Site İçi Arama

tarih

Atatürk Aleyhinde Günümüzde İleri Sürülen İthamların Bir Dayanağı Var mı?

Bazı televizyon kanallarında tarih programı yapan kişiler ise Atatürk aleyhine herhangi bir şey söylememelerine rağmen “Falanca kişinin anılarında kendi el yazısı ile yazılmış şöyle bir belge vardır. Ben bu konuyla ilgili başka yerde herhangi bir belge görmedim ama adam da böyle yazmış. Falanca kişinin hatıraları, ailesinde. Henüz yayınlanmadı. Yayınlanınca daha birçok şey çıkabilir.” gibi cümleler kurarak insanların aklına bir sürü soru getirmektedir.

Zaman zaman televizyon ekranlarında veya internette araştırmacı ve üstat gibi unvanlar veya herhangi bir akademik unvanla Atatürk hakkında bazı iddialar ileri süren kişilere rastlamışsınızdır. Bu yayınlarda benim dikkatimi çeken ilk şey, bu kişilerin Atatürk aleyhindeki söylemlerini dayandırdıkları kaynaklar olmuştur. Bu kişiler genellikle, “Kazım Karabekir, şöyle yazmış/şunu söylemiş, falanca şahıs hatıralarında şunları anlatmış vb.” ifadelerle bazı kişilerin hatırat ve anlatımlarını iddialarına kaynak olarak göstermektedir.

Bazı televizyon kanallarında tarih programı yapan kişiler ise Atatürk aleyhine herhangi bir şey söylememelerine rağmen “Falanca kişinin anılarında kendi el yazısı ile yazılmış şöyle bir belge vardır. Ben bu konuyla ilgili başka yerde herhangi bir belge görmedim ama adam da böyle yazmış. Falanca kişinin hatıraları, ailesinde. Henüz yayınlanmadı. Yayınlanınca daha birçok şey çıkabilir.” gibi cümleler kurarak insanların aklına bir sürü soru getirmektedir.

Bu konuda söyleyeceğimiz ilk şey, hatıratların doğruluğu şüpheli kaynaklar olduğudur. Çünkü hatıratlar, aynı zamanda yazarlarının öz savunmasıdır. Bu sebeple, hiçbir hatırat objektif değildir. Çoğu, bir kavganın ardından yazıldığından o kavganın yarattığı kırgınlıkların ve travmaların izlerini taşımaktadır. Dolayısıyla hatıratlarda yazılan her şey diğer kaynaklarla veya resmî belgelerle teyit edilmedikçe güvenilmez iddialardan ibarettir.

Örneğin Kazım Karabekir Paşa, 1924 yılından itibaren Atatürk ile anlaşmazlığa düşmüş, muhalif bir partinin kuruluşuna öncülük etmiş ve bu parti Şeyh Sait ayaklanması ile bağlantıları sebebiyle kapatılmıştır. Paşa, 1926 yılında ortaya çıkarılan İzmir suikastının ardından da suikastla ilgisi olduğu iddiasıyla tutuklanmış ve bundan sonra siyasetten ve devlet yönetiminden uzaklaşarak bir kenara çekilmek zorunda kalmıştır.

Üstelik, 1927 yılında Atatürk, Nutuk’u yazmış ve Nutuk’ta kendisi hakkında bazı olumsuz ifadeler kullanmıştır. Bunun üzerine Kazım Karabekir, önce bir gazetede kendi bakış açısına göre hatıratını anlatmaya başlamış, bu yayın durdurulunca daha sonra hatıralarını kitap olarak yazmıştır. Yani yazdıkları büyük bir kavganın ve bu kavga sırasında yaşadığı travmaların ardından kaleme alınmıştır.

Dolayısıyla, yazdıkları hususların büyük bir kısmı bu kavganın izlerini taşımaktadır. Öte yandan, hatıratlarda yaşanan olaylar yıllar sonra kaleme alındığından, detayları hatırlayamama veya yanlış hatırlama sebebiyle olaylar, tarihler ve yerler hakkında birçok hata yapılabilmektedir. Bu sebeplerle hatıratlarda yazılanlar, doğruluğu başka kaynaklarla teyit edilmedikçe şüphelidir. Dolayısıyla, herhangi biri “Falanca kişi, hatıratında Atatürk hakkında şunu söylemiş.” deyip bunu mutlak bir gerçek ve doğru bir haber şeklinde anlatıyorsa halt ediyor demektir.

