logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
tarih

Osmanlı Devleti’nin 34. Padişahı II. Abdülhamid Kimdir? Kim Değildir? (2)

Sağıyla, soluyla zihnimiz önyargılar, semboller, kült ve idoller tarafından işgal edilmiştir. Abdülhamid ya Kızıl Sultandır ya da Ulu Hakandır. Abdülhamid; ya korkak, vesveseli, zavallıdır, millete kan kusturmuştur ya da “sade, müşfik, dikkatli, hafızası güçlü, nazik ve kibar, cesur, sabırlı, hayvan sever, tabiat severdir. Fakat ne yazıktır ki toplum olarak bu kavramları bizler hep birbiri ile karıştırırız. Bilgiye ihtiyacımız olduğu yerde duygumuzu kullanırız. Tıpkı Abdülhamid’de olduğu gibi, tıpkı her konuda olduğu gibi.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 27.05.2022
  • Süre : 6 dk
  • 452 kez okundu

Sırp ve Karadağ Sınırlarını Genişletme Arayışında:

Sırbistan 1815 yılında özerklik kazanmıştı. Bu özerklik, Ruslarla imzalanan Akkerman Antlaşması (1826) ve Edirne Antlaşması ile de teyit edilmişti. 1835 yılında Sırbistan'ın ilk anayasası kabul edilmişti. 1867 yılında ise Batılı ülkelerin baskısıyla Türk birliklerinin Sırbistan'daki bütün kalelerden çekilmesi üzerine Sırbistan, görünüşte özerk, ancak fiilen bağımsız bir yapıya kavuştu.

Karadağ ise İşkodra'ya bağlı bir sancak olmakla birlikte Osmanlı hâkimiyeti için askerî harekât yapılmasına lüzum görülmeyen çorak bölgede Vladika adlı yöneticiler kısmî bir özerklik yaşamaktaydılar. 1852 yılında Rusların da desteğiyle Karadağ Prensliği adıyla bu özerklik resmi hale gelmiştir. 1858 ve 1862 yıllarındaki Osmanlı-Karadağ savaşlarının sonucunda imzalanan belgelerde Karadağ'ın sınırları nihai şeklini almıştır.

Bağımsız Sırbistan, bulduğu ilk fırsatta topraklarını Osmanlı Devleti aleyhine genişletme arayışına girdi. Osmanlı’ya savaş açtı. Savaş, başlangıçta Osmanlı ordularının galibiyetiyle sonuçlandı. Sırpların Niş, Pirot ve Sofya hedeflerine yönelik başlattıkları taarruzlar durduruldu. Sonrasında Türk birlikleri karşı taarruza geçti ve 1 Eylül 1876 tarihinde Aleksinaç Muharebesi'nde Sırpları kesin bir yenilgiye uğrattı. Aynı yıl Ekim ayında Sırp savunmasının tamamen çökmesi ve Osmanlı ordusuna Belgrad yolunun açılması üzerine Rusya, iki taraf arasında 48 saat içinde silahlı çatışmaların durdurulması hususunda Osmanlı Devleti'ne ültimatom verdi. Rus baskısına boyun eğmek zorunda kalan Osmanlı Devleti ateşkes yaptı. 15 Ocak 1877 tarihi itibarıyla Sırbistan ile savaşın ilk merhalesi kesin olarak sona erdi.

Karadağ ile 18 Haziran 1876 tarihinde başlamış olan savaşta ise Osmanlı ordusu başarısız oldu. 18 Temmuz'da Niksiç Muharebesi'nde yenilgiye uğrayan Osmanlı ordusu geri çekilmek zorunda kaldı.

Balkan Ulus Hareketlerinin Hamiliğine Soyunan Rusların Osmanlıya Savaş Açması:

Balkanlarda ortaya çıkan buhranı çözüme kavuşturmak gayesiyle ve Osmanlı Devleti'nin Balkanlardaki eyaletlerinin idari şartlarını düzenlemek üzere Avrupa ülkelerinin baskısı ile İstanbul'daki Haliç tersanelerinde 23 Aralık 1876 tarihinde Tersane Konferansı toplandı. Aynı gün Meşrutiyet ilan edildiyse de bunun Batılı ülkelerin aldıkları kararın üzerinde bir etkisi olmadı. Nitekim bu konferansta Sırbistan ve Karadağ için bağımsızlık, Bulgaristan ve Bosna-Hersek içinse özerklik kararı alındı.

Osmanlı Devleti 18 Ocak 1877 tarihinde bu kararları reddedince Rusya 24 Nisan 1877 tarihinde savaş açtı. Ruslarla harbin çıkması üzerine hem Sırbistan hem de Karadağ ile muharebeler yeniden başladı. Osmanlıların neredeyse bütün birliklerini Ruslarla savaşa teksif ettikleri bir dönemde Sırbistan ve Karadağ'daki az sayıdaki birlikle bu iki ülkenin ordularına karşı savunmada kaldılar ve mağlup oldular. Sırplar 1878 yılında Niş, Pirot ve Vranje'yi ele geçirirken Karadağlılar da Nikşiç, Podgorica, Bar ve Ülgün'ü işgal ederek Adriyatik Denizi'ne çıktılar.

