Site İçi Arama

tarih

Türk Milletinin Tarihle İmtihanı

Türkistan ve coğrafyasını paylaşan halklar 4-5 çeşit farklı dini inanışa sahiptiler. Bunların hepsi de tek Tanrılı dinlerdi. Türkistan halkları karşılaştıkları bu dinleri ve fikirleri tahlil etme, aralarında bağ kurma hususunda özgür düşünceliydiler. Bu dinlerin ve kültürlerin akla mantığa uygun ve insanlara yararlı olan kısımlarından yararlanmayı bilen bir anlayışa sahiptiler.

İnsanlığın bilinen tarihi, Göbekli tepenin keşfiyle MÖ 12 000'li yıllara kadar dayanıyor. Türklerin bilinen tarihi ise, MÖ 200’lü yıllarda Mete Han'la başlıyor. Ama, benim anlatacaklarımın tarih kesiti MS 600’lü yıllarla 800’lü yılları kapsamaktadır. Çünkü, Türk tarihindeki bu 200 yıllık dönem çok önemlidir. 

İsa'dan sonra 600’lü yıllarda insanlık yeni bir dinle tanıştı: İslamiyet. O tarihlerde kıta Avrupa’sında kadim medeniyetler neredeyse yok olmaya yüz tutmuştu. Büyük Roma imparatorluğu çökmüş, yerine koloni devletleri kurulmuştu. Doğu Roma imparatorluğu ise zaman içinde bir şehir devleti konumuna indirgenmişti. O zamanın medeniyetin merkezinin kalbi Orta Asya’da atıyordu. Ve biz Türklerin kadim medeniyetinin merkezi de Türkistan coğrafyası ve çevresiydi. O dönemin başat güçlerinden biri de Çin idi. Orta Asya'nın nereden nereye geldiğinin anlatımı, Türk Tarihinin ve İslam tarihinin seyri açısından çok önemlidir. Hepimiz bilmemiz gerekir ki, Türklerin anavatanı Orta Asya ve Türkistan yüzyıllarca dünyanın kültür ve uygarlık merkezi olmuştur.

Asya uygarlığının bir parçası olan Çin'in, Hindistan'ın ve İran'ın da önemini vurgulamak isterim. Ancak bunlardan daha önemlisi, çoğunluğu Türk kökenli topluluklar ve soylar bu bölgede çok büyük uygarlıklar, devletler oluşturmuşlar, idari ve kültürel hâkimiyetlerini ilan etmişler ve bu ülkelere kabul ettirmişlerdir. Türk imparatorlukları içerisinde onlarca Türk boy, soy ve topluluk yaşam sürmüş, Türklüğün bir parçası olmuşlardır. Türk imparatorlukları sınırları içerisinde, aynı zamanda çok farklı din, milliyet ve kültüre sahip onlarca da başka topluluklar bir arada aynı eşit haklara sahip olmuşlar ve ortak hukuk düzeniyle yaşamışlardır. Türkler yabancı soylara ve ırklara hiçbir zaman uzak durmamışlardır. Bilakis onlarla birlikte olunarak büyük imparatorluklar kurmuşlardır. Kısacası atalarımız hiçbir zaman ırkçı bir anlayışı benimsememişlerdir. Bu yüzden de hep içe dönük değil, dışa dönük topluluklar halinde yaşamışlardır. 

Türkistan ve coğrafyasını paylaşan halklar 4-5 çeşit farklı dini inanışa sahiptiler. Bunların hepsi de tek Tanrılı dinlerdi. Türkistan halkları karşılaştıkları bu dinleri ve fikirleri tahlil etme, aralarında bağ kurma hususunda özgür düşünceliydiler. Bu dinlerin ve kültürlerin akla mantığa uygun ve insanlara yararlı olan kısımlarından yararlanmayı bilen bir anlayışa sahiptiler. Türkler, kendi tarihi dinleri olan "Gök Tanrı" inancıyla diğerlerini bir arada yaşayarak dini yaşamlarını devam ettirmişlerdi. Mesela Uygurlarda birkaç din vardı. Bir kısmı Budist, bir kısmı Nasturi Hristiyan, bir kısmı Gök Tanrı inancına sahipti. Ancak Uygurlar o kıtada en eski, en uygar gelişmiş topluluktu. Türk tarihinin yüz akı olan, medeni bir yaşam sürüyorlardı. Bu nedenle, Araplar gelinceye kadar, Uygurlarda inanç farklılığından dolayı asla kimsenin burnu kanamıyordu. Mesela Nasturiler sırf diğer inançlara saygılarından dolayı, diğer inançları rahatsız etmemek için, kiliselerinde çan çaldırmıyorlardı. Çünkü; milli duygular her şeyden önemliydi.