Bu günlerde Vahdettin’in yayınlanmayan hatıraları üzerinden de bazı söylentiler ortaya çıkmış ve bu durum bazı tartışmaları beraberinde getirmiştir. Gerçi Osman Öndeş tarafından 2012’de yayınlanan Avni Paşa’nın anıları hakkındaki kitabın son bölümünde Vahdettin’in Avni Paşa’ya yazdırdığı anıların bir kısmı yayınlanmıştır ama inşallah sorun her neyse çözülür ve hatıratın tamamı kısa sürede yayınlanır.

Çünkü, daha önce Avni Paşa’nın hatıraları üzerinden de şüphe yaratacak bazı imalar ortaya atılmış olmasına rağmen Avni Paşa’nın yayınlanan hatıralarında ortaya atılan iddialara mesnet oluşturabilecek elle tutulur ve dişe dokunur hiçbir önemli husus yoktur. Vahdettin’in hatıralarının da çok farklı olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen, onun yazdıkları da Avni Paşa’nın yazdığı hatırat gibi tek taraflı bir savunmadan ibarettir.

Avni Paşa’nın hatıraları okununca 150’likler listesine girmesinin ve yurt dışında zor bir hayat yaşamasının yarattığı kırgınlık ve hatta düşmanlığın izleri daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Avni Paşa hatıralarında, kendisinin ne kadar başarılı, iyi, olumlu bir kişi olduğundan ve başyaveri olduğu padişahın ne kadar iyi biri olduğundan bahseden birçok ifade kullanmaktadır.

Bazı başka kişiler hakkında, özellikle de Atatürk hakkında ise birçok olumsuz ifade kullanmaktadır. Bu ifadelere bakınca, çoğunun hiçbir aslı astarı olmadığı kolayca anlaşılmaktadır. Peki ama Avni Paşa neden Atatürk ve bazı kişiler hakkında olumsuz ifadeler kullanmıştır?

Bu anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü, vatan haini olarak damgalanmanın ve bunun sonucunda yaşadığı sürgün hayatı boyunca karşılaştığı zorlukların yarattığı düşmanlık sonucunda kendisini savunmak ve buna sebep olanları hatalı ve art niyetli göstermek ihtiyacını hissetmiştir.

Zaten Türkçede de bu durumu açıklayan çok yaygın kullanılan bir söz vardır. Bir kişi bir başka kişiye çok ağır laflar söyleyince, iftira atınca veya küfredince, buna şahit olan biri olayı bir başka kişiye anlatırken “Öyle laflar söyledi ki kavgada bile söylenmez.” der. Bu sözden de anlaşıldığı gibi normalde asla söylenmeyecek olan ağır sözler, suçlamalar, küfürler ve yalanlar kavgada söylenebiliyor.

“Kavgada bile söylenmez.” ifadesi, kavgada çok kötü şeyler söylenir ama burada söylenen kavgada bile söylenmeyecek kadar kötü şeyler demektir. Tuhaf olan, günümüzde bazılarında akademik unvan olan birçok kişinin kavgada söylenen bu ifadeleri sanki doğruymuş gibi anlatmasıdır. Halbuki diğer hatıratlar ve en önemlisi de resmî belgeler bu ifadelerin doğru olmadığını veya en azından çarpıtıldığını göstermektedir.

Bunu bir örnekle açıklamak için Avni Paşa’nın hatıralarına bakmak yeterli olur diye düşünüyorum. Bu sebeple önce Avni Paşa’nın Atatürk hakkındaki iddialarının bir kısmını hatıratından aynen aktarıp daha sonra bu bilgilerin doğru olmadığını belgeleriyle göstermeye çalışacağım. Bunun için resmî belgeleri kullanacağım.

Avni Paşa, 2012 yılında yayınlanan hatıratının 2017 yılındaki üçüncü baskısının 198 ve 199’uncu sayfalarında şunları söylemektedir:

Mustafa Kemal Paşa, “… Filistin’de ordusuyla mağlup ve Osmanlı İmparatorluğu tarihinin nadir kaydettiği elim bir sonuçla bozguna uğramış ve perişan olmuştu.

