Site İçi Arama

tarih

Ortadoğu’da Tarihin Lanetini mi Yaşıyoruz?

Bazı inanışlar, geçmişteki toplumların yaptığı büyük yanlışların ve kötülüklerin gelecekteki nesillere “bir lanet mirası” olarak aktarıldığını kabul ederken, tarihin laneti ne zamana kadar devam eder bilemeyiz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 100’ncü yılını kutladığımız mevcut dönemin içerisinde ve sadece iki yıl sonra Osmanlı Devletine yapılan bir ihanetin de, ne yazık ki 110’uncu yılını hatırlıyor olacağız. Hatırlamalıyız da.

Osmanlı İmparatorluğu, güçlü olduğu 500 yıl boyunca bünyesindeki tüm farklı etnik ve dini gruplara karşı tanıdığı inanç ve kültür serbestliği ile dünya literatüründe bu özelliğinden dolayı hep olumlu tepkiler almıştır. Devamında kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise daha demokratik, laik ve hukuki alt yapısı ile, dünyaya örnek olmuş bir lider Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bir devleti küllerinden tekrar nasıl inşa ettiği noktasında batı ve doğu toplumlarında ayrı bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. Bir toplum hariç!

Osmanlı İmparatorluğu gücünü kaybetmeye başladığı Birinci Dünya Savaşı yıllarında, ortak bir dini inanç altında mutlu ve özgür bir yaşantı sürdürdüklerini zannettikleri Hicaz bölgesindeki Arapların keskin isyanları ile karşılaşılmıştır. 

Arap yarımadasında, tarihin en sinsi İngiliz ajanı kabul edilen Binbaşı T.E. Lawrence liderliğinde, İstanbul doğumlu Mekke Emiri Hüseyin (Hüseyin bin Ali el-Haşimi) İngilizlerin; “Siz Arapsınız ve sizden olmayan bir ırkın yani Türklerin boyunduruğu altında yaşıyorsunuz. Peygamberiniz de Arap idi ve kutsal kitabınız da Arapça. Bundan hiç utanç duymuyor musunuz?” sözünü muteber kabul ederek Osmanlı Devleti’nin varlığına inandığı “din kardeşliğini” hiçe saymış ve kurduğu isyancı güçler ile Osmanlı askerlerinin kanını göz kırpmadan akıtmışlardır. Haziran 1916 tarihinde açtıkları ilk isyan bayrağı da bugünkü Filistin Devlet bayrağı olmuştur. İnternette “Arab Revolt” olarak arattığımızda bu resim ilk sıralarda karşımıza çıkmaktadır. 

İngilizler ile ortak hareket ederek Osmanlı Türk’lerine kurşun sıkan ve bağımsız bir imparatorluk hayalleri kuran Arap’lar, Sykes-Pikot Antlaşması ile İngiliz ve Fransızların oyununa gelerek bugünkü sorunlu coğrafyanın kısmen oluşmasına ve Filistin’in boyunduruk altına alınmasına resmen mahkûm olmuşlardır. O dönemde din inancı ve kardeşliğini, Türk’ler ile muteber ve yakınlaştırıcı olarak asla görmeyen Arapların günümüzde bile bu doğrultuda propaganda yapan sosyal medya kanallarının mevcut olduğu; Anti-Türk ve Anti-ATATÜRK söylemlerini kendilerince savundukları birtakım tezlerinin var olduğu, pek çok kaynakta ifade edilmektedir. 

İngilizlerin 1916 yılında, Araplar ile Osmanlı Devleti’ne karşı elde ettikleri başarı için kutlama kokteyllerinde “Türklerin ümmet zannettikleri Arap dünyası ile bağları başarı ile sonlandırılmıştır” ifadelerini telaffuz ettikleri bazı kaynaklarda yer almaktadır. Hatta, “Türklere karşı cihat ilanı” ile Arap gençlerinin mücadele için silah altına çağırıldığı, İngiliz kayıtlarında görülmektedir. Yaşanan ve kayıt altına alınan bu olaylar, İngilizlerin büyük bir başarısı; bu duruma alet olan Mekke Emiri Hüseyin ve adamları için ise da bir utanç vesikası olarak tarihe geçmiştir. Arap halkı başlangıçta Osmanlı Türk askerine karşı isyan etmeyi desteklememiş olsa da, yoğun İngiliz propagandaları ve kendilerine sunulan vaatlere inanarak, bir Gayri-Müslim devletin tarafında yer almanın kendileri için daha avantajlı olacağını zannetmişlerdir.  

