yüzbaşı Nail Erdoğan’dı. 192’nci Filonun asli görevi Hava Savunma olduğundan, iki uçağın pilotlarına verilen görev, Sakız-Sisam adaları civarındaki uluslararası sularda görev icra eden Türk Hava Kuvvetlerine ait av bombardıman rolünde uçuşlarını gerçekleştirmekte olan F-4 Phantom II uçaklarının görev yapmasına engel olmaya çalışan Yunan Hava Kuvvetleri uçaklarını bölgeden uzaklaştırmaktı.

İki uçaktan oluşan F-16 kolu, İzmir’de konuşlu radar mevzii komutanlığının kontrolünde taktik kol düzeninde Seferihisar üzerinde 20.000 feet irtifadayken, radar uçuş koluna 270 derece başa (istikamete) dönmeleri için talimat verdi. Zira yaklaşık 30 mildeki Yunan uçakları da doğuya doğru yaklaşıyordu….

Yunan uçaklarıyla Sakız Adası güneyinde it dalaşı yaparken çift kumand F-16D uçağına angaje olan Yunan uçağından ‘ateş açılması’ sonucu, uçak düştü. Ön koltuktaki Pilot Yarbay Osman Çilekli paraşütle atlayarak kurtulurken, öğretmen Pilot Yüzbaşı Nail Erdoğan uçakla birlikte denize düştü. O günlerde biz Kaplanlar arasında konuşulanlardan hatırladığım, Yunan uçağından hiç beklenmedik bir şekilde ateş açılması sonucunda uçağın düştüğünün kesinlik kazanması (normalde iki tarafın pilotları birbirlerine karşı canlı mühimmat kullanmaz, füze menzilinde olunsa veya it dalaşına girilse bile silahlar emniyette olur, sadece SİM modu kullanılır - angajman için gerekli semboloji bilgilerinin pilota iletildiği ancak atış yapılma müsaadesi vermeyen silah modu), bu konunun dönemin Hava Kuvvetleri Komutanına tüm teknik detaylarıyla arz edilmiş olması… Gerçekten de yıllar sonra bir Yunan dergisi, olayın kaza olmadığını, Yunan Mirage savaş uçağının füzeyle Türk savaş uçağını vurarak düşürdüğünü yazmıştı. 

Yunan pilotun kalleşçe ‘ateş açması’ düşen Türk F-16’sından kıl payı sağ kurtulmayı başaran Harekât Subayımız Hava Pilot Yarbay Osman Çiçekli’nin yüzündeki yanık izleriyle çok yorgun ve bitkin hâlini hatırlıyorum. Dün bir arkadaşım kazazede Osman Yarbayın ağzından yazılmış aşağıdaki satırları benimle paylaştı. Ben de sizinle paylaşmayı bir görev bildim. Sevgili Şehit Hava Pilot Yüzbaşı Nail Erdoğan’ın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. 

Osman Yarbayım izninizle… 

Pardon Savaş Nedeni mi Demiştiniz?

GİRİŞ

Tarih 8 Ekim 1996, 192nci Filodaki o günümün biraz daha heyecanlı geçeceği kesindi. Aslında muharip filolarda her gün ve her uçuş ayrı bir heyecan vesilesidir. Ancak, o günü benim için özel kılan, uzun bir aradan sonra Yunan uçaklarıyla karşılaşacak olmamdı.

Üç yıl süren İngiltere’deki NATO görevimden sonra yaklaşık bir yıl süren Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitireli fazla zaman geçmemesine rağmen filom ve uçuşuma intibak etmiştim. Zaten Üs Karargahında görevliyken, uçuşlarımı aynı filoda yapıyordum. Zaten gençlerden bazıları hariç  filo arkadaşlarımın bir çoğunu önceden tanıyordum.

O yıl, Üs Eğitim Kısım Amirliği görevindeyken Yarbaylığa terfi etmiş ve 192nci filoya harekat Subayı olarak atanmıştım. Teamüller gereği bir sonraki atamalarda muhtemel aynı filoya Filo komutanı olarak atanmayı bekliyordum.

Yukarıda bahsettiğim görevler nedeniyle aktif uçuculuk hayatımın kesintiye uğramasından dolayı prosedürler gereği harbe hazırlık sürecimde Ege Görevleri yada Hürdeniz Görevleri diye adlandırdığımız, rutin eğitim görevlerinden epey farklı bu uçuşu, önceki yıllarda defalarca uçmuş olmama rağmen prosedür gereği yapmam gerekiyordu.

Tecrübeli bir öğretmen pilotun nezaretinde yapılan bu görevlerde, Ege denizi üzerinde bizim uluslararası su, Yunanistan’ın ise kendi kıta sahanlığı olarak iddia ettikleri bölgelerde her defasında musallat olan Yunan uçaklarıyla, halk arasında İt Dalaşı diye tabir edilen DOGFIGHT a girilirdi. Caydırıcı olalım diye yüklenilen hakiki mühimmat (füze, makineli top mermisi) hiçbir şekilde kullanılmaz, ne zaman kullanılacağı konusunda da kimsenin bilgi ve yetkisinin olmadığı garip karambolik bir durum hakimdi. Adeta belinden tabancasını eksik etmeyen fakat bir defa olsun kullanmamış, orada burada racon kesen mahalle kabadayısı misali.

Pilot arkadaşlarım şüphesiz hatırlayacaklardır, sonucu Dogfighta bağlanan standart önleme görevlerinde Rules Of Engagement (ROE) diye tanımlanan katı kurallar vardır. Ölüm kriterleri, angajmanı bitirme kriterleri gibi bazı hususlar tüm pilotlar tarafından iyi bilinmesine rağmen görev öncesi brifingde önemine binaen özellikle bir defa daha hatırlatılarak sonucu bir kaza kırımla neticelenebilecek muhtemel bir kötü olayın olmaması hedeflenirdi.

Ancaaak bu Ege görevleri için takdir edersiniz durum böyle olmazdı. Çünkü muhatabınızla bu konuları konuşma imkanınız olamazdı. Hatta uçak tipini bile bilemezdiniz. Dolayısıyla kural yok .

Varsayalım ki gerçek savaş koşullarda düşmanla angajmana girdiniz, savaştasınız yani. (dogfight) Angajmanın bitmesi için belirli şartların oluşması gerekir. O şartlar: Ya sizin hasmınızı vurarak bertaraf etmeniz, yada vurulup hasım için tehdit olmaktan çıkmanızdır. Veya üstünlük sağlayamayacağınızı anladığınızda en kısa yoldan savaş arenasını terk ederek,  kaçmanızdır. Aksi halde size ‘’durun kesin şu kavgayı’’ diyecek birisi yok.

Yapılan bu Ege görevlerinde, mademki kural yok, angajmanı etkileyen faktörlerin başında taşıdığınız yakıt gelir. Yakıtınız kritik seviyeye düşünceye kadar avantajlı veya dezavantajlı olmanıza bakmaksızın it dalaşına devam edersiniz. (Her şartta herkes yaşıyor çünkü)  O zaman, avantajlı durumdaysanız bunu devam ettirmek, dezavantajlı durumdaysanız bir manevrayla hasmınızın avantajını kaybetmesini sağlamaya çalışacaksınız. Ne zaman yakıtınız kritiğe düşerse, paşa paşa kendi topraklarınıza dönersiniz. Bir başka deyişle kaçarsınız. Kaçarken de mümkünse arkanızdaki hasım uçağın öldürücü sahasına girmemeniz gerekir. Veya nadiren de olsa arkadakini silkelemek isterken kendini kaptırıp Ege’nin sularına gömülürsünüz. (sadece tek bir olay hatırlıyorum, bi tarihte Yunan Mirage F1 uçağı, 82 devresi bir kardeşimizin önünden kurtulmaya çalışırken denize çakılmıştı).

Bu kadar girişten sonra, başa dönelim;

O sabah, iki numaram olarak Yzb. Suat Can olduğu halde hem Çiğli Meydanında intikalde olan bir kısım arkadaşlarımızı ziyaret etmek, hem de silah sistem arızası olan bir uçağımızı faal olanıyla değiştirmek amacıyla Çiğli’ye gidiş-geliş yapmıştım. Zira orada bulunma nedenleri bahse konu HÜRDENİZ göreviydi.

Öğleden sora 14:10 kalkışlı iki uçak, kol lideri Yzb. Mustafa Akman solo, ben ön kokpitte Yzb. Nail Erdoğan arkamda çift kumand uçağımızla havalandık.

