logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
tarih

Ey Türk! Dikkatli Ol: Rusların Nihai Hedefi Ukrayna Değil Türkiye'dir (1)

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 16.03.2022
  • Süre : 6 dk
  • 1179 kez okundu

T

Tarihî Rus Emellerinin Kaynağı:

Tsar’grad (İstanbul), Rusya için daima çekici bir merkez olmuştur. Bu çekici merkezin yolu, Karadeniz’in kuzeyini ellerinde bulunduran çeşitli Türk kavimleri (Peçenekler, Uzlar, Kumanlar-Kıpçaklar) veya Devletleri (Altın Ordu, Kırım Hanlığı ve Osmanlı İmparatorluğu) tarafından sekiz yüzyıl gibi uzun bir zaman içinde Ruslara kapalı tutulmuştur. 10. Yüzyılın sonlarında Ortodoksluğun Kiev Rusya’sına Bizans’tan gelmesi Rusya ile İstanbul arasındaki bağı bilhassa dini mahiyette artırıcı bir rol oynamıştır. Moskova Knezi, İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra, Moskova’nın III. Roma olduğunu (II. Roma, İstanbul’dur) ve Moskova Rusya’sını Bizans’ın ‘halefi’ olduğunu, bu nedenle Rusların nihai hedefinin İstanbul’u zapt etmek olduğunu ilan etmiştir.

Rus Çarlığının Ukrayna’yı İşgali:

Ruslar, Kazan Hanlığını ele geçirdikten sonra Astarhan yolunu kapatmışlar, bunun üzerine Ejderhan Seferi’nde ilk defa Osmanlı-Rus kuvvetleri 1569 yılında karşı karşıya gelmiştir. Tarafların birbirinin çıkarlarına ve hudutlarına karşılıklı saygı göstermesi konusunda mutabakat sağlanmış ancak Moskova’yla dolaylı bağı olan Kazakların Osmanlı ülkelerine yağmacılık hareketlerinin önüne geçilememiştir. Nitekim 1637 yılında Kazaklar, Azak kalesini işgal etmiş ve Osmanlı güçleriyle doğrudan savaşa girmemek için burasını Moskova’ya bırakmıştır. Ancak o dönemde henüz Osmanlı’yla savaşmaya hazır olmadıklarını değerlendiren Moskova, rasyonel bir kararla Azak’ı işgalden uzak durmuştur. Ruslar; 1654 yılında Ukrayna üzerine yürümüş ve bu ülkenin Kiev doğusundaki geniş topraklarını Ukrayna Kazaklarından alarak ülkesine katmıştır. Böylece Moskova; Lehistan, Kırım Hanlığı ve Osmanlı Devleti’ne karşı mühim bir stratejik üstünlük elde etmiştir. Ukrayna’yı bir sıçrama tahtası olarak kullanmaya başlayan Ruslar, Karadeniz istikametinde ilerlemeye başlamışlardır. Bu dönemde ülkelerini savunmak için Rus Çarına karşı ayaklanan Ukraynalılar, Osmanlı İmparatorluğu tarafından desteklenmiştir. Bunun üzerine Lehistan’la anlaşan Moskova, iki yıllığına Kiev’e girmiş ancak bir daha da çıkmamıştır. Bunun üzerine Rus yayılmacılığının iyice farkına varan Osmanlılar, 1678 yılında Kırım kuvvetleriyle birlikte Ukrayna ovasında karşı karşıya geldikleri Rus ve Kazak ordusunu yenmişler ve Rusları Dinyeper nehrinin doğusuna sürmüşlerdir.

1689 yılında Rus Çarı olan I. Petro, Avrupa usulü bir donanma vücuda getirmek ve “sıcak denizlere inmek” hedefine odaklanmıştır. Bunun için Azak kalesini Türklerden almak için harekete geçen Petro, 19 Temmuz 1696 tarihinde Karadeniz’in kilidi sayılan bu kaleyi ele geçirmiş ve Türklere karşı ilk büyük darbesini indirmiştir. Böylece Karadeniz sahillerine tarihte ilk defa ulaşan Ruslar, sıcak denizle tanışmışlardır. Büyük bir Rus donanması kuran Deli Petro; 18. yüzyıldan itibaren Rusların Karadeniz kıyılarına iyice yerleşme, genişleme, boğazlar dahil neredeyse tüm Türk topraklarında hakimiyet kurma arzularının önünü açmıştır.