Orduda Sağır İsmet namıyla ve komiteye yaptığı inadıyla tanınmış olan Miralay İsmet Bey de bu hezimete uğrayan ordunun kolordularından birine kumanda ediyor idi. Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman kumandanlar elleri boş olarak Halep’e gelebilmişler idi.

Bu sırada mütareke kabinesini teşkil eden İzzet Paşa, İsmet Bey’i Harbiye Müsteşarlığı’yla İstanbul’a davet etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’ya da Müşir Limon von Sanders Paşa’nın yerine Yıldırım Ordular Grubu Kumandanlığını tevcih etmişti. Ancak bir avuç, o da derme çatma askerden ibaret kalan bu grubun kumandanı Halep’ten, İzzet Paşa ile görüşerek pazarlığa girişmişti.

Mustafa Kemal Paşa başlıca iki mühim noktada ısrar ediyordu:

Birincisi; Fethi Bey’in dahiliye Nezareti’ne, kendisinin Harbiye Nezareti’ne tayini.

İkincisi; artık o civarda tutunamayacağından dolayı her ne bahaya mal olursa olsun mütarekenin yapılmasını teklif ediyor idi.

İzzet Paşa’dan gelen cevaplarda Fethi Bey’in Dahiliye Nezareti’ne alındığını ve Harbiye Nezareti’nin kendisine tahsis ve tefrik olunarak geçici şekilde ve vekaleten idare olunmakta olduğunu ve mütareke koşullarının hafifletilmesi için biraz zaman kazanılmasını rica ediyor idi. Ancak bu gibi teminat ve güvencelere rağmen yine Paşa, İstanbul’a bir saat evvel gitmekte sabırsızlanıyor idi.

Nihayet, Adana’dan şimşek hızıyla bir tren ile İstanbul’a hareket etmiştir. Bu tren Konya’dan geçerken, Konya civarında Çumra istasyonunda aynı trene ben de katıldım ve birlikte İstanbul’a geldim.”

Bu satırları okumaya başlar başlamaz, Avni Paşa’nın ruh hali anlaşılıyor. İsmet İnönü’yü Sağır İsmet lakabı ile anıp inatçılığına dem vurmakla söze başlaması ve Osmanlı’nın son yenilgisi olan Suriye cephesindeki yenilginin sorumluluğunu Mustafa Kemal Paşa ile İsmet İnönü’ye yüklemeye çalışması bunu açıkça göstermektedir.

Bu tavır, günümüzde Atatürk’e her türlü iftirayı atanların da yaygın olarak sergiledikleri bir tavırdır. Onlar da Avni Paşa gibi olayları sanki cephe komutanı Atatürk’müş gibi anlatıp yenilginin sorumluluğunu ona yüklemeye çalışıyorlar. Halbuki durum tamamen farklıdır. O dönemde Suriye’deki tüm birlikler Yıldırım Ordular Grubu adıyla bir komutanlık emri altında toplanmaktadır. Bu grubun komutanı, Alman Limon von Sanders Paşa’dır.

Sanders Paşa’nın emrinde üç ordu vardır. Batıda Akdeniz sahilinden itibaren konuşlanan 8. Ordu’nun komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa’dır. Onun doğusunda, yani ordular grubunun ortasında tertiplenen 7. Ordu’nun komutanı Mustafa Kemal Paşa’dır. En doğuda bulunan 4. Ordu’nun komutanı ise Mersinli Cemal Paşa’dır.

Atatürk ordu komutanlığına temmuz ortalarında atanmıştır. O ordu komutanı olana kadar Suriye-Filistin cephesinde savaşın durumu sürekli olarak Osmanlı ordusu aleyhine gelişmiştir. Bunun sonucunda Birüssebi, Gazze, Yafa, Kudüs ve Eriha kaybedilmiştir. Bu başarısızlıklar sebebiyle, Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Falkenhayn görevden alınmış, yerine 2 Mart 1918’de General Liman von Sanders getirilmiştir.

O’nun emir ve komutayı devralmasından Temmuz 1918’e kadar geçen süre içinde de Şeria bölgesi kaybedilmiştir. Bunun üzerine, Nablus’ta yeni bir savunma hattı tesis edilmiştir. Bu sırada Almanlar ve Enver Paşa’nın Kafkasya’daki harekât sebebiyle anlaşamaması yüzünden Yıldırım Ordular Grubu zayıflatılmıştır.