Görevimiz; Sakız-Sisam adaları civarındaki uluslararası sularda görev icra eden Eskişehir konuşlu F-4 uçaklarına musallat olacak Yunan uçaklarını üzerimize çekerek, bizim F-4 kollarının bu sahayı rahatça taciz edilmeden kullanmalarına yardımcı olmaktı.

İzmir radarının kontrolünde taktik kol düzeninde Seferihisar üzerinde 20.000 feet yükseklikte uçuş başımız 220 derece civarı deniz üzerine yeni çıkmıştık ki aniden İzmir radarından 270 derece başa dönmemiz, yaklaşık 30 milde ‘’Komşu Çocukları’’nın yaklaşmakta oldukları talimatı geldi.

Bu esnada radarın tarif ettiği tarafı kendi radarımla taradığımda iki adet uçağın 18000 feet irtifada yaklaşmakta olduğunu ekranımda gördüm. Birbirimize neredeyse burun buruna yüksek süratte yaklaştığımızdan karşılaşmamız iki dakikadan kısa kadar sürdü. İki adet Mirage-2000 olduklarını gözle teşhis ettim.

ANGAJMANA GİRDİK

Hakiki mühimmat taşıyor olduğumuzdan kazara hakiki mühimmatı kullanarak istenmeyen bir olaya neden olmamak için emniyet sistemin  ‘’gerçek’’(ARM) değil de ‘’sanal’’ (SIM) pozisyona seçilmiş olduğunu, yaptığımız görevin kaydedilmesini sağlamak için ‘’Kamera ON’’ gibi hayati kontroller başta olmak üzere çeklistimizi yapmıştık.

Yaklaşık 060 derece istikamette uçan iki Mirage 2000 uçağı, kendi aralarında yaklaşık 2500-3000 feet yanca açıklık olacak şekilde taktik kol düzeninde bize doğru yaklaşıyorlardı. Daha yakın olanına, parametrelerine girdiğimde her açıdan atılabilen AIM-9M füzelerimden birini attım.  Head Up Display’imden, kilitlemiş olduğum hedefe doğru füzenin çıktığını, çarpma süresinin azalmaya başladığını, süre göstergesinin yerini ‘’HIT’’ yazısına bıraktığını iyi hatırlıyorum. O’nun işi tamamdı. Takiben burnumu hemen yarım mil civarında sağ gerisindekine çevirdim. Parametrelere girmem zaten zaman almadı aynı şeyi onun için de tekrarlayıp ‘’HIT’’ bildirimini gördüm. ‘’Normalde hedefin ikisi de Kill’’

Hakiki durumunda olsaydık olay bitmişti. Zira F-16 da uçmuş olan arkadaşlarım iyi bilirler, parametrelerinde attığın füze atıldığı koşullardaki uçuş zamanı sonunda (ki sistem sayacı çalıştırarak füzenin hedefe kaç saniye sonra çarpacağını, çarptıktan sonra vurduysa ‘’HIT’’ vuramadıysa ‘’MISS’’ ibaresini çıkararak yaptığınız işlemin başarı bildirimini gösterir). Her iki uçağa karşı, parametrelerinde attığım füzeler HIT ikazı verdiğine göre gerçek koşullarda netice ortadaydı..

Ama mevcut durumda yaşanan, birifingi yapılmamış bir savaş oyunuydu. Bu oyunun bitme şartlarını yukarıda bahsetmiştim.

Takiben, Mirage 1 numarası ile bizim bir numara Yzb. Akman’nın angajmana girdiğini gördüm. Bende iki numarasına angaje oldum. Gene pilot arkadaşlarım iyi bilirler, yakın hava muharebesinde güneşi kullanmak önemli bir faktördür. İstikametim batıya doğru olacak şekilde neredeyse kafa kafaya (head on) geçiş yaptığımız için yüksek enerjimle güneş içine çektiğim için üzerime doğru başlattığı sıkı dönüşünü gevşetmesinden beni kaybettiğini anlamam zor olmadı. Bundan sonrası çok kolaydı. Zira, av pilotları arasında yaygın bir söz vardır:  ’’loose sight loose fight’’ (açıklamama gerek ver mı)

Amacım, artık füze faslını başarıyla sonlandırdığıma göre makineli top menziline arkadan girip nişangahımı ( piper) üzerinde tutup birazda gezdirerek  her av pilotunun bir hava muharebesi sonunda önünde kurtulmak için çırpınan hasmının çaresizliğini görmesinin verdiği hazzı yaşamaya başlamıştım bile. Takiben çekeceğim o videoyu filodaki genç arkadaşlarıma seyrettirip bu uçaklarla uçmayı hak eden ilkler arasına boşuna girmediğimin hissedilmesini hayal etmekteydim.

Bu maksatla uçağımı yaklaşık 23000 feet irtifada ters pozisyona getirip hedef uçağın uçuş yolunu uygun bir açıyla keserek yeterli mesafeye yaklaşma manevrasına girerken bir numara Yzb. Akman’ı yaklaşık aynı irtifada, kuzeyde bir mil civarında tırmanışta olduğunu da takip etmekteydim.

Bu ara  ‘’neredesiniz’’ diye pozisyonumu sormasından beni takip edemediğini anladım. Rahmetli Nail Yzb. cevaben ‘’yukarıda avantajlı pozisyondayız’’diye karşılık verdi. En son duyduğum sesi o oldu maalesef. 

CEHENNEMLE TANIŞMAM

Bir anda kıyamet koptu sanki. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala vücudumun her hücresinde hissettiğim o korkunç patlamayı tarif etmemin imkanı yok. İçinde bulunduğum kokpit paramparça oldu birden. Aniden içeri dolan kavurucu petrol yangının neden olması beklenen acıyı sanırım içinde bulunduğum şok etkisinden olacak hissetmedim bile. 

Aktif savaş pilotluğu dönemimde onlarca arkadaşımızı uçak kazalarında kaybettik. Hep merak etmişimdir; kazazede bu kadar ani bir ölümü hissetmiş midir, hissettiyse nasıl diye. Çok ani olduğundan hissedecek zamanı olmamıştır diye düşünmüşümdür. Takdir edersiniz ki, savaş uçağında yaşanan kazalarda ölen/şehit pilot cenazelerinin hemen hemen tamamı bütün değildir. Hatta genelde pilota ait doğru dürüst bir parça bile bulamazlar koyacak.

İşte bu noktada ‘’öldüm’’ diye düşündüm. Sonra da yangından dolayı acı duymaya başladığımda, ‘’ölmedim herhalde, o vakit bir şeyler yapmam gerekiyor’’ diye düşünerek atlama kolu aklıma geldi.

İçinde bulunduğum yangın dışarıyı görmemi engellediğinden uçağımın istikrarsız bir şekilde yalpaladığını bariz bir şekilde hissedebiliyordum.

Başından ciddi kaza geçenler iyi bilirler, böyle durumlarda vücudun salgıladığı adrenalin hormonunun etkisiyle çok kısa anlar bile çok uzunmuş gibi algılanır. Yukarıda bahsettiğim durum muhtemelen iki veya üç saniye sürmüş olmasına rağmen bana sanki dakikalar geçmiş kadar uzun gelmişti.

Sonra da atlama koluna can havliyle yapıştım ama atlama kumandası verip vermediğimin cevabını hiçbir zaman veremedim.

Bir anda kendimi kokpitin dışında buldum. Şok etkisini kısmen atlatmış, serinlemiştim, ama bu sefer de uçağımın neden patladığını merak etmeye başlamıştım aniden.

Binlerce saat uçuş yapmıştım. F-16 uçaklarının Hava Kuvvetlerimize katılma sürecinde seçilen ilk pilotların arasında yer almıştım. İşini iyi yapan ilgili,  çalışkan bir subay/pilot olarak tanındığıma samimiyetle inanmış birisiydim. 1986 yılında yapılan Hava Kuvvetleri Atış yarışmalarında şampiyon olmamın da etkisiyle o yıl ABD de, hepimizin hala hayranlıkla izlediği TOPGUN filminin konu edildiği okula (Fighter Weapon School) tertip edilmiş, her türlü hazırlığımı tamamlayarak Ankara’ya gitmiş fakat maalesef ödenekte ani bir kısıtlama olduğu gerekçesiyle uçaktan indirilmiş, çok üzülmüştüm. Ama ilk F-16 pilotlarının arasına girerek teselli bulmuştum.

