Site İçi Arama

tarih

Atatürk’ün Samsun’a Çıkışının 105. Yıldönümünde Parola: “Ya İstiklal Ya Ölüm”

Atatürk; Millî Mücadele ruhuna gençlerin sahip çıkmasını istemiştir. Gençlere armağan ettiği, “Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”, ilk defa 1926 yılında “Gazi Günü” adı altında Samsun'da kutlanmıştır. 24 Mayıs 1935 tarihinde “Atatürk Günü” adı altında resmiyet kazanmıştır. 19 Mayıs, ilk kez 20 Haziran 1938 tarihinde “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmıştır.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk, 13 Kasım 1918 tarihinde 61 gemilik İtilaf donanması tarafından Boğaz işgal edildiğinde Haydarpaşa’ya gelmiş ve “Kartal” istimbotu ile Galata rıhtımına ayak basmıştır. Karşılamaya gelen Doktoru Rasim Ferit’e; “Hata ettim, İstanbul’a gelmemeliydim, ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı” demiştir. Yine limanı dolduran dev zırhlılara acı acı bakarak, yaveri Cevat Abbas’a “Geldikleri gibi giderler” demiştir. İstanbul’da gördüğü manzara; Osmanlı Devleti siyasi ömrünü tamamlayıp çökmüş ve parçalanmıştır. Osmanlı devleti ve memleket maddeten ve manen tecavüz halinde; imhaya ve parçalamaya karar verilmiştir. Komutanlar ve subaylar, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekte içleri kan ağlamakta, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumu kenarında kurtuluş çaresi aramakla meşgullerdir. Felaketin dehşet ve ağırlığını idrake başlayanlar, kurtuluş çaresi gördükleri tedbirlere başvurmuştur. Millet ve ordu kurtuluş çaresi düşünürken, Padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak esas şartı ile onlarsız bir kurtuluş düşünmemişler, kendilerinden önce yüce halifeliğin ve padişahın makamının kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünmüşlerdir. Bu inanca karşı çıkan, fikir ve görüş ortaya koyanları, dinsiz, vatansız ve hain ilan etmişlerdir. Kurtuluş çaresi arayanlar, İngiltere, Fransa, İtalya gibi emperyalist devletleri gücendirmeme ve karşı düşmanca vaziyet alınmama ilkesini esas almışlardır. Bu devletlerden biriyle dahi mücadele etmek mümkün olmadığı halkın kafasında yer etmiştir. 

Samsun’da direnişin sesleri. 9 Mart 1919’da işgal kuvvetleri, önemli stratejik nokta olarak büyük öneme sahip, Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapı olan Samsun’u düzeni sağlamak amacıyla işgal etmiştir. Yunanlılar da eski Rum Pontus Devleti’ni yeniden ihya etmek üzere Trabzon’a çıkmayı planlanmıştır. Samsun’un işgal edilmesine tepki olarak Türk Makineli Tüfek birliğinden Teğmen Hamdi, askerlerini alarak 17-18 Mart gecesi dağa çıkmıştır. Bu olay üzerine 21 Nisan 1919’da İngilizler, Samsun üzerine yoğunlaşmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, Türk halkının silahlandığı ve Osmanlı ordusunun Sivas’tan Erzurum’a kadar Doğu Anadolu’nun iç kesimlerinde “Şuralar” kurduğunu şikâyet ederek, dağıtılmaları için Osmanlı Hükümeti’nin derhal önlem almasını istemiştir. “Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. İstanbul Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçmemektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.” Türklerin asayişi bozmakta olduğuna dair nota verilmiş ve Samsun ve çevresindeki asayişin sağlanmasını istemiş ve“eğer siz tedbir almaktan aciz iseniz, bu vazifeyi biz üstümüze alacağız” demiştir. İngilizler, bu nota ile Samsun’dan başlayarak Karadeniz’den İç Anadolu’ya doğru gireceklerinin sinyalini vermiştir. 