Almanlar, Osmanlı ordusunun geniş petrol kaynakları olan Bakü’ye girmesini istememiş fakat Enver Paşa, Almanlara rağmen Azerbaycan harekâtını devam ettirmiştir. Bunun üzerine Almanlar da Gürcistan’a asker çıkararak yerleşmişler ve Suriye-Filistin bölgesinden bazı Alman birliklerini Gürcistan’a taşımışlardır. Benzer şekilde Enver Paşa da Suriye ve Irak’tan bazı birlikleri Azerbaycan’a göndermiştir.

Böylece, Suriye’deki birlikler sadece aç susuz savaştıkları birçok muharebede verdikleri zayiat sebebiyle değil çekilen Türk ve Alman birlikleri sebebiyle de oldukça zayıflamıştır. Üç ordu olarak teşkilatlanan Yıldırım Ordular Grubu’nun gerçek gücü bir ordu kadar bile değildir. Bu sebeple savunma hattındaki birlikler adeta bir çizgi şeklinde tertiplendiğinden savunmanın derinliği yoktur. Ordular grubunun yeterli büyüklükte bir ihtiyatı da bulunmamaktadır.

Bu durumdan faydalanan İngilizler, 19 Eylül 1918’de sıklet merkezi ile sahile yakın kesimden taarruz edince 8. Ordu cephesi yarılmış ve yarma gediğinden giren İngiliz zırhlı araçları ile süvari birlikleri geri çekilme yolları üzerindeki kritik bölgeleri ele geçirmiştir. İngiliz piyadeleri ise manevra yaparak ordu birliklerini kuşatmıştır.

Böylece, 8. Ordu tamamen elden çıkmış, taarruz sırasında Liman von Sanders ve Ordu Komutanı Cevat Paşa İngilizlerin eline geçmekten son anda kurtulmuştur. Bu durum, yani cephenin yarılması, savunmanın insicamını bozmuş ve 7. Ordu’nun da kuşatılarak imha olması riskini doğurmuştur.

Bunun üzerine, elde kalan birlikler Şeria Nehri doğusuna çekilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu bölgede savunma için tertiplenmenin güçlüğü ve Arap baskınları yüzünden geri bölge emniyetinin sağlanamaması sebebiyle geri çekilmeye devam edilmesini teklif etmiştir. Bunu uygun gören Liman von Sanders, 3 Ekim’de ordu grubundan geriye kalan birliklerin çekilmeye devam etmesi emrini vermiştir.

Bu emir üzerine Mustafa Kemal Paşa, Kolordu Komutanları İsmet İnönü ve Ali Fuat Cebesoy’a birliklerini geri çekmeleri emrini iletmiştir. Kendisi de Liman von Sanders’in emirleri çerçevesinde 5 Ekim 1918 akşamı Halep’e gelerek Baron Oteli’nde karargâhını teşkil etmiştir.

Burada durumu değerlendiren Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin’e bir telgraf çekerek kendisinin Harbiye Nazırı olarak içinde bulunacağı Ahmet İzzet Paşa başkanlığında yeni bir kabine kurulması ve bir an önce mütareke imzalanması gerektiğini bildirmiştir. Fakat İzzet Paşa’nın başkanlığında kurulan yeni kabinede kendisine görev verilmemiştir.

Bu sırada geri çekilmekte olan birlikler, Arap köylerinin yanından geçerken köylerden açılan ateşler sebebiyle ağır zayiat vermiştir. Bunun sonucunda, önce taarruzun ilk günlerinde çoğu şehit olmuş veya esir düşmüş olan 8’inci Ordu, sonra da geri çekilme esnasında dağılan 4’üncü Ordu lağvedilmiştir.

Bu ordulardan kalan birlikler, 7’nci Ordu kuruluşuna dâhil edilmiştir. Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı da 2’nci ve 7’nci Ordulardan oluşacak şekilde yeniden teşkil edilmiştir. 25 Ekim 1918’e kadar 7’nci Ordu Komutanlığı emrindeki birliklerin tamamı Halep civarında toplanmıştır.

Fakat aynı gün silahlı Arapların şehre girmesi ile başlayan çatışmaların ardından Halep boşaltılmıştır. 26 Ekim’de ise Arap ve İngiliz birliklerinin taarruzları Halep kuzeyinde durdurulmuştur. Böylece, İskenderun bölgesi İngiliz işgaline karşı güneyden emniyet altına alınmıştır.