Ve hatta o kadar ilgiliydim ki; daha henüz uçaklarımız ülkemize gelmemişken periyodik olarak Eskişehir’de tabii tutulduğumuz kurstaki ‘’Aircraft Familiarization’’ sınavında, bir köşeye gizlenmiş bir detay bilgi olan, F-16 uçağı topunun namlu ömrü sorusunun cevabını yan yana oturduğum, şaka bir yana hakikaten çok ilgi ve bilgili devre arkadaşıma kopya bile verecek kadar. ‘’MACİT HATIRLADIN MI !!!)))

Şok etkisinin yerini merak duygusu almıştı demiştim. O şartlarda olmama rağmen beni bu hale neyin soktuğunun cevabını aramaya başlamıştım. 

F-16 uçağını daha baştan iyi tanımak adına ilgilendiğim yabancı ülke kaynaklı Müşterek Kanaat Raporlarından (MKR) birinde ABD’ye ait bir F-16 nın tam takat (After Burner) kalkış rulesine yeni başlamışken motorunun patladığı ve pilotun daha pist içindeyken atlamak zorunda kaldığını okumuştum. İlk aklıma gelen bu oldu. Çünkü o esnada angajmana yeni başlamam nedeniyle uçağımın çalışmakta olduğu yüksek performans, tam takat, ses süratinin biraz altında bir hız bu ihtimali aklıma getirmişti. Herhangi bir objeye çarpmadığıma göre muhtemel nedeni bu olabilirdi.

Bizim gibi Yunan uçaklarının da hakiki yük taşıdığını bilmeme rağmen, o tarihe kadar ve hatta o tarihten günümüze kadar karşılıklı yapılan yüzlerce taciz olaylarında taraflardan hiç biri diğerine karşı silah kullanmadığından, o ihtimal aklımın ucundan bile geçmedi o anda. Yapılan faaliyet, yukarıda da bahsettiğim gibi birifingsiz, kuralsız bir savaş oyunuydu. Hepsi bu kadar.

Diğer taraftan; iki ülke savaşta olup böyle bir hadise yaşanmış olsaydı bunun merak edilecek hiçbir yanı olmazdı, zira o anda hemen haklanmış olduğunu kabullenip, sağ kurtulduysan karşı tarafı av pilotu centilmenliğiyle kıskanarak bile olsa tebrik edersin. Ama savaşta olmadığımız halde sırtından bıçaklanmış olmanın yarattığı kini ölünceye kadar taşıman doğaldır.

1995 yılında İngiltere’deki daimi görevimin son senesi. Normandiya çıkartmasının 50nci yıldönümü nedeniyle görevli bulunduğum askeri üste bir etkinlik düzenlendi.

Davetliler arasında savaşa bizzat katılan eski  Royal Air Force (RAF) pilotlarıyla birlikte Alman pilotları da vardı. Sadece 50 yıl önce birbirlerinin göğsünü deşip ciğerini çıkarmak için uğraşan ve bir kısmı da Manş denizini boylayan pilotların sağ kalanlarının muhabbetlerine tanık olduğumda onların av pilotu centilmenliği, olgunluğu ve delikanlı tavırlarına hayran kalmıştım. 

Ama maruz kaldığım durumda korkak palikarya, ortada hiçbir neden yokken silah kullanma cüretini göstereceğini nereden bilebilirdim ki? Şunu kabul ederim; Yunan pilotlarının da eli armut toplamıyor. Genelde bizden kalır yanları yoktur. Yapılan angajmanlarda bazen onların da üstünlük sağladığı durumlar olmaktadır. Ama sulh zamanı silah kullanılması asla kabul edilemez. 

Asıl kabul edilemeyen böyle vahim bir durumda Türk Hava Kuvvetlerimizin ve dolayısıyla Devletimizin yaptıkları veya yapmadıklarıdır. Bu konuya ileride geleceğiz. 

Kokpitten çıkıp serinlediğimi !!!! söylemiştim. Hatta içinde bulunduğum sandalye ile birlikte havada takla attığımı hissettim. Maruz kaldığım şiddetli yangından dolayı kristalleşen vizörümün kapatamadığı, vizörümle gözümün alt kısmı arasında kalan boşluktan mavi gökyüzünü kısmen fark ederken paraşüt olarak değerlendirdiğim bir şeyler bile görmüştüm.

Bir anda her yerin kapkaranlık olduğunu fark ettim. Başlangıçta kısmen gördüğüm mavi gökyüzü yoktu artık. Her yer kapkaranlıktı. Fark ettim ki içinden çıktığım yangın kapalı olan vizörümü hem kristal hale getirmiş hem de kesif bir isle kaplamıştı. Görüşümü engelleyen kötü durumdaki vizörümü yukarı kaldırdığımda daha önce paraşüt olarak değerlendirdiğim şey de kaybolmuştu. Aslında belki vardı ama ben yukarı bakacak durumda değildim. Zira paraşütçülük faaliyetlerinde sıklıkla izlediğimiz serbest paraşütçülerin serbest düşme anındaki manzaraları gibi, kollarım açık yüzüm aşağı vaziyette serbest düşüşteydim. 

Patlayarak yanan uçaktan çıkmayı başarmıştım ama şimdide paraşütüm yoktu. ‘’Allah kahretsin paraşütümde yanmış’’ diye büyük bir acıyla hayıflandım. Paraşütsüz olarak hızla düşerken içinde bulunduğum çaresizliği giderecek hiçbir şey olmadığından artık kadere boyun eğmekten başka bir şey kalmadığını kabullendim. Denize çakılarak öleceğimi biliyordum ama çok yükseklerde olmamı bile bir teselli kabul edip ‘’ en azından suya çarpıncaya kadar yaşayacağım’’ diye avundum. (yaşarken her anın değeri bilinmeli).  Altım deniz, Sisam ile Sakız adaları arasındaki uluslararası sahada kollarım yanlara açık olduğu halde yanmış kobinazonumun parçalanmış hali adeta bir bayrak gibi sallanarak hızla düşerken sol kolum ile gövdem arasında kalan boşluktan, aşağı doğru gittikçe uzaklaşan alev topuna dönmüş uçağımı son bir defa kısa bir an bile olsa izledim. Ama içinde bulunduğum can derdinden dolayı suya çarpıncaya kadar takip edemedim. 

İlginçtir, ne kadarda komik, hızla düşerken o anda aklıma bir bile geldi: (yaralı halde hastane ziyaretimde Ferit’e anlatmışım, o hatırlattı)

Muhtemelen birçoğunuz duymuştur:

Hava İndirme Taburunda paraşütle atma eğitimi var, o gün bizim Konya’nın Derebucak Kasabasından gelmiş (bizim yöreden) er, komutanı yüzbaşıya; komutanım ben bu gün atlamak istemiyorum zira bu sabah anam aradı, rüyasında paraşütümün açılmadığını ve o halde yere çakılarak öldüğümü görüp, kabus içinde uyanmış. Rüya olduğunu anlayınca şükredip sabah uyanınca ilk iş beni aramak olmuş. Atlama diye tembihledi. Bende böyle şeylere çok inanırım müsaade edin bu gün atlamayayım.

Yüzbaşının bazılarını muaf tutma yetkisi yok, çözüm için anladım ama sana ayrıcalık tanıyamam,  mademki paraşütünün açılmayacağını düşünüyorsun haydi paraşütleri değişelim sen al şu benimkini, seninkini de ben kuşanayım rahatla demiş. Değiştirmişler paraşütleri, asker rahatlamış. Uçak havalanmış. Atlama bölgesinde sırası gelen bizim askerde atlayarak paraşütü açılıp süzüle süzüle inerken ıslık sesine benzeyen bir ses duyup başını yukarı kaldırdığında hemen yanından büyük bir hızla mum olmuş paraşütüyle düşmekte olan yüzbaşının sesini fark etmesi zor olmaz: HASAAAAAN ANANI …EYİM.))

Paraşütü açılmış birisinin yanından hızla geçmeyeceğimi bilmeme rağmen her nedense içinde bulunduğum ruh hali, böyle saçmalıkları bile düşünmeme neden olmuştu. İlginç….

Her neyse bu çaresizliğim devam ederken bir süre sonra ani bir sarsıntıyla tartılarak yavaşladım. Biraz önce yaşadığım paraşütümün açılmayıp  çakılarak öleceğim korkusunun ardından bir anormalliğe tanıklık etmek istemeyişim yüzünden, başımı kaldırıp açılan paraşütümün son halini kontrol etmeye cesaret edemedim. Neyse ki şükür paraşütüm yanmamış ve açılmıştı.