Ruslar Karadeniz’de:

Bu tarihten itibaren ‘Karadeniz’den Rus ticaret gemilerine serbestçe gidiş geliş hakkı verilmesini’ isteyen Ruslar; Osmanlılardan, burasının devletin ‘iç denizi’ ve ‘padişahın haremi’ gibi telakki edildiği, dolayısıyla yabancıların girmesine izin verilemeyeceği cevabını almıştır. Bunun üzerine Rus Çarlığı; ‘şimdilik’, Azak denizi ve 100 kilometre uzunluğundaki Karadeniz sahiline sahip olmakla yetinmişlerdir. İlerleyen dönemde Eflak ve Boğdan’ı alan, Dinyeper nehrinden aşağıya inen Ruslar, 1771 yılının Temmuz ayında Kırım’ı işgal etmişler ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Kırım’ı kesin bir şekilde topraklarına katmışlardır.

Türk Boğazlarına Yönelik Rus Hamleleri:

Ruslar; Osmanlı İmparatorluğuna karşı yürüttükleri siyasi ve askeri manevraların bir sonucu olarak güneye doğru toprak kazanımıyla genişlemişler, Yeşilköy önlerine kadar gelmelerine rağmen, hiçbir zaman İstanbul’u ve Türk Boğazlarını işgal edememişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’daki mevcudiyeti 1918 yılında fiilen sona erdiğinde, Türklerin bıraktığı Avrupa topraklarında ve Karadeniz sahillerinde çoğunlukla Rus hakimiyeti tesis edilmiştir.

Coğrafyanın her zaman önemli bir faktör olduğuna inanan Bolşevik Dışişleri Bakanı Vişinski Boğazlar konusunda, Çarlık Rusya’nın dış politikasını andırırcasına, şöyle demiştir. “Herhangi bir savaş gemisi Akdeniz’den Karadeniz’e geçeceği zaman, Moskova’daki rejim Çarist de olsa Komünist de olsa, Boğazlardan başka bir yerden geçemeyecektir”.

Sovyetler, daha İkinci Dünya Savaşı’nın başında, 25 Eylül 1939 tarihinde, Moskova’ya giden Türk Dışişleri Bakan Şükrü Saraçoğlu’ndan bazı isteklerde bulunmuşlar, bu arada Boğazlar’ın Statüsünde değişiklik yapılmasını ve Boğazlar’ın ortak savunulmasına yönelik bir antlaşmasının imzalanmasını istemişlerdir. Ancak bu istekler Türkiye tarafından reddedilmiş, savaşla birlikte Sovyet istekleri de rafa kalkmıştır.

Rusların Boğazlardan üs edinme düşünceleri, savaş süresince de müttefikleriyle temasları esnasında gündeme gelmiştir. Örneğin, 12-13 Kasım 1940 tarihlerinde bir araya gelen Hitler ve Molotof’un Berlin görüşmesinde, Ruslar diğer isteklerle birlikte Boğazlar üzerinde de bazı istekler ileri sürmüşlerdir:

“Boğazlar Rus harp gemilerine her zaman tamamen açık olmalı ve Rusya, Kırım harbinde olduğu gibi, Boğazlar yoluyla kendisine yönelen tehlikeleri karşılayabilmek için Boğazlarda deniz, kara ve hava üslerine sahip olmalıdır.”

İkinci Dünya Savaşı süresince, Türkiye’nin izlediği tarafsızlık politikası çerçevesinde hazır bekletilen Türk Ordusu, Sovyet yayılmacılığının ve taleplerinin önündeki en büyük engel olarak görülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bozulan uluslararası dengeler, Ruslara bu tarihi emellerine kavuşmak için yeni açılımlar sunmuş olmakla birlikte, Türkiye; boğazların kontrolünü Sovyetlere bırakmak gibi bir niyete sahip olmamıştır.

Yakın Dönem Sovyet Yayılmacılığı:

Sovyetler, Türkiye’den istekleri yanında, Ortadoğu’yu kontrol etmek için İran’ı işgale yönelik talep ve uygulamalarda da bulunmuşlardır. Yine, Yunanistan’ın bir Sovyet uydu devleti haline gelmesi için bu ülkede iç savaşın çıkmasına ön ayak olmuşlardır.