Hükümet, sorunun İstanbul’dan denetimine olanak kalmadığı gibi yerel makamların da bununla başa çıkacak güçte olmadığı kararına varmıştır. Samsun ve çevresinde asayişi sağlamak, devleti kurtarmakla eşdeğer hale gelmiştir. Tek çözüm yolu olarak bölgeye bu sorunun altından kalkacak, asker ve sivil kesim üzerinde sözünü geçirtebilecek, hükümetin kendisine güvenebileceği olağanüstü geniş yetkiler ile donatılmış, etkin genç ve enerjik bir generalin Samsun’a gönderilmesinin uygun olacağına karar verilmiştir. Vahdettin’in yaverliğini yapan ve güvendiği, yetenekleri çok iyi bilinen Atatürk, 9. Ordu Müfettişliği görevine uygun görülmüştür. İngiltere’nin Samsun ve çevresini işgali için Hükümet’e 21 Nisan 1919 tarihinde verdiği notanın gereğini yerine getirecek, bahaneyi ortadan kaldıracak ve işgali önleyecektir. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’dan uzaklaştırılması

29 Nisan 1919’da Savunma Bakanı Şakir Paşa, Atatürk’ü makamına çağırarak Anadolu’ya gidip Türklerle Rumlar arasındaki durum hakkında bir rapor hazırlaması için Samsun’a gitmesi emrini bildirmiştir. Genelkurmay 2. Başkanı Kazım İnanç Paşa; “Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri cezalandırmak, sonra Anadolu’da belirlenen birtakım milli teşekkülleri ortadan kaldırmak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmak geriye kalan kuvvetlerin dağıtılmasını teftiş etmek, Türk direnişini önlemek ve yöre halkının silahsızlandırılmasını sağlamak ve ayaklanmaları önlemek” amacıyla görevlendirildiğini belirtmiştir. 

5 Mayıs 1919 tarihinde, görevlendirme yazısını Genelkurmay Başkanlığı’nda kaleme alan Kazım İnanç Paşa, Atatürk’ün tasarılarından bilgi sahibi olduğu için görev ve yetki yönergesini onun istekleri doğrultusunda yetki sınırını genişleterek hazırlamıştır. Başbakan talimnameyi imzalamamış, Savunma Bakanı Şakir Paşa imza koymaktan çekinmiş ve mührü basılarak atama yazısı verilmiştir.

Atatürk, o günü; “Talih bana öyle uygun koşullar hazırlamıştır ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duyduğumu tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önüme geniş bir alem serilmişti, Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim”. Çok geniş bir alana hükmedecek verilen yetkiye hayret etmiş; “Bu geniş salahiyetin, beni İstanbul'dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu'ya gönderenler tarafından, bana nasıl verildiği garibinize gidebilir! Derhal ifade etmeliyim ki, bana bu salahiyeti onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne olursa olsun benim İstanbul'dan uzaklaşmamı arzu edenlerin icat ettikleri sebep, Samsun ve havalisindeki asayişsizliği mahallinde görüp tedbir almak için Samsun'a kadar gitmek idi. Ben, bu vazifenin yerine getirilmesinin bir makam ve salahiyet sahibi olmaya bağlı olduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir beis görmediler. O tarihte Genelkurmay Başkanlığı’nda bulunan ve maksadımı bir dereceye kadar sezen zevat ile görüştüm. Müfettişlik vazifesini buldular ve görevle ilgili talimatı ben kendim yazdırdım. Milli Savunma Bakanı Şakir Paşa bu talimatı okuduktan sonra imzada tereddüt etmiş, anlaşılır anlaşılmaz bir tarzda mührünü basmıştır”. 

Kazım Paşa’ya; “Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul’dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve memuriyeti bulmuşlar. Hemen kabul ettim. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu’ya geçmek fırsatı arıyordum. Mademki onlar teklif ettiler. Fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz”. Olayın tanıklarından Ahmet İzzet Paşa; “Görevlendirmenin Savunma Bakanı ve Sadrazamın projesi olduğu, Sadrazamın kendisine tehdit olarak algıladığı ve İstanbul’dan uzaklaştırmak amacıyla yapıldığını” belirtmiştir. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün 9. Ordu Müfettişliğe Görevlendirilmesi

9 Ordu Müfettişlik görevini; “Anadolu’da, başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. Ateşkes anlaşması yapılır yapılmaz birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silah ve cephanesi elinden alınmış, bu birlikler, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar durumuna getirilmişti. 2 Kolorduya doğrudan doğruya emir ve kumandam geçerli olduğundan, fazla bir salahiyetim vardı ki, müfettişlik mıntıkasına komşu bulunan askeri kıtalara dahi tebligat yapabilecektim. Yine mıntıkamda bulunan ve mıntıkama komşu bulunan vilayetlere de tebligatta bulunabilecektim. Bu salahiyete göre Ankara'da bulunan 20. Kolordu ve bunun mensup olduğu müfettişlik ile ve Diyarbakır’daki Kolordu ile ve hemen Anadolu'nun bütün üst seviyedeki mülki memurlarıyla haberleşebilecek ve münasebette bulunabilecektim.” 