Bu bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Avni Paşa’nın iddia ettiği şekilde ne Mustafa Kemal Paşa ordusunu ne de Miralay İsmet (İnönü) kolordusunu düşmana teslim etmemiştir. Geri çekilme sırasında dağılan veya düşman eline geçen diğer iki orduya mensup birlikler lağvedilmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın komuta ettiği 7. Ordu ise lağvedilmeyen tek ordudur.

7. Ordu’ya bağlı iki kolordudan Miralay İsmet (İnönü) Bey’in komuta ettiği 3. Kolordu ve Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’nın komuta ettiği 20. Kolordu da lağvedilmemiştir. Mondros Mütarekesi sonrasında 3. Kolordu Samsun’a, 20. Kolordu ise önce Konya’ya sonra da Ankara’ya taşınmıştır. Bu kolordular, Millî Mücadele örgütlenirken Atatürk ve silah arkadaşlarının 15. Kolordu ile birlikte en önemli dayanakları olmuştur.

Öte yandan, Avni Paşa’nın iddia ettiği gibi ordu karargâhı ve kolordu karargâhları, uzun süre Halep’te kalmamıştır. Halep 25 Ekim’de terk edilmiştir. 7’nci Ordu karargâhı, 30 Ekim 1918 tarihine kadar Raco’ya çekilmiştir. 20’nci Kolordu Karargâhı Katma’da ve 3’üncü Kolordu Karargâhı Kurtkulak’ta tertiplenmiştir.

30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalanmış ve Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’dan gelen emir ile Liman von Sanders’ten Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı görevini Mustafa Kemal Paşa’ya devretmesi istenmiştir. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, 7’nci Ordu Komutanlığı’nı vekâleten Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’ya devretmiş ve Adana’ya doğru yola çıkmıştır. 31 Ekim 1918’te de görevi devralmıştır.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa ne Suriye’deki birliklerin komutanıdır ne de ordusu büyük bir yenilgi almıştır. Aksine, diğer iki ordu tamamen ortadan kalkmasına rağmen 7. Ordu zayiat verse de birlik bütünlüğünü koruyarak Halep’e çekilebilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, burada toplanan 24-26 bin kadar askeri yeniden teşkilatlandırıp düzenleyerek Halep kuzeyine tertiplemiştir.

Bu derme çatma birliklerle, Osmanlı İmparatorluğu’nun son askeri başarısı olarak burada silahlı Arapları ve İngilizleri durdurmuştur. Yani yukarıda bahsettiğimiz çevreler ne yaparlarsa yapsınlar ne uydururlarsa uydursunlar Suriye Cephesi’ndeki yenilgiyi Mustafa Kemal Paşa’ya yıkmaları mümkün değildir. Bu durum Liman von Sanders’in Türkçesi de yayınlanmış olan hatıralarından da açıkça anlaşılmaktadır.

Ama Avni Paşa laf arasında bu sorumluluğu sadece Atatürk’e değil İsmet Paşa’ya da yüklemeye çalışmıştır. İlginçtir ama 7. Ordu’nun iki ana ast birliğinden biri olan 3. Kolordu’nun komutanı olan Albay İsmet (İnönü) için her türlü karalamayı yaparken diğer ana ast birliği olan 20. Kolordu’nun komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dan hiç bahsetmemiştir.

Muhtemelen, Ali Fuat Paşa’nın 1924’ten sonra Atatürk ile arası açıldığından ve ilk muhalefet partisinin kurucuları arasında olduğundan ona çamur atma ihtiyacı hissetmemiştir. Eğer samimi olarak 7. Ordunun başarısız olduğuna ve yenilginin sorumluluğunun 7. Ordu Komutanı’na ait olduğunu düşünseydi, onun hakkında da olumsuz bazı ifadeler kullanması beklenirdi.

Avni Paşa’nın ifadelerinin tamamını okuyunca onun sadece olayları kasten yanlış aktarmakla kalmayıp olayların tarih sırasını da karıştırdığı ortaya çıkmaktadır. Halbuki, kendisi Yıldırım Ordular Grubu’nda Menzil Müfettişliği görevini yapmıştır. Atatürk Grup Komutanlığı’na getirildikten sonra onu, görevini beceremediği için görevden almıştır.