Dünkü yazımda anlattığım üzere, Osmanlı Devleti 1878 yılında imzalanan Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşmaları ile Karadağ ve Sırbistan'ın bağımsızlıklarını tanımak zorunda kaldığı gibi, bu savaş esnasında kaybettiği toprakların artık bu iki ülkeye ait olduğunu da kabul etti. 1879 yılından itibaren Karadağ'la diplomatik ilişkilerin de başladığı bu dönemde ilişkilerde mühim bir mesafe kat edilmiştir. Balkan Savaşları'na kadar küçük sınır çatışmaları haricinde Osmanlı-Karadağ ilişkisinde sükûnet yakalanmış, savaşsız bir dönem geçirilmiştir.

Kıbrıs’ın İngilizlere Bırakılması:

3 Mart 1878 tarihinde Ruslarla Ayastefanos antlaşması çok ağır şartlarda imzalanmıştı. Bu şartlar Birleşik Krallık ve Fransa’nın da işine gelmedi. Bunun üzerine Ruslara karşı Balkanlardaki kaybın yeni bir antlaşma ile düzeltilmesi için araya girdi. Bunun karşılığı olarak 1878 yılının Mayıs ayında Osmanlı Devleti'nden Kıbrıs’ı istedi. Birleşik Krallık, Kıbrıs'ın kendilerine verilmesi için bir antlaşma yapılmasını istedi. Osmanlı Dışişleri Bakanı Saffet Paşa, Birleşik Krallık'ın isteklerini yumuşatmak istediyse de İngiliz elçi gerekirse Kıbrıs'ı zorla işgâl edebileceklerini söyleyerek Osmanlı'yı tehdit etti. Bu tehdidin ardından antlaşmanın en geç 3 Haziran 1878 akşamına kadar yapılması için Osmanlı'ya yönelik İngiliz baskısı artırıldı. Baskılar neticesinde Osmanlı, antlaşmayı İngilizlerin istediği şartlarda kabul etti.

Osmanlı Devleti ile Birleşik Krallık arasında Kıbrıs'ın yönetiminde değişiklik yapılmasını öngören anlaşma 4 Haziran 1878 tarihinde imzalandı. 7 Temmuz 1878 tarihinde de İngilizlerin Kıbrıs'a asker çıkarmalarına izin veren emir çıkarıldı. Böylece 12 Temmuz 1878 tarihinde Kıbrıs'a asker çıkaran İngilizler, Kıbrıs'taki Osmanlı bayrağını indirip yerine kendi bayraklarını çektiler. İngilizler tarafından her ne kadar "geçici" olacağı söylense de Kıbrıs tamamen İngilizlere bırakılmış oldu. İngilizlere verilen bu ‘zorunlu rüşvet’ karşılığında Ruslara karşı daha iyi şartlar barındıran Berlin Antlaşması, 13 Temmuz 1878 tarihinde imzalandı.

Kıbrıs’ın İngilizlere teslim edilişinden iki yıl sonra, 1880 tarihinde, Altın Post Şövalyeleri Tarikatı tarafından, II. Abdülhamid’e şövalyelik nişanı verildi.

Bu arada Fransa, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu buhrandan faydalanıp bazı sınır olaylarını da gerekçe göstererek Tunus konusunda harekete geçti. Fransız birlikleri 1881 yılının başlarında Tunus'a girdi. 12 Mayıs 1881 tarihinde Tunus Beyi ile Bardo Antlaşması'nı imzalayan Fransa, Tunus'u kendi himayesine aldığını duyurdu. II. Abdülhamid'in tutuklatmak istediği Mithat Paşa ise Bardo Antlaşması'nın imzalanmasından beş gün sonra İzmir'deki Fransız Konsolosluğu'na sığındı. II. Abdülhamid de Mithat Paşa'nın teslim edilmesini istedi. II. Abdülhamid'in bu isteğine karşı gelmek Fransa'nın Tunus'a el koyma politikasını sekteye uğratabileceği ve geciktirebileceği için Fransa, Mithat Paşa’yı teslim etmeye karar verdi. Böylece Mithat Paşa Osmanlı Hükûmetine teslim oldu.

Fransa'nın Mithat Paşa'yı çabuk teslim etmesi, Tunus sorununda II. Abdülhamid'in yumuşamasını sağladı. II. Abdülhamid'in politikasındaki bu değişiklik, Tunus sorununun Fransa'nın çıkarına göre gelişmesini hızlandırdı ve Tunus'un Osmanlı'nın elinden çıkmasını kolaylaştırdı. 8 Haziran 1883 tarihinde imzalanan Mersâ Antlaşması neticesinde Tunus, resmen Fransız idaresi altına girdi. Böylelikle Osmanlı Devleti de çoğunluğu Müslüman olan Tunus gibi bir toprak parçasını Fransızlara vermek zorunda kaldı.