Arapların 1916 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı ektikleri ihanet tohumları, Balfour Deklarasyonu ile kendi aleyhlerinde gelişmiş ve 1917 yılında bugünkü Filistin-İsrail sorununun ilk filizleri olarak kendilerine geri dönmüştür.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar geçen yıllarda işgal altına alınan ve kurtuluş mücadelesi veren Türk’ler, din kardeşi saydıkları Arap milletlerinden, Türk Bayrağı saygısı ve kardeşlik hisleri taşıyan bireysel gayretler dışında hiç bir destek görmemiştir. Yokluk, açlık ve her türlü imkansızlıklara rağmen umudunu hiç yitirmeden dualar ederek cebinde Kur’an-ı Kerim ile Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK komutasında savaştığı tarihi belgelere konu olan Mehmetçiğin, canını hiçe sayarak savaşıyor olmasının; o dönemde İslam’ın son kalesi kabul edilen ve yıkılmakta olan Osmanlı Devleti’nin tek dişi kalmış canavara tamamen yenik düşme ihtimalinin, Arap dünyası için pek bir anlam ifade etmediği pek çok kaynakta açıkça yorumlanmaktadır. 

Tarihçi yazar Mustafa Solak'a göre, Kurtuluş Savaşı süresince sadece SSCB, Hindistanlı Müslümanlar, Azerbaycan, İtalyanlar ve Fransızlardan yardım gelmiştir. Solak, "İtalyanların ve Fransızların yardımı tuhaf gelebilir ama milli mücadelenin karşısında yenilgiyi kabul etmişler ve İngiliz’ler ile çıkarları çatıştığı için ATATÜRK ile anlaşma yolunu tercih etmişlerdir. Pakistan, 15 Ağustos 1947'de bağımsızlığını kazandığı için ve ortada Pakistan Devleti de yok iken Pakistanlıların bileziklerini satmalarından söz edilemez" şeklinde ifade etmiştir. (7)

İkinci Dünya Savaşı ise; yaklaşık 60 Milyon insanın hayatını yitirdiği, Nazi Alman işgalinin ülkemiz sınırlarına kadar gelip teğet geçtiği ve Nazilerin işgal ettikleri tüm coğrafyalarda ağır bir insanlık dramının yaşandığı karanlık yıllara sahne olmuştur. Nazi Almanya’sının başına seçimle gelen Adolf Hitler, hiçbir dine inanmayan ancak tabiat ve kozmos gibi kavramları kabul eden panteist bir kişilik olduğunu kitabı “Mein Kampf” (Kavgam)’da ifade etmektedir. Ayrıca, doğduğu Linz Avusturya bölgesindeki bir Katolik kilisesini yıktırarak yerine bir botanik bahçesi inşa ettirmek istediğini ve tabiat araştırmaları yaptırmayı hayal ettiğinden de hatıralarında söz etmiştir. Dini inancı olmamasına rağmen, İslam anlayışındaki “kılıçla ve zorla bir yerleri ele geçirme” misyonunun kendisinin pek ilgisini çektiğini ise, 1941 yılında ziyaretine gelen bir “imama” söyleyecektir. 

İkinci Dünya Savaşı başlamadan yıllar önce Ulusal Sosyalist Alman İşçi Partisine katılan Adolf Hitler’in, sonradan 6 milyon masum insanın katledilmesine sebep olacak hastalıklı misyonuna destek vermek ve Filistin’de Arapların üstünlük kurmaları için, Yahudi cemaatinin görüldükleri her yerde yok edilmesi yönünde görüşlerini dinleyeceği bir “imam” ziyaretçisi olacaktır. Normal bir insanın yüreğinin asla kaldıramayacağı görüntülerin, destek verdiği katliamın ve insanlık tarihindeki en ağır soykırımın en ateşli destekçisi olan bu imam, Kudüs Müftüsü olarak anılan Muhammed Emin El-Hüseyni’dir. 