Bu sebeple, Yıldırım Ordular Grubu’nda olup bitenlerden haberdar olmaması mümkün değildir. Hele de kendi amiri olarak atanan Mustafa Kemal Paşa’nın atama tarihini karıştırması hiç anlaşılabilir bir durum değildir. Üstelik, sadece atama tarihini karıştırmıyor, yer ve zaman olarak başka hatalar da yapıyor.

Örneğin, Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’teyken Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’na atandığını söylüyor. Halbuki Atatürk Katma’dayken ve Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim’de atama emrini alıyor. Bu emri alınca hiç oyalanmadan 7. Ordu Komutanlığı görevini vekaleten Ali Fuat Paşa’ya devrediyor ve ertesi gün arabasına binip Adana’ya geliyor. Aynı gün, yani 31 Ağustos 1918 tarihinde, Liman von Sanders’ten görevi teslim alıyor.

Bu sebeple, komutanlık görevini aldıktan sonra Ahmet İzzet Paşa ile Halep’te pazarlık yaptığı iddiası doğru değil. Bahsedilen görüşmelerdeki konular da doğru değil. Atatürk 25 Ekim’den önceki bir tarihte (Ahmet İzzet Paşa 14 Ekim’de hükümet kurduğundan muhtemelen 5-14 Ekim tarihleri arasında) yukarıda da belirttiğimiz görüşlerini Ahmet İzzet Paşa’ya değil Vahdettin’e bildirmiştir.

Avni Paşa bu olayları anlatırken ya tarihleri hatırlamadığından veya kasten konuyu çarpıttığından büyük hatalar yapmaktadır. Ancak sadece bununla yetinmeyerek yalan yanlış hikayeler de anlatmaktadır. Sözüm ona, İzzet Paşa kendisinden “mütareke koşullarının hafifletilmesi için biraz zaman kazanılmasını rica etmiş fakat Atatürk, İstanbul’a bir saat evvel gitmekte sabırsızlanıyormuş. Nihayet, Adana’dan şimşek hızıyla bir tren ile İstanbul’a hareket etmiş.”

Bu ifadelerin tamamen yalan ve çarpıtma olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü Mustafa Kemal Paşa ile Ahmet İzzet Paşa arasında bu dönemde yapılan telsiz ve telgraf haberleşmelerin tamamının metinleri Genelkurmay ATASE Arşivi’nde mevcuttur. Hatta ATASE, bu telgraf ve telsiz haberleşmelerinin metinlerini Harp Tarihi Vesikaları Dergisi’nde yayınlamıştır. Dergide, belgelerin hem orijinal metni hem de transkripsiyonu yayınlanmıştır.

Bu belgelere bakıldığında, Avni Paşa’nın anlattığının tam aksine, Ahmet İzzet Paşa İngilizlerle sürtüşmeye girmemesi, çatışmaların yeniden başlamasına sebep olabilecek bir davranışta bulunmaması ve İngilizlerin mütecaviz tavırlarını sadece protesto etmekle yetinmesi yönünde Mustafa Kemal Paşa’yı sürekli olarak ikaz etmektedir.

Tüm bu uyarılara rağmen, Mustafa Kemal Paşa İngilizlerin Türk kuvvetlerini bir oldu bitti ile kuşatmaya ve esir almaya çalıştığını söyleyerek İngiliz taleplerini reddetmiştir. Hatta İskenderun’a çıkma yapmaya kalkarlarsa ateşle karşılık verileceğini İngilizlere bildirmiş ve bu yönde İskenderun’daki birliklere emir vermiştir. Bunu Ahmet İzzet Paşa’ya bildirince Paşa heyecanlanmış ve kesinlikle ateş edilmemesi yönünde kendisini sert bir şekilde ikaz etmiştir. Bu olaydan Rauf Orbay da hatıralarında bahsetmektedir.

Avni Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’nın bir an önce İstanbul’a gitmekte sabırsızlandığı ve şimşek gibi Adana’dan İstanbul’a hareket ettiği iddiası da gerçeği yansıtmamaktadır. Mustafa Kemal Paşa, 31 Ekim 1918’de Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı görevini devralmış ve 11 gün boyunca Adana’da kalmıştır.