Baştan kapalı vizörümün müsaade ettiği ölçüde yarım yamalak gördüğüm şeyin rehber paraşüt olduğunu hatırladım. Rehber paraşütün işlevi, o andaki durumum gibi ses süratine yakın veya daha yüksek hızlardaki atlama durumunda, önce küçük ebattaki minyatür bir paraşüt açılıp hali hazırda sandalye içinde olan pilotun hızını yavaşlatıp, yüksek süratin pilot üzerinde oluşturabileceği olumsuzluğa mani olmayı sağlıyordu. (yapan mühendise özel teşekkür)

Ana paraşütün hemen açılmama nedenini de o anda hatırladım: Yüksek irtifada atlama durumlarında düşüşün hangi hızda olacağı ön görülemediğinden pilotun uzun süre yükseklerde kalarak oksijen problemi yaşamasına engel olmak içindir.  Bölgemizde paraşütlerimiz 14500 feet’e kadar açılmayacak şekilde programlanmıştı. Meğer paraşütümün yandığı hususunda ben hayıflanırken paraşütüm kendisine verilen talimatı uyguluyormuş)

PARAŞÜTLE İNİŞ

Paraşütümün açılıp kendimi daha emniyetli hissetmeye başladığım bu noktada durumumun özeti şu şekildeydi:

Öncelikle vizörüm açılmış olduğu için hemen onun altında kaskımla birleştiği noktadan alnımın ortasına doğru sarkarak kısmen de olsa görüşüme mani olan nesnenin yanmış alın derilerim olduğunu fark etmem zor olmadı. Zaman zaman  bahçe veya piknik mahallerinde mangal yaparken burnumuza gelen yanmış et kokusunu duyunca etrafımda piknikçi ardım. Ama olmadığına göre duyduğum yanmış et kokusu bana itti.(Ara vermem gerekiyor affınızı(((…..)

Gençliğimde meşhur ‘’Tom and Jerry’’çizgi filmlerine bayılırdım. Filmin genelinde aptal Tom, akıllı Jerry tarafından hep aşağılanır, tuzaklanır, bazen Jerry, Tom’un yatağına bomba düzeneği koyup patlatınca ortaya Tom’un yanmış elbiselerinden çıkan dumanlar arasındaki komik şaşkın silüyetini çok komik bulurdum. İşte durumum aynen öyleydi. 

İlk olarak etrafa baktım. Rahmetli olduğunu üzüntüyle daha sonra öğrendiğim kardeşim kokpit arkadaşım Yzb. Nail’ aradım ufuklarda. Aynı irtifada birbirimize yakın pozisyonda paraşütümüz açık halde iniyor olmamız gerekiyordu. Ama maalesef göremeyince kendi derdimi unutup onun için endişe duymaya başladım.

Manzaraya devam edelim, G suitim (yüksek süratteki manevralarda pilotun kan basıncını dengeleyerek ilave dayanıklılık sağlamaya yarayan ve vücudun belden aşağısına giyilen şişebilen pantolon) yanmış, üzeri kavladığı için altındaki portakal renkli balon kısmı adeta boğazlanmış dana yavrusu ciğeri gibi ortaya çıkmış perişan haldeydi.  Kombinezonumun özellikle kolları yanmış salkım saçak olmuş haliyle beni Medine dilencileri görüntüsüne sokmuş, uçuş botlarımın naylondan olduğunu o zaman fark ettiğim bağları yanarak eridiğinden önleri tamamen açılmış haliyle yıllar önce çöplüğe bırakılıp yağmur, güneş, su gibi atmosferik koşullarda şekilsiz hale gelmiş terk edilmiş ayakkabılar eskileri durumundaydı..

İğreti halinde ayağımda gibi duran halleriyle onlardan kurtulmam gerekiyordu. Zaten suya da ineceğim için hazırlık olsun diye ayak topuklarımla itelediğimde kurtulmam zor olmadı. Aşağı doğru teker teker küçülerek süzülüp gözden kaybolduklarını izledim.

Kaskım hala başımdaydı. Yanmış eldivenlerimin arasından ortaya çıkan yanmış parmaklarımın simsiyah halleriyle, paraşütüme hala bağlı olan oksijen adaptörünü zorlanarak çıkarırken acı hissettim.  Acı duymama rağmen adaptörü ayırınca bağlantılı olduğu kaskımdan kurtulmam sorun olmaktan çıktı. Kaskımı da bıraktım, aşağı doğru küçülerek uzaklaşırken aynı zamanda otomatik olarak şişen dingimin altımda sarkmış halini görüp rahatlarken kaskım için burukluk hissettim. 

Artık etrafıma bakıp neler olup bittiğini izlemeye vaktim vardı. Bir numaram olarak uçan Yzb. Arkadaşım Akman etrafımda dönüyordu. O uçak içinde tek parça halinde olmayı arzuladım. Uzaklara baktığımda karayı görebiliyordum ama ada veya bizim ana kara olduğunu fark edemedim. Biraz sonra tamamen sessizlik hakim oldu ve ben zaten suyla temas etmek üzereydim.

DENİZDEYİM

Suya temas eder etmez, paraşütte beni askıya alan omuz bağlarım, otomatik olarak suyla reaksiyona giren kimyasalın tepkimesiyle beni serbest bırakıp rüzgârdan sürüklenme ihtimalimi ortadan kaldırmış oldu. Hoşlandım.

 Fiziksel halim çok vahimdi. Zira tuzlu suyla temas eder etmez cehennem azabını hissettim adeta acıdan (bunu idrak etmeme rağmen hala hidayete erişemedik maalesef )).

Tarifi imkânsız bir acıyla kıvranırken bir an önce dingiye çıkmam gerektiğini biliyordum. Dingiyle aramızdaki irtibatı sağlayan ipi çekerek yaklaştırdım kendime ama ilk iki denememde binemedim. Sonra, kendi kendime, soğukkanlılığımı muhafaza etmem gerektiğini, şu anda en güçlü anda olduğumu enerjimi tasarruflu ve bilinçli kullanamazsam durumun aleyhime bozulacağını düşünüp soğukkanlı bir şekilde, yıllar önce gördüğüm kaçma kurtulma derslerinde öğrendiğim, dingiye uygun çıkış tekniğini uygulayarak çıkıp sırt üstü döndüm.

Psikolojik olarak biraz rahatlamıştım. Ama denizin ortasında yarım yamalak bir halde zaten Konya’nın bir köyünün suyu yaz mevsimi gelmeden kuruyuveren çolpak ve derlerinde gören, sadece su yüzünde kısa bir süre kalacak kadar yüzme bilen halim beni endişelendiriyordu. Aklıma o yıllarda seyredip etkilendiğim Ernest Hemingway’in bir romanından esinlenip çekilen‘’İhtiyar Balıkçı’’ ‘’The Old Man And The Sea’’ filmindeki ihtiyarın verdiği hayatta kalma mücadelesi geldi. Kendi kendime yaşamaya dair söz verdim. O halime rağmen pes etmeyecektim.

Dingi içinde başladım beklemeye acı ve ağrılarımla baş başa. Başlangıçta kısmen sakin olan rüzgar, şiddetini artınca dingiye su dolmaya başladı. Ama henüz hayati bir tehlike yaratmıyordu.

Hayati İdame Kitini açtım. O anın şartlarına göre lazım olacakların içinde başta ‘’Dye Marker’’ İşaretleyici boyayı suya dökünce etrafım yeşilimsi portakal renkli bir hal aldı. Sonrada gündüz şartları olmasına rağmen faydası olur kullanırım düşüncesiyle işaret fişeklerimle küçük işaret tabancamı hazır ettim.

Zaman ilerliyor, arama kurtarmaya dair bir şey göremiyordum. Yaklaşık bir saate yakın bir süre sonra bizim Hava Kuvvetlerimiz envanterinde olmadığından Yunanistan’a ait olduğu belli bir helikopter göründü uzaktan. Oralarda bir yerde turluyor olduğundan beni aradığını biliyordum. Ona görünür hale gelmek için işaret fişeklerini kullanmak için hazır ettim.

Küçük bir el feneri boyutundaki işaret tabancasının tetiğini çekip sonrada bırakarak fişeğin ateşlemesini sağlamam gerekiyordu. İşte bu noktada heyecanla sertçe kullandığım yanmış parmaklarımdan küçük parçacıklar halinde pişmiş etlerimin koptuğunu fark ettim. İlginçtir çok acı duymuyordum, ama devam etmem halinde etlerimin parmak kemiklerime kadar soyularak tükenebileceği endişesiyle elimin haya kısmını kullanarak çektim tetiği.