Hacı Emin El-Hüseyni, bir dönem Osmanlı ordusunda görev yaptıktan sonra “hastalık” bahanesi ile ve tam da Birinci Dünya Savaşı zamanı görevini terk eden ve sonrasında Osmanlı Devleti’ne karşı başlatılan isyanın İngiliz işbirlikçisi Mekke Emiri Hüseyin’e destek olmak adına “Türk ordusuna cihat ilan eden” imamın ta kendisidir. İngiliz işbirlikçisi olan Arap güçlerine, bizzat asker toplamış ve İngilizlerin safında Osmanlı’ya karşı savaşmıştır. Nazi Almanya’sının tam anlamıyla kamplara insanları toplaması ve en ağır soykırım uygulamalarının başlaması sayılan 1941 yılında Hacı Emin El-Hüseyni, Adolf Hitler’i bizzat ziyaret ederek Yahudi soykırımına tam destek vereceğini ve bu uğurda bir İslam Ordusunu Nazilerin emrine sunmaya hazır olduğunu ifade etmiştir. “Nazi İmamı” olarak bilinen bu şahıs sadece bir dönem ekmeğini yediği Osmanlı Devleti’ne ihanet ile yetinmeyip, Nazilerin her türlü hastalıklı emeline ve 6 milyon Yahudi kökenli sivil insanın, kadın, erkek, yaşlı ve çocuk demeden katledilmesine de hizmet etmiştir. 

Hacı Emin El-Hüseyni, Adolf Hitler’e verdiği sözü tutmuş ve Balkanlarda bulduğu Müslüman gençleri, “masum sivil Yahudilere yapılacak her türlü insanlık dışı uygulamaları ve soykırımı”; “İslam için özel bir misyon” diyerek kandırmış ve Yahudilere karşı “İslam Cihadı” ilan etmiştir. 1916 yılında Türk Ordusu için “Katli Caiz” fetvası veren bu kişi, 1941 yılında Nazi “SS selamı” vererek kendini de ayrı bir boyuta taşımıştır. 

Bazı tarih uzmanları o dönemde şayet Nazi’ler Türkiye’yi de hedef almış olsalardı, Arapların Naziler ile Türklere karşı en acımasız eylemlerine destek vermekten geri durmayacaklarını yorumlamaktadırlar. 

İngilizler ile birlikte Osmanlı Devleti’ne yapılan başkaldırının maşaları olan Arapların, din kardeşlerini sırtından bıçakladığından ve gözü dönmüş Nazi Almanya’sında vücut bulan soykırım fikrini sırf “dini inançlarımız böyle emrediyor” diyerek bir insanlık suçu noktasında desteklediklerinden beri, Ortadoğu coğrafyasındaki kaos hiç bitmemiş, kan ile göz yaşı hiç dinmemiştir. 

Günümüzde uzun yıllardır devam eden Filistin ve İsrail arasındaki sorunlar ağır bir savaşa dönüşmüş durumdadır. 

Bugün ise ülkemizde 5-6 milyon civarında çoğu Arap kökenli sığınmacı yaşamaktadır. Bu kişilere, Türk milleti “din kardeşi” ve hatta bazı kimseler “ümmet” inancı ile yaklaşmaktadır. Ancak tarih bize en açık şekilde göstermiştir ki “Türk’ün, Türk’ten başka dostu olmamıştır!” Son derece merhametli olan Türk milleti, tüm insani değerleri ile sınırları içinde barındırdığı hiç kimseye ihanet ve hıyanet içinde olmamış ancak çokça ihanete uğramıştır. Bu durumun bugün de olmayacağının bir garantisi yoktur. 

Bazı inanışlar, geçmişteki toplumların yaptığı büyük yanlışların ve kötülüklerin gelecekteki nesillere “bir lanet mirası” olarak aktarıldığını kabul ederken, tarihin laneti ne zamana kadar devam eder bilemeyiz.

Araştırmacı Yazar Sargun GÖKTUN
Araştırmacı Yazar Sargun GÖKTUN
Tüm Makaleler

  • 21.01.2024
  • Süre : 4 dk
  • 782 kez okundu

Google Ads