Türk toplumlarında inanç farklılığından dolayı hiçbir sürtüşme, çatışma yaşanmıyordu. Din adamlarının kendi inançlarını diğerlerine yayma uğruna Türk toplumunda var olan milli birliği bozmalarına kesinlikle müsaade etmiyorlardı. Hedef Türk milletinin ortak mutluluğu ve ilerlemesi idi. 

Daha sonra bölgeye gelen Arap İstilacıların o dönemki İslamiyet’i yayma biçimleri, İslam’ı doğru yaşayarak anlatmaya yönelik olmayıp, öldürmeye, gasp etmeye, talan edip soymaya, yani ganimet elde etmeye yönelikti. İslam adına Türkistan içlerine yapılan akınlar, oralarda yaşayan toplumların huzurunu bozdu. Barış içinde bir aradaki yaşamları alt üst oldu. 

İslamiyet’in Orta Asya’da yayılması sağlıklı bir temelde olmadı. Zaten bu istilaları yöneten Emevî kabilesi yöneticileri, Hz. Muhammed çizgisindeki İslam anlayışından zaten çok farklı bir çizgiye yönelmişlerdi. Emevîler, Arabistan’da bile Hz. Muhammed'in hem samimi fikir takipçilerini hem de Peygamberin soyunun kökünü kazımaya çalışan saltanat düşkünü kabilenin mensuplarıydı. Bu anlayıştaki Muaviye, Yezit ve Emevî yöneticileri ne kadar iyi Müslüman olabilirlerdi? Türklere yeni dini ikna yöntemiyle nasıl kabul ettireceklerdi? 

Emevîler zor yola girdiler ve Hz. Muhammed'in dinini davet usulüyle değil, kılıç zoruyla zorla kabul ettirme yoluyla Türklere yaymaya çalıştılar. Bu amaçla Arap komutan Kuteybe, Türk kentlerine saldırılarında insanlık tarihinin en büyük katliamlarını yapmaktan çekinmemiştir.

Bazı Türk kentlerinde erkeklerin tamamını katlederek, kadınlarını ve çocuklarını ganimet ve köle olarak Arabistan’a götürmüşlerdir. Talkan ve Cürcan katliamları olarak tarihe geçen soykırımda, 100 binden fazla Türk öldürülmüş, on binlercesi de yol kenarlarındaki ağaçlara asılarak, 20 km boyunca bu büyük vahşet İslam adına sergilenmiştir. Kuteybe, bu katliamlarından elde ettiği güçle öyle şımardı, öyle azdı ki, Müslümanlara sadece kendine biat etmelerini ve kendini "Emir 'ül Müminin" olarak tanımalarını istedi. İslamiyet’e büyük hizmetleri oldu denen bu çok ünlü Arap komutanın ne hazindir ki, bugün mezarı o katlettiği Türklerin ülkesindedir. Timur Han ve Hoca Ahmet Yesevi’yle aynı şehirdedir. 

O dönemki Arapların mücadelesi, hiçbir zaman İslamiyet’i, Allah'ın emirlerini, Hz. Muhammed'in fikirlerini anlatmak mücadelesi olmamıştır! İstila, ganimet, cariye ve katliam mücadelesiyle Arap saltanatını yaymak şeklinde ilerlemek olmuştur. Dünya ne Kuteybe'ye kaldı, ne Muaviye'ye ne de Yezit'e. Ama insanoğlu hiç ders almadı. Aralıksız Kuteybeler, Muaviyeler, Yezitler türemeye devam etti ve bugün de etmeye devam ediyor. Belki de en azılı Yezit'ler şu anda Arap aleminde kendi devletlerini idare ediyorlar. Müslümanları yönetiyorlar. 

Bakın, Harezmli ünlü Türk bilgini El Birunî bu konuda ne diyor? "Kuteybe her çareye başvurarak, Harezmlilerin yazı dilini bilenlerini, geleneklerini koruyanlarını ve neredeyse bütün Türk bilginlerini yok etti. Böylece arkasından her şey karanlıklara gömüldü. İslam, Harezmlilerin içine girerken, onların tarihi hakkında artık bir şey öğrenme imkânı bırakılmadı"  