Aynı dönemde Mısır'daki bazı çevreler, yabancı müdahalesine karşı oldukça tepkiliydi. Gelişen bazı olaylar üzerine İsmail Paşa Mısırlılardan oluşan bir hükûmet kurdu, ancak İngiltere ve Fransa'nın baskısı üzerine II. Abdülhamid tarafından İsmail Paşa görevden alındı. Buna rağmen yatışmayan Mısır isyanına Urâbî Paşa liderlik etmeye başladı. Bunun üzerine İngiltere de İskenderiye'yi topa tuttu. Sonrasında 13 Eylül 1882 tarihinde Urâbî Paşa yandaşları ile İngiliz ordusu Tellülkebîr'de karşı karşıya geldi. Çarpışma neticesinde galip gelen İngiliz Kuvvetleri, Mısır'ı fiilen işgal etti. Osmanlı Devleti böylece önemli bir toprak parçasını daha kaybetti.

Osmanlı, ikinci Abdülhamid döneminde yaklaşık olarak 1.600.000 kilometre kare toprak kaybetti. Bu sayı Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzölçümünün iki katından daha fazladır.

Düyun-u Umumiye II. Abdülhamid Hazinesinin Çöktü:

1856 yılında başlayan dış borçlanma sorunu II. Abdülhamid’in tahta çıktığı ilk yıldan itibaren başını ağrıtmaya başladı. Sırp, Karadağ ve sonrasında Rus ordusuyla uğraşan Padişah, savaşlar nedeniyle bozulan mali sistemi düzeltebilecek bir tedbir geliştiremedi. Dış borçların içinden çıkılmaz bir hâle gelmesi, 1881 yılında Düyun-u Umumiye'nin kurulmasına yol açtı. Düyun-u Umumiye, Osmanlı'nın en büyük iki alacaklısı olan Fransa ve İngiltere tarafından kontrol ediliyordu. Osmanlı Devleti'nin neredeyse bütün maliyesini yönetecek duruma gelen Düyun-u Umumiye'nin idaresinde İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan temsilcileri yer alıyordu. Bazı vergilerin toplanma yetkisi Düyun-u Umumiye'ye bırakıldı. Böylelikle Osmanlı Devleti II. Abdülhamid iktidarı döneminde iktisadî bağımsızlığını da kaybetti. Düyun-u Umumiye idaresinin kurulmasıyla beraber başlangıçta Osmanlı Devleti'nin borçlarının önemli bir bölümü silindiyse de 1881 yılından II. Abdülhamid’in tahttan indirildiği 1908 yılına kadar Avrupalı devletlerle toplamda 12 borç sözleşmesi imzalanmış ve bu nedenle dış borçlanma devam etmiştir.

Abdülhamid Kızıl Sultan Olmayı Hak Etti mi?

II. Abdülhamid'i "Ermeni Kasabı" olarak niteleyen bir Fransız karikatürist, Hamidiye Katliamları sebebiyle II. Abdülhamid'i "Kızıl Sultan" olarak resmetmiş ve Le Rire dergisine kapak yapmıştır. Bugün dilimize pelesenk olan bu tanımlama da hiç hak etmediği halde II. Abdülhamid’in literatürümüzde Kızıl Sultan olarak böylece yer almasına neden olmuştur.

Berlin Antlaşması gereği, Doğu Anadolu'daki Ermenilerin Rus himayesine yönelmelerine engel olmak amacıyla, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu bölgedeki Ermenilerin durumunu düzeltmeye yönelik bazı reformları yapmasını zorunlu kılmıştı. Abdülhamid yönetiminin bu reformları ertelemesi ve bölgedeki Kürt aşiretlerini muhtemel bir Ermeni isyanına karşı silahlandırma yoluna gitmesi üzerine Ermeniler arasında devrimci ve milliyetçi örgütler güç kazandı. 1887 yılında Maraş'a bağlı Zeytun'da, 1891 yılında ise Siirt'e yakın Sason'da Ermeni örgütlerince desteklenen direniş hareketleri başlatıldı. Ermenilerin ülkenin çeşitli yerlerindeki isyanları II: Abdülhamid idaresi tarafından sert bir şekilde bastırıldı. IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa, Ermeni isyanını bastırmakla görevlendirildi. Doğuda Kürt aşiret reisleri Hamidiye Alayları adı altında düzensiz milis birlikleri şeklinde örgütlendi. 1895 yazında bütün Anadolu taşrasında gerçekleşen kanlı olaylar genellikle Hamidiye katliamları olarak adlandırıldı ve Avrupa basınında Abdülhamid karşıtlığının artmasına sebep oldu.

(Devam edecek)


Google Ads