Bana doğru yaklaşmaya başlamasından helikopterin işaretimi gördüğünü anladım.  Hakikaten Yunanistan’a aitti. Bir an tereddüt etmeme rağmen binmeyi kabul etmemek gibi bir lüksüm olamazdı yarım yamalak halimle. Atalarımızın ‘’denize düşen yılana sarılır’’ şeklindeki sözü tamda beni tanımlıyordu. Bekledim ki attığı simit beni içinde bulunduğum dingiye denk gelecek şekilde sarkıtılsın, ama onlar, benim dingiden inerek sarkıttıkları simide doğru yüzmemi bekliyorlardı. Acelem yoktu nasılsa alınacaktım. Biraz nazlanayım haksız mıyım?

Hem Ege Denizi’nin Uluslararası suyu üzerinde uçarım karışamazsın diyeceksin hem de arama kurtarma faaliyetinde kurtarılmayı bekleyen kendi vatandaşını gidip alamayacak kadar aciz kalacaksın. Üstelik tatbikat gibi planlı bir faaliyet içerisindeyken.

Kurtarma simidiyle yukarı çekilirken Kaçma Kurtulma Kursunun ne denli önemli olduğunu düşündüm.

YUNAN HELİKOPTERİNDEYİM

Helikoptere çıkışımla birlikte, daha sonra verilen raporda da belirtildiği gibi vücudumun yüzde 20 sini kaplayan iki ve üçüncü derece yanıklarımın acısını anlatmamın imkanı yok.

Birisinin teknisyen olduğunu tahmin ettiğim iki kişilerdi. Dikkatimi çeken ilk husus, tek kelime İngilizce bilmiyorlardı. Teknisyen veya kurtarmacı olduğunu tahmin ettiğim kişi, üzerimdeki elbiselerin yangının yakmayı başaramadığı kısmını çıkarmama yardımcı olurken diğeri doğal olarak kumandadaydı. Bana verilen battaniyeyle çıplak vücudumu örtmeye çalışırken bölgeden uzaklaşmakta olduğumuzu fark edip yarı tarzanca yarı işaret diliyle, iki pilot olduğumuzu arkadaşımı da bulmamız gerektiğini anlatmayı başarabildiğimi, beni aldıkları noktaya tekrar döndüğümüzde anladım şükürle olsun. Çünkü geldiğimiz noktada dingide kurtarılmayı beklerken döktüğüm turuncu renkli boya daha da dağılarak geniş bir alanı kapsamış haldeydi.

Aslında Nail’kardeşimin uçaktan çıkmadığından neredeyse emindim. Çünkü paraşütümün açılmasından denizle temas edinceye kadarki zaman içinde sürekli bir umutla civarımı iyice taramıştım, paraşüt vesair hiçbir şey görememiştim.

Yaklaşık on dakika kadar o civarda, etrafı aradıktan sonra bölgeden uzaklaştığımızı fark edince arama faaliyetini sonlandırdıklarını anladım.

Aşağılanmış hissetmeme neden olduğundan hiç aklımdan çıkmayacak bir durum dikkatimi çekti bir anda. Uçuş kombinezonum üzerinde göğsümün sol tarafında takılı olan isimliğim, sağ taraftaki filo amblemim ve kolumun yan tarafındaki F-16 armamı sökülüp pilot konsolu üzerine yan yana koyduklarını fark ettim. El koymuşlardı yavşaklar. Adeta savaş esiri muamelesine tabi tutulmuştum.

Nereye gidiyor olduğumuzu, en azından hangi adaya götürülüyor olduğumu bilmiyordum. Ama kısa bir süre sonra inip bir ambulansa bindirildiğimde yakın adalardan birisinde olduğumu anladım. 

YUNAN HASTANESİNDEYİM

Hala yaşadığım bu travmanın nedeni hususunda ufacık bir fikir sahibi olmadığım gibi hele hele vurulmuş olabileceğim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Zira yukarıda bahsettim, onlarca yıldır bu tür tacizkar uçuşlar Ege Denizi üzerinde yapılmaktaydı. Her iki tarafta hakiki mühimmatlı olmasına rağmen, bu tür görevleri uçan arkadaşlarımın da bildiği gibi bu silahlar hiçbir surette kullanılmamıştı.

Aslında madem kullanılmayacaksa, caydırıcı olmasının dışında (ki kullanılmaması adeta gelenek haline gelmişti ki, o da gerekçe değil) niçin taşıdığımızın da cevabını hala merak ederim. 

Sonradan Sakız Devlet Hastanesi olduğu belli olan, hastane girişinde daha sedyeden indirilmemişken, bu kadar kısa sürede nasıl haberleri olduysa etrafımın birden foto muhabirleri tarafından sarıldığını fark ettim. Bir taraftan fotoğrafımı çekerlerken diğer taraftan soru sormaya çalışıyorlardı. 

Hastanede acil müdahale yapıldı. Sargılar filan derken bir odaya alındım kapıda eli silahlı bir nöbetçi !!!!… Hastanede tutulduğum müddetçe hep oldu.

Bir müddet sonra çok iyi Türkçe konuşan birisi gelip sohbet etmeye çalıştı. Türkiye- Yunanistan gerginliğiyle ilgili sorular sordu. Kısa kestirme cevaplar verip yorgun olduğumu söyleyerek savuşurdum. Israrcı olmadı. Aradan birkaç saat geçtiğini sanıyorum;

Derken; bir anda üzerinde uçuş kombinezonu olan genç birisi göründü kapıdan. Yanındaki zat, pilot kılığındaki bu kişiyi benimle angajmana tutuşan elemanlardan birisi olarak tanıttı. Aslında en baştan beri merakımı giderecek önemli bir anı yakalamıştım. Bekledim ki biz iki pilot karşılıklı birkaç dakika konuşalım, bu ara konuyu anlamaya çalışırım. Bu maksatla yanıma biraz daha yaklaşması için işaret ettim. Ancak bir anda ortam hareketlenip içeriye tekerlekli sandalye ve beraberinde beyaz önlüklü başkaları girip, onlar pilotu alelacele oradan uzaklaştırırlarken ben itiraz ederek pilotla konuşmak istediğimi tekrarladım. Takmadılar !!!

Cevaben, bir müddet önce göz kapaklarımda yapışma hissettiğimi söylemiştim. Bunu bahane edip göz doktorunun acilen beklediğini söyleyip gelen tekerlekli sandalyeye bindirilip başka bir bölüme götürüldüm.

Böylelikle bizim Yunanlı pilotla yapmayı arzuladığımız sohbet içine edilmiş olduğundan, rahatsızlık vermekte olan merakımla yine baş başa kaldım.

Bu ara odanın dışına çıkarıldığımda bir sürü gazetecinin birkaç cümle soru sormasına izin verdiklerini, ortamın nispeten sakin olmasında anlamam zor olmadı. Belli ki tembihlenmişlerdi. Kokpitte kaç pilot olduğumuzu, diğer pilotun akıbeti filan. Bende kısa cevapla başka paraşüt göremediğimi söyledim. 

Yılmaz Özdil’e, eksik olduğu için katılmadığım tek konu burasıdır. Hani diyor ya ‘’pardon emniyeti açık unutmuşum’’ .  Yunanlı pilot, değil kabadayı tavırlar sergilemeyi, işlediği kabahat üzerine suçüstü yapılmış ortaokul öğrencisi tavrı içinde benimle göz göze gelmemeye çalışıyordu. Adeta süt dökmüş kedi mübarek. Nereden baksan 30 yaş civarında birisiydi. Ortam ve pilotun tavırlarından, ziyaret nedeninin üstünlük taslamak değil tam tersine Yunanistan yetkililerinin, mahalle karışmadan ortamı yumuşatma gayreti olarak yorumladım. 

Haksız mıyım? Koskoca Türkiye Cumhuriyetinin uçağı düşmüş, belki de uyuyan bir devin uyanmasına neden olabilecek bir durum vardı ortada.  

Velhasıl tek kelime bile konuşamadık Yunanlıyla, sadece bakıştık.

Hastanede bir gece tuttular. Allah var ilgileri süperdi.

ANA VATANA DÖNÜŞÜM

Ertesi gün öğleden sonraki bir saatte ambulansla bekleyen bir C130 uçağına sedyeli bir şekilde bindirildim.

Nereye götürülüyor olduğumu bilmeden havalandık. Uzun bir uçuştan sonra (yaklaşık bir buçuk saat kadar) bir yerlere indik. Atina veya Ankara olabilir diye düşünürken meydanın Çiğli olduğunu indikten sonra fark ettim. 