Sovyet Rusya’nın savaş sonrası politikası güvenlik, tarihi mirası ve ideolojisini yayma etrafında şekillendirmiştir. Savaş sırasında Doğu Avrupa’da Almanların bıraktığı bölgeleri işgal etmiş, savaş sonrasında ise buralardan çekilmemiş ve böylece yayılma alanını genişletmiştir. Güneye yayılma siyasetinde güvenlik endişesinden ziyade tarihsel emelleri çerçevesinde, enerji bölgelerini ele geçirme isteği etkili olmuştur. Sovyet Rusya için güneye inen güzergâhlarına bakıldığında üç güzergâhın (Yunanistan, Türkiye ve İran) kullanılması gerekmiştir. Gerçekte her üç yolu da deneyen Rusya, bunda başarılı olamamıştır.

Sovyet yayılması ile karşılaşan, henüz özgür olmakla birlikte tehdit edilmiş bulunan Avrupa ülkelerinden her biri, birbiri ardından özgürlüklerini ve güvenliklerini teminat altına alacak yolları arama gerekliliğini duymuşlardır. Bu ülkelerin, Sovyetler Birliği’ni etkileme hatta geriletme imkân ve gücüne sahip tek ülke olan Birleşik Amerika’ya yönelmeleri o dönemin yaygın dış politikası haline gelmiştir.

İsmet İnönü’nün Batı Blokuna Yönelmesinin Nedeni:

Nitekim Türkiye de böyle yapmayı gerekli görmüştür. İsmet İnönü o dönemdeki Rus isteklerine karşı Türk siyasetini şekillendirmiştir. Bu konudaki görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:

Boğazları beraber savunacaktık. Yani Rus kuvvetleri gelip Boğazlara yerleşeceklerdi. Sonra, ortak savunmanın icabı diye bizden her şeyi isteyeceklerdi. Doğu Avrupa’nın ele geçirdikleri ülkelerinde hangi statüye sahipseler bizde de o statüde bulunacaklardı. Kararımı derhal verdim: Cevabımız hayır olacaktı. Bu kararımı verirken kendimizden başka hiç kimseye güvenmiyordum. Fakat Anglosaksonların da Rusya’nın Akdeniz kapısını tutmasını istemeyeceklerini biliyordum” şeklinde açıklamıştır.”

Sovyet Rusya’nın güneye inme amacını gerçekleştirmek için İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine yakın Türkiye’ye karşı uygulamaya başladığı baskı politikasının, daha sonraki süreçte Türkiye’nin dış politikasının ve hatta iç politikasının şekillenmesine önemli bir rolü olmuştur.

Rus Baskısının Etkileri:

Rus baskısı, Türkiye’yi kendine müttefik bulmaya zorlamıştır. Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısındaki endişesi, temelsiz olmadığı gibi ciddi notalarda geçen ifadelerden, en üst seviyedeki ikili görüşmelerde Sovyet tarafının takındığı ‘tehditkâr’ tutumdan, Türkiye’ye yönelik izlemek istediği yayılmacı politikadan ve komünizmin Türkiye’yi de etkisi altına alabileceği yönündeki iç politika değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. Boğazların statüsünün değiştirilmesi talebi yanında, Sovyetlere bağlı Gürcistan ve Ermenistan lehine Türkiye’den toprak istenmesi, Rusların karadan ve denizden bir şekilde Türk topraklarını aşmak suretiyle Akdeniz’e inme emellerinin gerçekleştirilmesi için iki koldan baskı yapması Türk ekonomisini de zor duruma sokmuştur. Türkiye savaşa girmediği halde, İkinci Dünya Savaşı boyunca büyük bir orduyu beslemek durumunda kalmıştır. Savaş sonrasında Türk Hükümeti; ordunun mevcudunu azaltmayı ve dolayısıyla ülke ekonomisine büyük yük getiren savunma giderlerinden kurtulmayı hesaplamıştır. Ancak, Rus baskısı, Türkiye’nin büyük bir orduyu gereksiz yere beslemeye devam etmesine neden olmuştur.

Ruslar bahane olarak süresi 7 Kasım 1945 tarihinde bitecek olan 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşmasını kullanmak istemişlerdir. Bu anlaşmayı yenilemek istemeyen Rus notası karşısında, Ankara Moskova ile anlaşma yolları aramıştır. Zira, Türkiye’nin o dönemde uluslararası alanda yalnızlık içinde bulunması, bu notayı aldıktan sonra Türkiye’nin Sovyetler Birliğine uygun düşen bir anlaşma zemini aramasını zorunlu kılmıştır.