Bu sırada, İngilizlerle çatışmaları yeniden başlatacağından endişe eden Ahmet İzzet Paşa ve hükümet üyeleri tarafından ordular grubu lağvedilerek Mustafa Kemal Paşa açıkta bırakılmaya çalışılmıştır. O ise buna rağmen Adana’da kalarak görevine devam etmiş, Yıldırım Ordular Grubu’nun lağvedilmemesi gerektiği konusunda yazışmalarda bulunmuştur. Hükümet lağıv konusunda ısrarcı olunca da 2. ve 7. Ordular lağvedilse bile grubun korunmasını ve kendisinin komutan olarak Adana’da bırakılmasını teklif eden telgraflar çekmiştir.

Fakat bu girişimlerinden hiçbir sonuç alamamıştır. Grup lağvedildiğinden 9. Kasım günü artık telgraflarında Grup Komutanı unvanını kullanmamaya başlamış fakat Adana’da kalmaya devam etmiştir. Ancak, Ahmet İzzet Paşa’dan hükümetin istifa ettiği, kendisine İstanbul’da çok ihtiyaç duyulduğu ve derhal gelmesi gerektiği yönünde bir telgraf alınca 10 Kasım akşamı trene binerek yola çıkmıştır.

Avni Paşa hatıralarının devamında, Konya civarında Çumra istasyonunda kendisinin de trene bindiğinden, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a Harbiye Nazırı sıfatıyla gittiğini düşündüğünden ve İstanbul’a yaklaşıp Maltepe civarına geldiklerinde bir gazeteden Ahmet İzzet Paşa hükümetinin yıkıldığını ve yeni hükümette Abdullah Paşa’nın Harbiye Nazırı olduğunu okuduğunda çok sıkıldığından bahsetmektedir. Ancak bu doğru değildir. Ahmet İzzet Paşa’nın istifa ettiğini Adana’da kendisine gönderilen bir telgrafla öğrenmiştir.

Sonuç olarak; Avni Paşa’nın hatıratlarından da anlaşıldığı gibi hatıratları tarih kaynağı olarak kullanırken çok dikkatli olunmalı, hatıratlarda yazılanlar başka kaynaklar ve belgelerle teyit edilmedikçe mutlak doğru olarak kabul edilmemelidir. Bu en temel kurala uymadan Atatürk hakkında yapılan tüm itham ve suçlamalar tutarsız, yanlış ve yalandır. Gerçekleri değil, yazarların siyasi veya dini duygularla kapıldıkları hezeyanları göstermektedir.

Not: Atatürk’ün Yıldırım Ordular Grubu Komutanı olduktan sonra Adana’daki faaliyetleri ve bu arada yazışmaları hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler aşağıdaki kaynaklara bakabilirler. Yukarıda yazdıklarım bu resmî belgelerdeki bilgilere dayanmaktadır.

-Atatürk ile İlgili Arşiv Belgeleri (1911-1921 Tarihleri Arasına Ait 106 Belge), Ankara: Başbakanlık Arşivi Daire Başkanlığı Yayın No: 1, 1982, Belge No:18.

-Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri IV, Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 1991.

-Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 27, Ankara: E. U. Basımevi, Mart 1959: Vesika Nu. 690/A, 690/B, 690/C, 691, 692, 693, 694, 695, 696, 697, 698, 699, 700, 701, 702, 703, 704, 705, 706, 707, 708,709, 710/A, 710/B, 710/C, 711, 712, 713, 714.

-Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 28, Ankara: E. U. Basımevi, Mart 1959: Vesika Nu. 715, 716, 717, 718, 719, 720, 721, 722, 723, 724, 725, 727, 728, 729, 730, 731, 732, 733, 734, 735, 736, 746.

-Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 29, Ankara: E. U. Basımevi, Mart 1959: Vesika Nu. 741, 743, 744, 746, 747, 748, 749, 750, 751, 752, 753, 754, 755, 756, 757, 758, 759, 760.

-Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 30, Ankara: E. U. Basımevi, Mart 1959: Vesika Nu. 762, 762/a.

-Harp Tarihi Vesikaları Dergisi, Sayı: 31, Ankara: E. U. Basımevi, Mart 1960: Vesika Nu. 767.

Dr. Mehmet ÇANLI
Dr. Mehmet ÇANLI
Tüm Makaleler

  • 01.10.2022
  • Süre : 5 dk
  • 1190 kez okundu

Google Ads