Uçuşun neden bu denli uzun sürmesinin cevabı gene bizim açımızdan ayrı bir trajediydi. O vakitler (şu andaki statüsünü bilemiyorum) yine Yunanistan’ın Ege üzerindeki iddialarından, kabul edilmesi halinde tezlerini destekleyecek bir Havayolu ihdas etmek istemesi konusu vardı, Yunanlılar açmak istiyor bizde açamazsınız diyorduk. İçinde ben olduğum halde C130 uçağı kalkış yaparak paşalar gibi Standart Alet Tırmanışını uygulayıp, onların açmak isteyip bizim de itiraz ettiğimiz havayolunu kullanarak, normal koşullarda 10 dakikalık mesafedeki Çiğli meydanına bir buçuk saat gibi uzuuun bir uçuştan sonra inmiş olduk.

Uluslararası diplomaside bunun ne anlam geldiğini takdirinize bırakıyorum.  

Pilotaj eğitimimi aldığım Çiğli meydanını hiç bu kadar sessiz görmemiştim. Adeta bir esir değiş tokuşunu andıran ortamda sedyeyle indirildiğim Yunan uçağından, ayağa kaldırılıp elimde serum şişem olduğu halde güçlükle yürütülerek bir zahmet 100 metre yakınımızda park etmiş VIP koltuk konfigürasyonlu üzerinde Türk Hava Kuvvetleri yazan CASA uçağına bindirilip tamamen boş olan koltuklarından birine oturtuldum.

Sağ olsunlar yanıma refakat etmesi için bir doktor verdiler. Bu ara kazayla ilgili bilgi almak için  kim olduğunu unuttuğum yüksek rütbeli birisi sorular sormaya başlayınca  (adettendir; delil karartılmasın diye sağ kurtulan pilot henüz kazanın şokunu atlatmamışken yani sersemken!!! hemen sorgulanır, alınan cevaplar genelde doğru bilgilerdir) doktor, ‘’hastayı sıkıştırmayalım’’ diye serçe müdahale edince gestaponun elinden şimdilik kurtulmuş oldum.

Uçakta doktor ve benden başka yolcu olmadığını hatırlıyorum. Uçak kabininde, bir zahmet arkaya bile eğilmeyen koltuğa yanık sargıları içinde baston yutmuş gibi dimdik oturtulmuştum. Doktorun eliyle tutmakta olduğu serumumla Ankara için havalandık. Sanki tatilden dönüyor havasındaydım. Bir tek elimize tutuşturmadıkları cin-toniğimiz eksik.

Etimesgut meydanına indiğimizde sanırım karşılayanlar arasında devre arkadaşım Ferit Resmi de vardı. Zira kendisi Celasin paşanın yaveri olarak birlikteydiler.

Paşa bana vurulup vurulmadığımı sordu. Cevaben; ‘’komutanım ben hayatım boyunca hiç vurulmadım ki,  öyle bir ihtimali beklemediğim için bilmiyorum, sadece korkunç bir patlamayla uçağım parçalandı, atlama kumandası verip vermediğimden bile emin değilim, füze görmedim, size eksik bilgi vermek istemiyorum’’dedim. Uzatmadı.

Takiben ambulans, GATA Asker Hastanesi yanık tedavi bölümü. Oradaki süreçte başta en yakın arkadaşlarım olmak üzere kalabalık bir ziyaretçi akınına uğrayıp teselli buldum. Bunun dışında hastane personelinin ‘’TOPUK’’diye adlandırdıkları Güneydoğu gazisi askerlerle birlikteydim. Her birisi yaralı vaziyette getirilip tedavi görüyordu. Genelde mayına basarak topuktan yaralandıkları için hastane personeli öyle bir adı yakıştırmışlardı. İçim buruldu onlar için üzüldüm.

KAZA DEĞİL DÜPEDÜZ VURULMUŞUZ

Yoğun bakımdayım. Vücudumun yüzde yirmisi iki ve üçüncü derece yanık olduğu için sargılar içinde hayati tehlikemin olduğunu biliyorum. Daha sonra konuştuğum, Çiğli’ye getirildiğimde beni gören yakın arkadaşlarım, yüzümün davul gibi şişmiş olduğunu fark edip hayatım konusunda endişelendiklerini söylediler.

Birkaç gün geçti sanırım hala yoğun bakımdayım ziyaret yasağı var. Kısada olsa görüşme iznini koparmış bir filo arkadaşım H.A, ziyaret esnasında, diğer kol elemanımın çektiği VTR kayıtlarına takılan füze izinden vurularak düşürülmüş olduğumu söylediğinde dünyalar başıma yıkıldı sanki. 

(Yazımım başındaki angajman bölümünde bahsetmiştim. Ben önüme aldığım Mirage 2000 uçağının top menziline girme manevrası verdiğimde bir numaram Yzb. Akmanın takip ettiğini düşündüğüm diğer Mirage,  Akman’ın önüde olduğu halde füzesini bana doğru ateşlemiş). İki Yunan arasında kalmışım yani.

İhtimal veremedim baştan. Çok erken verilmiş yanlış bilgi diye avutmaya çalıştım kendimi safça. Niçin vurulmuş olayım ki? Ortada bir savaş halimi vardı?  Bizler iki ülkenin yaramaz çocukları bu oyunu yıllardır oynamıyor muyduk, kimsenin bu esnada burnu kanamış mıydı? Savaş şartları dışında silah kullanan bu kişinin akıl sağlığı yerinde olamazdı. Ama gerçek ortadaydı maalesef.

Ama bir avuntum vardı; zaten gergin olan Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde devletimiz nasılsa gerekli misillemeyi anında yaparak hesabını soracağımız kesindi. Görev alacakların en başında olmayı zaten hak etmiştim.

Öyle yetiştirilmemiş miydik? 1972 yılında daha boyumuz, elimize tutuşturulan tüfeğin boyu kadar bile değilken bu ülke için seve seve canımızı feda edeceğimize dair yemin etmemiş miydik? Onurlu bir ülkenin şeref ve gururlu subayları olarak halkımız arasında itibar görmüyor muyduk? Vatandaşımızın bu sevgisini içimizdeki memleket aşkıyla birleştirince hiç kimsenin bileğimizi bükemeyeceğine inandırılmamış mıydık? 

Hele dünyada çok az kişiye nasip olan pilotluk, mesleğimiz değil miydi? Bunun haklı gururunun karşılığı olarak her şeyimizi feda etmeye hazır değil miydik? 

Bu kadar özveriye hazır bireyler olarak bizleri eğitip bu hissiyatı özümsememizi sağlayan idarecilerimize güvenimiz tam değil miydi? 

Bu nedenlerle; tamam dedim bir an önce iyileşmem lazım. Nasılsa cıngar çıkıp mahalle karışacak, bir an önce hazır hale gelmem gerekir.

Yoğun bakımdan sonra normal servise çıkınca ziyaretçilerimin sayısı da artmaya başladı. Başta devre arkadaşlarım olmak üzere sağ olsunlar hepsi geldiler.

Bu ara filomdan bilgiler gelmeye devam ediyordu. Görevlendirilen bir takım pilot arkadaşlarım eldeki bulgularla başta Hava Kuvvetleri Komutanı ve Genel Kurmay Başkanı olmak üzere o günkü hükümet yetkililerine sürekli briefingler veriyorlardı. Hepimiz haklı olarak çıkacak bir misilleme kararını dört gözle bekliyorduk. Verilecek kararın bu yönde olmasına kesin gözüyle bakıyorduk.

Bu ara, sanırım bir şeyler gizliyor olabilirim düşüncesiyle arada bir kaza kırım konusunda daha düşük rütbeden bazı subaylar ziyaret kamuflajıyla gelip sorular sormaya devam ediyorlardı. Aslında sağ kurtulmuş olmamdan dolayı üzüntü duyduklarını bile hissettim.

Zira rahmetli kardeşim Şehit Yzb. Nail Erdoğan gibi Ege’nin derinliklerinde kaybolsaydım yüzde yüz pilotaj deyip işin içinden sıyrılacaklar, işleri de kolaylaşmış olacaktı. Halbuki şimdiki durum; büyük bir sorumluğu gerektiriyordu. (ya Türk milleti öğrenirse?) Örnekleri vardır; öküz altından buzağı arar gibi saçma nedenler bularak kabahati pilota yıkmanın en kolay yol oluğunu başka kazalardan sonra defalarca tecrübe etmiştik. 