Emevîlerin Türkistan'daki ilerleyişlerinde Hz. Muhammed'in düşünceleri, amacı, mücadelesi asla doğru anlatılmadı. Arapların atadığı valiler bu amaca yönelik kötü olabilecek her şeyi yaptılar. Arapların işgal edip yönettiği şehirlerdeki isyanlar, genellikle Arap valilerin bu tutumlarına karşı çıkmıştır. Yedinci ve sekizinci yüzyıllarda Arapların Orta Asya'da karşılaştığı tüm toplumlarda tek Tanrılı dinler vardı. Bu toplumlar, Musevilik, Hristiyanlık, Budizm, Zerdüştlük ve Gök Tanrı dinlerine mensuptular. Hiçbiri puta tapmıyordu. Arap kabileler taşa, puta taparken, Türkistan halkları tek Tanrıya inanıyor, tabiata, güneşe, göklere kutsallık atfederken de, yaratana saygılarını sunuyorlardı. İnançlarını da buna göre yaşıyorlardı. 

Aynı dönemde en geri, en ilkel olan Arap kabilelerinin yaşamakta olduğu bedevi kültürüydü. Cahiliye dönemi ifadesi Arap kabilelerinin kadınlara, kız çocuklarına uyguladığı haksızlıkları anlatmak içindir. Çünkü aynı dönemde Asya'nın her yerindeki Türk boylarında kız çocukları en değerli varlıktı. El üstünde tutulur, çocukluğundan yaşlılığına kadar toplumun saygı değer anası muamelesi görürdü. Hz. Muhammed, Arapları çeteci, soyguncu kabile yaşamından, millet yaşamına geçirmeye çalıştı. Bu amaçla, soygun ve talan ile geçinen aşiretleri birleştirerek, İslam’ın yüce değerlerini öğretmeye uğraştı. Arapları kabileden, aşiretten ümmete, millete dönüştürdü. İşte Hz. Muhammed'in kazandırdığı bu özgüvenle güç kazandılar ve neredeyse dünyaya hükmeder hale geldiler. Ancak Peygamberin ölümünden sonra kabile mücadelesine devam eden Ümeyye oğulları iktidarı zorla ele geçirerek Hz. Muhammed'in yakınlarını ve samimi takipçilerinin çoğunu katlettiler. Kendi İslam anlayışlarını yaymak adına, saray saltanatı, yağma ve ganimet savaşlarına devam ettiler. 

Bu kapsamda, Arapların Türkistan'daki kanlı fetihleri, Orta Asya toplumları için kültür, ekonomi, ahlak, adalet ve bilim açısından çok tahrip edici sonuçların yaşanmasına neden oldu. Türkistan'ın en önemli kültür ve bilim merkezleri olan Semerkant, Horasan, Peykent, Buhara yerle bir edildi. Buralardaki kütüphaneler yakılıp yıkıldı. Özellikle Harezm'in başkenti Beruni'de Harezm diliyle yazılmış gökbilim, tarih, matematik ve edebiyat eserleri de yok edildi. Ünlü bilim insanı El Biruni, bu yıkımları: "Kadim bir kültüre karşı işlenmiş büyük suç" diye tanımlayarak hayıflanmıştır. 

16. Yüzyılda Avrupa, Bruno gibi bilim adamlarını diri diri yakarken bundan altı yüz sene evvel, tıbbın, felsefenin, fiziğin, kimyanın, gökbilimlerinin en büyük bilim insanları Türkistan'da ışık saçıyorlardı. İbni Sina'nın Tıbbın kanunu (El kanun Fit tıp) adlı eseri, Batıda modern tıbbın İncil'i haline geldi. Avrupa tıbbının temelini bu kitapla atıldı. 

Bize sadece şarap ile ilgili rubaileriyle tanıtılan, döneminin en önemli bilgini, düşünürü Ömer Hayyam, çok büyük bir Matematikçi, gökbilimci, fizikçi ve tıp bilimcisiydi. Eserleri Batı dillerine çevrilerek uzun asırlar Avrupa'da okutulmuştur. Ömer Hayyam yaşamı boyunca farklı idareciler döneminde, bilimsel çalışmalarına engel olmak için her şeyi yapan din otoritelerine karşı büyük bir mücadele verdi. Arap saldırılarından önce Orta Asya şehirlerinin her biri ayrı ayrı kültür, tarih ve ticaret merkezi olarak ünlenmişti. Bunlar: Horasan, Buhara, Beykent, Taşkent, Semerkant, Belh, Kaşgar, Karakurum, Nişabur, Otrar, Fergana, Merv, Turfan, Sincan, Gazne, Herat gibi kentlerdi. Arap istilasının başladığı yıllarda, Mekke gibi önemli bir Arap şehrinde okuma yazma bilen insan sayısı bir elin parmakları kadar az iken, Orta Asya kentlerinin her birinde çok önemli kütüphaneler mevcuttu. 