6 Mayıs’ta kendisine tebliğ edilen müfettişliğin görev alanı; Karadeniz, Doğu ve Orta Anadolu tüm bölgeleri kapsamıştır. Samsun ve dolaylarındaki Rum köylerin Türklerin saldırısına uğradığını ve bunun önüne geçilmesini, bölgede asayişin yeniden sağlanarak iç düzenin kurulmasını, karışıklıkların nedenleri üzerinde bir soruşturma açılmasını, Müslüman-Hıristiyan çatışmalarının yatıştırılmasını, bölgede faaliyet halinde olan yarı askeri başıbozuk birliklerin silahtan arınmasının sağlanmasını, her türlü silah dağıtmanın önlenmesini, Osmanlı kuvvetlerinin silah ve cephanesinin toplatılarak uygun depolara yerleştirilmesine ve terhisine nezaret etmesi istenmiştir. 9. Ordu Müfettişi olarak bütün bölgedeki komutanlara ve sivil yöneticilere emir verebilmesi, isteklerine ve talimatlarına uymakla yükümlü tutulması için verilen geniş bir yetki ile hedefine ulaşmıştır. Padişah saltanatını korumak ve işgal kuvvetlerinin yakındığı hareketleri bastırmak amacıyla, 9. Ordu Müfettişliği yetki belgesi verilmiştir. Bu görevlendirilme ona hiç beklemediği imkân yetki ve şartları oluşturmuştur.

13 Mayıs 1919 tarihinde Sadrazam Damat Ferit Paşa, evine davet ettiği akşam yemeğinde Atatürk’e, Samsun ve havalisinde ne yapacağını sormuş ve harita üzerinde hangi bölgelere komutanlık edeceğini göstermesini istemiştir. İngiliz raporlarına göre Samsun ve havalisinde bazı karışıklıkları, yerinde yapacağı tetkikat ile halledeceğini, sadece bu küçük bölgelere komutanlık edeceğini söylemiş ve görevin hiç önemli olmadığını belirtmiştir. İngiliz Diplomat Andrew Ryan hatıratında o günü; “Yemekte, Anadolu’da merkezi kontrol altında düzeni daha iyi sağlamak amacıyla, belirlenen ilk ve tek müfettiş General Mustafa Kemal, bağlılığı konusunda yeterli güvence aldığını ve bunları bir subay güvencesi kabul ettiğini, söyleyerek beni ikna etti”. dediğini yazmıştır. 

14 Mayıs’ta, Padişah Vahdettin ile görüşmesini; “Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözleri ile konuşmaya başladı, Paşa Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık tarihe girmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin. Bu sözlerinde hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyordu? Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım. Merak buyurmayın efendimiz, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. Hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım.” sözleri ile anlatmıştır.

Millî Mücadelenin direniş örgütü, “Kuvayı Milliye’nin” kuruluşu

Mustafa Kemal Atatürk, 15 Mayıs 1919 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na yaptığı veda ziyaretinde; silah ve malzemelerin İtilaf Devletlerine teslim edilmemesi, Anadolu’da komitacıların oluşturduğu “Kuvayı Milliye” örgütlerine dayanan ulusal bir yönetimin kurulmasını ve askeri harekâtların savunmaya yönelik olmakla sınırlı kalmaması konusunda anlaşmaya vardıklarını belirtmiştir. Samsun’a yola çıkmadan bir gün önce ziyaret ettiği İsmet İnönü’ye, manevi açıdan yorucu bir mücadele olarak tanımladığı son 6 aylık süreçte, gelecekte atacağı adımların ayrıntılı planlamasını yapmıştır.

Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu Fethi Bey’i cezaevinde ziyaret etmiş; “Hükümet ve saray benim hakkımda derin bir gaflet için bulunuyorlar. Meseleden henüz İngilizlerin haberi yok.” Kendi komutasında milli bir ihtilal ordusu kuracağını, Anadolu’da halk iradesine dayanan bir meclis toplayacağını ve amacına ulaşmadan İstanbul’a dönmeyeceğini söylemiş ve kafasındaki planı paylaşmıştır. Anadolu’daki komutanlıklar ve valilerle haberleşen Atatürk, tepkileri örgütlenmeye yöneltmiş ve Millî Mücadele için birlik ve beraberlik sağlanarak teşkilatlanmaya gidilmesini istemiştir. Ulusun kurtuluşu, halkın örgütlenmesi ile silahlı savaşın ve ulusal bağımsızlık kararlılığının, toplumun ortak isteği haline getirilmesiyle gerçekleştirilebileceğine inanmıştır. 