Beklediğimiz kararın çıkması geciktikçe, duyduğumuz aşağılanmışlık hissiyatı yavaş yavaş hayal kırıklığı ve öfkeye dönüşmeye başlamıştı. Başta kendi filo arkadaşlarım olmak üzere tüm Hava Kuvvetleri pilotları arasındaki bu hissiyat artmaktaydı. Zira kulaktan kulağa bile olsa herkes gerçeği duymuştu.

Nihayet birkaç hafta sonra gene verilen bir briefing esnasında zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Ahmet Çörekçi’nin ‘’ emrediyorum, bu konu hakkında kimse konuşmayacak’’  şeklindeki emri hayal kırıklığı ötesinde şahsen kendimde bir değersizlik hissiyatının oluşmasına neden oldu. Perşembenin geleceği çarşambadan belli olmuştu. Kendimi boşluk içinde hissetmeye başladım.

Takip eden süreçte;  değişik vesilelerle kararın ne yönde ve ne zaman çıkacağını sorduğumuzda sürekli, delillerin toplanmakta olduğu, hatta diplomatik bazı görüşmelerin devam ettiği, uçağın çıkarılıp delil olarak kullanılacağı v.s gibi boktan gerekçeler söylediklerinden, artık hepimiz oyalandığımıza inanmıştık.

Halbu ki, dünyada yaygın olarak okunan yabancı dergi, gazete, TV v.s, daha olayın ilk gününde düşürüldüğümü bangır bangır haber yapıyordu. Dünya kamuayu gözünde aptal durumuna düşmüştük. Üstelik kof, basiretsiz. Yunanlı palikarya yetkilileri yanmış bile olsa sanırım patlayıcı tespiti yapılmasın diye olacak, üzerimden çıkan ne varsa, istenmesine rağmen onları bile iade etmiyordu. Sadece yanmış cüzdanım ile CASIO marka digital saatimi yollamışlar,(hala saklarım) Jandarma Kriminal incelemesinde onlarında üzerinden C4 maddesi kalıntısı bulunduğu raporla tespit edildi. (bizimkiler hala delil peşindeler)

Çok net hatırladığım şu olaydan da bahsetmeden geçemeyeceğim: GATA normal serviste yatarken ziyaretime gelen bir Havacı Tuğgeneral, sanırım komiklik olsun diye; birkaç hafta önce Yurt dışında yapılan bir NATO toplantısında başka milletten bir generalin Yunanlı generale: ‘’falanca tarihteki uçuşta sizin Mirage 2000 lerinizden birinin uçuşta füzesi kaybolmuş doğru mu? ‘’ diye sözde espri yaptığına şahit olunca içim acımıştı.

Hala hastanedeyim, filomdaki atmosferi uzaktan takip ediyorum.

Nihayet iki ayı aşan tedavi sürecinden sonra ayağa kalkabildim. 

Zaman zaman Hv. Kuv. Karargahına ziyaretlerde bulundum. İsmi bende saklı bir Tuğgeneralin odasındayım, benim için başka konu yok hep aynı. General, diyafonla zamanın kurmay başkanını arayıp benimle ilgili bir soru sordu. O anda odada bulunduğumu bilmeyen kurmay başkanı ismimi bile hatırlamadığında, tamam bu iş buraya kadarmış dedim. Bir daha buruldum kahroldum.

Tansiyonu düşürmek için 9ncu Üsse gelen yüksek rütbeli komutanlarla genç pilotlar arasında böyle hassas bir konuyu örtbas etme gayreti mevzuunda tartışma çıkıyor. Gençler ateşli halleriyle komutana niçin reaksiyon göstermiyoruz diye av pilotu pervasız cesaretiyle sert yapınca komutanlarda tabiî ki gerekli tedbirleri hemencecik alıveriyorlar.

 Ege görevlerinin Hava Kuvvetleri için belirli bir süre iptal edilmesine, fevri hareketler olabilir düşüncesiyle Balıkesir Filolarının ikinci bir emre kadar görevlendirilmemesine, Bu konuyu bir türlü sindiremeyen filonun genç pilotların, batıdaki tatbikat ve diğer uçuşlarda görev alamamasına, ve hatta ara tayinlerle doğudaki birliklere sürülmesine!!!!.

ASIL KABULLENEMEYEN BENDİM

Başlangıçta da bahsetmiştim; bir yıl önce İngiltere’deki daimi görevimden sonra Silahlı Kuvvetler Akademisi kıdemini de alarak Kur.Yb. lığa terfi edeli henüz bir ay kadar olmuştu.

Mesleğimi çok seviyordum. Yaklaşık 7 sene Merzifon 5nci Ana Jet üssünde F-5 uçaklarında uçarken önemli başarılarım olmuştu. Bunların başında 1986 yılı Hava Kuvvetleri Atış yarışması birinciliğim vardı.  Yıllarca hava muharebesi öğretmeni olarak değişik üslerdeki farklı tip uçaklara karşı Dissimilar Aircraft Combat Training(DACT) görevlerinde uçuşlar yaptım.

Özetle bu hava muharebesi taktikleri hususunda tevazunun lüzumu yok))

Ama gel gör ki, korkak palikaryanın bıçağı sırtımıza saplandı bir kere, çaresizlik duygusu hakim.

Takiben F-16 programına seçilen ilk pilotlar arasında yer aldım. Kurmaylık, yurt dışı görevleri v.s. meslek olarak Hava Kuvvetlerinden ayrılıp o yıllarda moda olan sivil havacılığı geçmek aklımın ucundan bile geçmiyordu. 

Çünkü bu ülkenin bizlere ihtiyacı olduğunu, hizmetin en onurlusunun orduda verilebileceği üniforma içinde geçen 25 yılım boyunca beynimin en derinine kazılmıştı. Tüyü bitmemmiş yetim hakkı edebiyatıyla şişirildiğimiz gerçeği olay sonundaki devletimizin tavrıyla yüzümüzde patladı.

GATA Asker hastanesinin yanık tedavi bölümündeki yanık sürecimi inanın hatırlamak istemiyorum. İz kalmasın diye yanmış derilerimin banyo kesesiyle canlı canlı soyuluyor olması, en acımasız işkencenin de ötesindeydi.

Konunun bu kısmının izahı bir roman boyutuyla anca izah edilebileceğinden bu kısmı keselim.

EKSİK KALAN İNİŞİM

Hava Kuvvetlerindeki uçuşlarımdan sonuncusunu inişe bağlayamadım maalesef. 

İstirahatlıyım. Yaralarım tam iyileşmemiş. İstanbul’a gidip birkaç gün dolaşalım dedik eşimle birlikte. İstanbul’da sivil havacılığa başlamış yakın arkadaşlarımla birlikte olduk. Tabii mevzuu dönüp dolaşıp aynı noktaya her gelişinde psikolojim bir anda değişiyor. Yalnız kalmayı tercih etmeye başlamıştım. 

Bazılarımızın üzüntüsünü hafifletmek için bir köşeye çekilmek ihtiyacı hissettiklerinde yaptıklarından yapıyordum. Her şeyimi borçlu olduğum ülkemin Hava Kuvvetlerinin düştüğü aşağılanmışlık hissinin sadece payıma düşen kadarını bile taşıyacak gücüm kalmamıştı. Bu böyle devam edemez dedim kendi kendime. Oturup eşimle konuştum. Bu hikâyeyi sonlandırmaya karar verdik. 

İlk olarak, Air Alfa diye bir şirkete yine orada çalışan bir arkadaşımın ısrarıyla gittiğimde, başvuru formunu utancımdan arkadaşıma doldurtmuştum. Sanki Hava Kuvvetlerine hıyanet ediyordum.

Nihayet Şubat 1997 ayında emekli olduktan sonra yavaş yavaş adapte olduğum sivil havacılık sektörüne geçme düşüncemi gerçekleştirdim. O vakitler topu topu üç adet B727 uçağıyla faaliyet gösteren TOPAIR şirketine kabul edildim. Eğitim sürecindeyken Uçuş İşletme Müdürü yanına çağırıp elime bir yazı uzattı.