Aradaki farkı iyi anlamamız gerekir. 8’inci yüzyılda Emevîlerin Orta Asya'daki yağma ve ganimet elde etmeye dayalı uygulamalarına karşı çok sayıda isyan olmuştur. Bu isyancıların bir kısmı, Arap saldırılarında yenilerek İslamiyet’i kabul eden Türk gruplardı. Bir diğer grup, Arapların diğer kabilelerine mensup, özellikle Hz. Muhammed'in en küçük amcası Abbas'ın soyundan gelenlerdi. 

Emevîlerin bu haksız, hukuksuz, saltanat uygulamalarından çok rahatsız olan Abbasiler güçlerini birleştirdiler. Emevî saltanatına son verdiler. Abbasi devletini kurdular. Ancak Emevîler kadar olmasa da Abbasilerde de haksızlık, hukuksuzluk, saray saltanatı devam etti. Emevî saltanatının son yıllarını ve yıkılışını gören İmam-ı Azam Ebu Hanife (Hanefilik mezhebinin kurucusu), Abbasilerden İslam’a uygun bir devlet yönetimi bekliyordu. Ama öyle olmadı. İmamı Azam Ebu Hanife'nin haksızlıklara karşı mücadelesi Abbasi döneminde de devam etti ve cezalandırıldı. Zindanlara atıldı. Ama yine de susmadı. Bu uğurda canını verdi. Bir bakıma İslam aleminin Socrates’i oldu.

Abbasilere direnen, onları İslam adına doğru yola davet eden Ebu Hanife, aslen Arap değildi. Türk kökenliydi. İslam inancını, her şeyden önce ahlak, adalet, eşitlik, hukuk ve akılcılığa dayandırmıştı. Aslında, Tanrı’nın bize bahşettiği belki de en önemli şey akıldır, felaketlerin ve kötülüklerin en kötüsü ise cehalettir. İslam tarihinde adı geçen bilim insanları orasında çok sayıda Türk kökenli bilim insanı bulunuyordu. Bunlar Arap hakimiyeti altında yaşam sürdükleri için, haliyle eserlerini Arapça, Farsça yazmak zorunda kaldılar. El Kindi, El Harezmi, Zekeriya El Razi, İbni Sina, El Biruni, Farabi, Ali Kuşçu, Cabir, Ebul vefa Buzcani, Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Ömer Hayyam, Hasan el Cüzcani, Ahmet Yesevi, Uluğ Bey vb. Türk soyundan gelen bilim insanlarıydı. Bu alimler neredeyse aynı dönemde yaşam sürmüşler, birbirlerini etkilemişlerdir. Sonraki yazılarımda bu bilim insanlarını sizlere tanıtmaya devam edeceğim. 

İslam dünyasında yaşayan bu bilim insanları, devlet yöneticilerden destek aldıkları, çalışma fırsatı buldukları oranda bilim üretebildiler. Selçuklular dönemi bu yönüyle örnektir. Selçuklulura bilim insanlarına destek vermeye başladığında, birçok yeni alim, bilim insanı başarılı eserlere imza atma fırsatını buldular. 

Yakın döneme baktığımızda, özellikle son iki yüzyıldır İslam dünyasının en geri, en yoksul, en adaletsiz duruma düşürüldüğünü, sahtekâr, hırsız, sapık din ve siyasi yöneticilerinin elinde felakete sürüklendiğini tarih yazıyor. Günümüz Arap dünyası yönetimleri bu soygun ve saltanat sevdaları yüzünden küresel işgalci güçlerin amaçlarına hizmet etmek durumuna düşürülmüşlerdir. Günümüzde İslam ülkelerinde, Müslümanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmesi beklenen Arabistan yarımadasındaki devletlerin aşiret yöneticilerinin her biri milyarlarca dolarlık servetler içinde yüzüyor. Öte yandan Yemen'de, Somali'de, Sudan'da, Pakistan'da, Bangladeş'te, Endonezya'da ve pek çok Afrika ülkesinde Müslümanlar, açlıktan kitleler halinde ölümün pençesine düşüyorlar, can veriyorlar. 

Eğer Müslüman dünyası yeniden, ayağa kalkmak istiyorsa, bunun için gerekli ruhu Orta Asya'da, Türkistan'da ve özellikle Türklerin en ileri uçtaki yurdu olan Anadolu coğrafyasında bulabilir. 

Saygı dolu sevgiyle kalın diyorum.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 29.12.2022
  • Süre : 9 dk
  • 1068 kez okundu

Google Ads