Bunun için halkı ayaklanmaya çağırmış, Türk ata yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına saldıranlara karşı, onların gücüne ve kim olduğuna bakmadan, tüm ulusça silahlı olarak karşı çıkmak, onlarla savaşmanın gerektiğini belirtmiştir. “Merkezi hükümet görevini görebilecek güçte değil. Milli istiklali, yalnızca milletin azmi ve iradesi kurtarabilir. Özgür olmak isteyen, o uğurda can dahil her şeyini feda etmek zorundadır. İşinizi gücünüzü bırakın, sesinizi açıkça yükseltin, meydanlara çıkarak bütün milleti silaha sarılmaya ve ne olursa olsun önderine bağlı kalmaya özendirin. Kararınız ölüm kalım olsun. Kendi payıma ben, tam bağımsızlığımızı kesin olarak elde edene kadar, bütün ulusla birlikte, bütün özveri ve gücümle çalışacağıma kutsal inançlarım adına ant içtim. Artık benim için Anadolu’dan ayrılmak söz konusu olamaz”. Kararlılığını, o günkü koşullara ve Türk halkının özgürlükçü geleneğine uygun bir mücadele anlayışıyla birleştirmiş, ulusal olduğu kadar evrensel boyutlu eyleme girişmiştir. O; “Bütün ulusları tanıyorum. Onları, bir milletin karakterinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı anda, savaş alanında ve ateş altında, ölümün eşiğindeyken inceledim. Türk milletinin manevi gücü, yemin ederim ki bütün dünyanınkinden daha üstündür”.

Türk tarihinin, Türk halkında yarattığı özgürlükçü ve bağımsızlıkçı birikime güvenerek sevgisine her zaman karşılık bulduğu halka gitmeye, kurtuluşu sağlayacak tek güç olan millete başvurmaya, varlığını ve umutlarını bütünleştirdiği bu üstün gücü harekete geçirmeye karar vermiştir. İngiliz İşgal Komutanlığı irtibat subayı Yüzbaşı Bennett, karargâh için seçilen 15 subay ve 21 kişinin askeri niteliğinin yüksek oluşundan kuşkulanmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Rumbolt’a; “Bu kurul, bir barış misyonundan çok, bir savaş komitesine benzemektedir” diyerek endişelerini belirtmiş, ancak gitsin, ne gerekirse yapsın, vizeyi verin cevabını almıştır. Türk ordusunun kurtuluş hareketinin vizesini ve özgür Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunun ilk adımı olduğunu farkında olmadan vermişlerdir. 

Anne evinde son gece

15 Mayıs’ta son gecesini Beşiktaş’taki evde Annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Hanım ile geçiren Atatürk, nereye gittiğini söylememiştir. Kız kardeşi Makbule; “Annemin karyolasının karşısına yer sofrası hazırladık. Ağabeyim, annemin karşısına geçti. Çok düşünceliydi. Anneciğim ben gidiyorum. Buraların da Selanik gibi olma ihtimali vardır. Ben gittikten sonra yanılıp da sokağa çıkmayın. Benim görevim çok önemli. Bu işte başarılı olabilmem için huzuru kalple çalışmam gerekli. Beni merak ve endişede bırakmayın. Giderken gözüm arkada kalmasın. Elimi, ayağımı bağlamayın. Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntüye düşmek istemem. Annem, heyecandan düşüp bayıldı. Sarıldılar. Öpüştüler. O, annemin ellerini tekrar tekrar dudaklarına götürdü. Sen asker kardeşisin, dedi. Ayıp, ağlanır mı hiç askerin ardından. Üzüntüyü kimseye belli etme. Misafirlere şerbet ez. Memleketi için giden insanın ardından ağlanmaz.” sözleri ile vedalaştıktan sonra kendisi için hazırlanan ve Samsun'a götürecek olan Bandırma Vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Bey’i makamına çağırtarak yolculuk hakkında bilgi almış ve ertesi gün öğle üzeri hareket edeceklerini söylemiştir. Avukatı Sadettin Ferit Şişli’deki evinde ve Deniz Bakanı Rauf Orbay yolcu etmeye geldiğinde; “Öğrendiğime göre senin bineceğin Bandırma vapuru izlenecektir. Ya vapurun İstanbul’dan hareketine izin verilmeyecek ya da Karadeniz’de, İngilizler tarafından batırılacak.” demişlerdir. 