Yazı, Hava Kuvvetleri Personel Dairesi’nden ‘’Hava Kuvvetlerinden Arılan Subaylar’’ konusuyla şirkete yollanmıştı. Hava Kuvvetleri tarafından yurtdışı görevlerine gönderildikten sonra dönüşte ayrılan pilotlara yönelik olarak: ‘’….. bize bekleneni vermeden ayrılan bu düşünce yapısına sahip olanların, sizleri de müşkül durumda bırakacağı düşüncesiyle, bu şahısların hiç birisinin şirketiniz/işletmeniz bünyesine alınmamasını ve bu konudaki hassasiyetimizi bizimle paylaşacağınızı ümit ederek gerekli işlemlerin yapılmasını rica ederim. İmza Ş.D’’ (yazıyı hala saklıyorum). Aynı pozisyonda olan birkaç arkadaşım daha benim gibi yeni başlayanlar arasındaydı. 

Buyur buradan yak….. Hem emekli olmuş şilt, ikramiye, emekli maaşı hak etmişsin, hem de sistemde kalmak için çabalayan bazı kişilerin motivasyonu kırarak sistem dışına itmişsin, bu da yetmemiş en demokratik haklarını kullanan bu kişileri adeta vatan haini ilan ediyorsun.

Her geçen gün kırgınlığım kızgınlığa dönüşüyordu. Ayrılma kararımın doğruluğunu bir defa daha teyit ettim. Neyse ki şirket zaten atılmaya fırsat kalmadan bir ay sonra battı.

Ortam öyle demokratik filan olmadığından maruz kaldığımız bu utancı çok arzu etmeme rağmen hiçbir yerde anlatamıyordum. Çünkü yukarıdaki yazı örneğinde görüldüğü gibi yapacağım bir beyanattan sonra suç işlediğim gerekçesiyle divanı harbe bile verilebilirdim. Asıl travma durumu bu olmaya başladı. Benim dışımda herkes için hayat hiçbir şey olmamış gibi akıp gidiyordu.

Yalnız kaldığım anlarda aklıma gelen saçmalıkların hattı hesabı yoktu. (Hazır uçaklardan birini mesai sonrası kaçırıp tek başına Ege üzerine çıkıp karşıma çıkan ilk palikaryayı indirdikten sonra gerekirse atlamak gibi… Tabi ki sadece hayal, devletimin yapamadığını bireysel çözmeye çalışma düşüncesi). Öfkemi haykırmanın bir yolunu arıyordum adeta.

İnsanların mağduriyet yaşadıktan sonra maruz kaldıkları haksızlığı haykırmak için anormal yollar seçmesi boşuna değilmiş meğer.

BENİ DE Mİ DÜŞÜRSELERDİ

Aradan aylar geçti, Sivil hacılık lisansı almak maksadıyla gittiğim Eskişehir’de orduevinde kalabalık bir gurup olarak oturmş çay içiyoruz. Tanışıklığımızın olmadığı, sanırım 82 devresi bir arkadaş, benim hadise olurken aynı tatbikatta Kuşadası üzerinde bekleme yapan CASA uçağının komutanı olduğunu ifade etti. Arama kurtarma maksadıyla tatbikattaki bu uçağın görevi; muhtemel bir kaza durumunda müdahale edip denize düşen pilotun yerini tespit ederek, gerekiyorsa kurtarmak için paraşütlü bir kurtarmacıyı denize atıp kazazedeyi öncelikle emniyete almaktır.  Bilahare diğer safahat gerçekleşir. Benim olayımda kırık bir uzvumun olması halinde dingiye çıkamayacağım için  geçen bu uzun sürede boğularak ölme ihtimalim yüksekti.

Kendisine sordum:  Peki ben atladıktan sonra yaklaşık bir saat denizde kaldım. Sadece üç dakikalık mesafede orbit (tur) yapıyorsun niçin müdahale etmedin de beni elin palikaryasının helikopterine mecbur bıraktın? Cevap:

‘’Beni de mi düşürselerdi’’

Çok sevdiğim Hava Kuvvetlerimin disiplin moral anlayışına hayran kaldığım anlardan biriydi.

Beklenmeyen ayrılışımla boşalan 192nci filo Harekat Subaylığı makamına bir devre arkadaşım atandı. Filoların genelde her yıl yapılan geleneksel filo geceleri vaydır. İsminden de anlaşılacağı gibi geçmişte o filoda görev yapanlar davet edilir. İstanbul’da sıklıkla görüştüğüm bir büyüğüm görüşmemizin birinde, tesadüfen o yılki filo gecesi için yapılan davete icap edip etmeyeceğimi sordu.

O anda afalladım. Toparlayıp şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak tarihini sordum. Birkaç gün vardı. Bana davetiye gelmediğini söyleyemedim. Bir bahane uydurarak katılamayacağımı, selamlarımı iletmesini rica ettim

Muhtemelen filodaki ismimi de silmişlerdi. Çok ağırıma gitmişti. Etkinliğin yapılması planlanan tarih geçtikten sonra yukarıda bahsettiğim arkadaşımı arayarak davet edilmeme nedenini sorduğumda cevap; ’’kusura bakma devrem atlamışız’’ oldu.

Ard arda gelen bu hayal kırıkları sonunda her şeyde bir hayır vardır diye boşuna dememişler diye teselli bulmaya çalıştım.

YILLARCA SUSTUM

Bu ara Türk Hava Yollarına ikici pilot olarak girip B727 uçaklarında yaklaşık on ay kadar uçtuktan sonra dilimiz İngilizce Lisanına biraz yatkın diye A-340 uçaklarına atadılar. Başladım dünyanın öbür uçlarına uçmaya. Bu ara zaman, biz farkında olmadan yaklaşık 6 yıl kadar geçmiş. İnsanlar her şeye alışıyorlar, sahip çıkılmamaya da intibak ettim. Başka çarem var mı? Ama aklım hala Hava Kuvvetlerinde geçirdiğim, genelde imkânsızlıklar içinde ama onur ve gururlu mutlu güzel günlerde. Eski arkadaşlarımın büyük bir kısmıyla bir arada olmamdan dolayı mutluyum.

Bir gün (22 Mayıs 2003) İstanbul’dan sabah kalkan New York seferinde görevliyim.  Uçuş ekibi kalkıştan en az bir saat önce hazırlıklar için uçak içinde olması gerekir. Bu ara hostesler her zamanki telaş içinde uçuş hazırlıklarını yapıyorlar. Aralarından günaydınlaşarak kokpite doğru ilerlerken gazeteleri troleye belli bir nizam içinde yerleştirmeye çalışan kız bana doğru bir Hürriyet gazetesi uzatarak ‘’kaptanım bu gün tüm gazeteler sizden bahsediyor’’ dedi.

Birinci sayfaya kocaman (hala saklarım) KAHRADEN KANIT diye başlık atmış, devamında ‘‘7 yıl önce Ege’de Türk F-16 sını düşüren Yunanlı pilot, bunun anısına kullandığı Mirage 2000 uçağının burnuna Türk bayrağı çizdiği ortaya çıktı’’ diye gazeteciler Nur Batur, Tolga Özbek kaleminden uzun uzun anlatmışlar.

Diğer gazeteler de bu konuyu aynı tarzda başlık yapmışlardı.

Böylelikle benim bazı malum nedenlerle yedi yıl boyunca içime attığım sırrım açığa çıkmış oldu.

Zaten çok geçmeden maalesef Ege Denizi üzerinde defalarca karşı karşıya geldiğimiz bu kardeşlerimizle THY uçaklarının kokpitini paylaşmaya başladık. Ama bir kişi hariç hiç birisi eski bir Yunan Hava Kuvvetleri mensubu olduğunu yanımda itiraf etmedi. Biliyordum ki köpek gibi durumun farkındalar.

Olayı zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı takip eden günlerde bizzat doğruladı.

SONUÇ

Onurlu yaşamak için onu hak etmiş olmak gerekir. Bu nedenle önce mensubu olduğun millet ve devletin diğer dünya devletleri arasında bir saygınlığı olmalı. Bahse konu milletin bu saygınlığı hak etmesi için, çağdaş yaşamı tercih etmiş, başkalarından duyduğu belletilmiş bir takım hurafeler yerine evrensel ahlak kurallarıyla bilimi rehber bilerek insanlık yararına bir şeyler icat etmiş olmalıdır.  Saygınlığı ancak bu tür milletlere mensup bireyler hak ederler. Devletiyle birlikte…

O yüzden içinde bulunduğun çok uluslu bir ortamda Türküm demeye dilin varmaz((

Büyük önder Atatürk hep bu eksikliği gidermek için çabalamadı mı o kısacık ömründe.

Saygı ve Sevgilerimle.

Osman Çiçekli.

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla
Tüm Makaleler

  • 20.02.2024
  • Süre : 12 dk
  • 4613 kez okundu

Google Ads