Bu dönemde Birleşik Amerika, savaş sonu düzenini Sovyetler Birliği ile iş birliği içerisinde koruyabileceğine inanan bir politika izlemiştir. ABD ve diğer Batı Avrupa ülkeleri, bu nedenle Türkiye’nin durumunu takdir etmekten uzak bir duruş içinde olmuşlardır. Batılıların Sovyetler Birliği’nin yayılmacı niyetlerini anlamaları, ancak, Sovyet hükümetinin Doğu Avrupa’da Almanlardan kendileri tarafından kurtarılan bazı devletleri, özellikle de, Polonya konusunda Yalta’da yayınlanan demece aykırı bir biçimde uydusu haline getirme adımından sonra olmuştur.

Kısaca, Türkiye’nin bu uluslararası siyasi ortamda ve kendi kontrolü dışında gelişen şartlarda, kendisine güvenmekten ve Sovyetlerle bir şekilde anlaşma yolunu bulmaktan başka izleyebileceği bir yol bulunamamıştır. Bu nedenle Türkiye, 4 Nisan 1945 tarihinde Sovyetler Birliği’ne verdiği cevabî notasında, süresi sona ermekte olan dostluk antlaşması yerine her iki tarafında da çıkarlarına daha uygun ve ciddi değişiklikleri kapsayan yeni bir antlaşma yapılması yolundaki Sovyet telkinlerinin uygun görüldüğünü ve bu amaçla yapılacak tekliflerin büyük bir dikkat ve iyi niyetle inceleneceğini bildirmiştir.

Türkiye Üzerinde Amerikan Hegemonyasının İnşa Edilmesi:

Bu psikoloji altında dönemin hükümetleri, ABD ve İngiltere’yi kurtarıcı olarak görmekten başka bir çare bulamamışlardır. Sovyet Rusya korkusu, Türkiye’yi gönüllü olarak ABD saflarına itmiştir. Bu arada, Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği yol ve gösterdiği hedefler doğrultusunda Türkiye, aynı zamanda medeniyetin beşiği olarak da görülen Batı Bloğu içinde kendini konumlandırmayı gerekli görmüştür. Bu yöneliş, Batılılaşmak ve “çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma” ülküsünü gerçekleştirebilmek için bir fırsat olarak da düşünülmüştür.

Böylece, Sovyet tehdidini Batı kampında kendini konumlandırmak suretiyle bertaraf etmeye odaklanan Türkiye, bu arada etrafında gelişen bazı sınır düzenlemelerinin kendi lehine yapılmasını sağlayamamış, bu kapsamda bazı kritik hamleleri yapabilecek şartları oluşturmakta zorlanmıştır. Örneğin Türkiye; Meis dahil On İki Ada’nın İngilizlerin öncülüğünde Yunanistan’a verilmesine ve bu hususun 1947 Paris Antlaşmasıyla kesinlik kazanmasına ‘sessiz’ kalmıştır. Denilebilir ki, Rus talepleri yüzünden Batı’ya yanaşan Türkiye, Batı dünyasında kendi hak ve menfaatleri aleyhine işleyen gelişmeleri ıskalamıştır. Bir bakıma, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur.

Neticede Türkiye, neredeyse her alanda bir değişim sürecine girmiştir. Dış politika çizgisi değişmiş, siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel yapısı için bir dönüşüm başlamıştır. Türkiye’nin Batı blokunda yer alma ve sonrasında NATO’ya girme çabalarının sürdüğü 1945-1952 yılları arasındaki dönem, ABD hegemonyasının da Türkiye üzerinde inşa edildiği yıllar olmuştur.

(Devam edecek)

Kaynaklar:

Çelik, A. (2018). “Soğuk Savaş’ın Başlarında Sovyet Rusya’nın Güney Politikası Ve Türkiye’ye Etkileri”, International Social Sciences Studies Journal, 4(24): 5181-5207.

Erkin F.C. (1968). Türk-Sovyet İlişkileri ve Boğazlar Meselesi, Başnur Matbaası, Ankara.

Gönlübol M. ve Ülman H. (1969). Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1965). Sevinç Matbaası, II. Baskı, Ankara.

Gürsel H.F. (1968). Tarih Boyunca Türk-Rus İlişkileri, Ak yayınları, İstanbul.

Morgenthau H.J. (1970). Uluslararası Politika, (Çev. Baskın Oran ve Ünsal Aksoy), Sevinç Matbaası, Ankara.

NATO Enformasyon. (1971). NATO Bilgiler ve Belgeler, NATO Enformasyon Servisi, Brüksel.


Reklam

reklam