Atatürk, Şişli’deki evinden ayrılmadan önce; “Bandırma vapuru Galata rıhtımda hazır. Karargâhımızdan olanlar muayyen saatte rıhtımda toplanmış olacaklardı. Evdeki vedaları bitirmiştim. Tam o sırada beni büroma götüren dostum Rauf Orbay, aldığı bir habere göre benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini yahut vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra uzun müddet yanımda çalışan bir erkân-ı harp de gelerek, maiyetinde çalıştığı damattan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Beynimden bir şimşek geçti; tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Benim için artık yakalanmak, hapsolmak, sürgüne gönderilmek, düşündüklerimi yapmaktan menedilmek, hepsi ölmekle eşittir. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata rıhtımına geldim. Baktım ki rıhtıma yanaşmış olacağını sandığım vapur, uzaklardadır. Sandallarla vapura geldik.” Sözleri ile kararlılığını belirtmiştir.

Anadolu çıkış için okun yaydan çıkması

Orta ve Doğu Anadolu’ya bağlantısı olan stratejik bir noktadaki tarihin yeniden yazıldığı Samsun’a, 9.Ordu Müfettişliği görevi ile çıkış günü gelmiş ve artık ok yaydan çıkmıştır. Tuğgeneral rütbeli genç Mustafa Kemal Atatürk, büyük yetki ve güç ile kendi seçtiği asker ve sivil müfettişlik heyeti ile İstanbul’dan tarihi akışını değiştirecek ve kurtuluşa giden yolun başlangıcına adım atmıştır. Samsun’a 16 Mayıs Cuma günü saat 17.55’de “Bandırma Vapuru” ile gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu yönetiminde işgal zırhlıları arasında 23 subay ve 25 erbaş/er ile 48 kişi ile yolculuk başlamıştır. Vapur limandan ayrılmadan önce, Sirkeci Garı açıklarında İngilizler tarafından kaçak malzeme olup olmadığını kontrol etmek istemişlerdir. 

Atatürk; “Kaptana hareket hazırlıklarını çabuklaştırmasını söyledim. 27 yıllık ihtiyar kaptan demir aldırmaya başladı. Ben kaptan yerinde idim. Zabit ve askerler dışarı çıktılar. Hareket ettik. Karadeniz boğazından çıkarken, kaptana tehlikeli ihtimalleri anlattım. Kıyıları takip etmesini tavsiye ettim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim, Anadolu’nun bir kara parçasına ayak basmaktan ibaretti.” Yolculuğun planlandığı gibi sürmesini ve düşman saldırısı halinde gemiyi en yakın sahile oturtmasını emretmiştir. 

Düşman zırhlılarının arasından geçip Karadeniz’e yöneldiğinde, işgalcileri kasteden Atatürk; “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah gücüne dayanırlar. Bildikleri tek şey yalnız maddedir. Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin gücünü anlamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz, biz ideali ve imanı götürüyoruz.” Atatürk; “Bilmem neden Samsun’a bir an önce varmak için o kadar acele ediyordum ki vakit kaybetmektense tehlikeye göğüs germeyi tercih ettim. Aynı tertipte yolculuğa devam ederek Samsun Limanı’na ulaştık.” 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabah 08.15’te Samsun-Tütün İskelesi’nde puslu bir havada yolculuğu tamamlamıştır. Bahtı kara Anadolu toprağına ilk adımını attığından yeni bir umut güneşi doğmuştur. 

Aylardan beri süren kâbus artık sona ermiş, tarihte çığır açacak bir Türk bağımsızlık savaşının örgütlenme süreci ve Millî Mücadelenin ilk fiili ateşi yakılmıştır.  Samsun’a çıkışı ile başlanan girişim, her şeyden önce ihtilal olmuştur. Böylece, Yunanlıların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra Atatürk, kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmiştir. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmış ve devrime giden yolda ilk adımını atmıştır. Hasta ve yorgun olarak geldiği İstanbul’dan hiçbir tedavi görmeden, ölüm olasılığı içeren yeni gerilimler ve yorgunluklarla dolu çatışmalı bir geleceğe yol almıştır. 

Atatürk; “Sahili takip ede ede evvela Sinop’a geldik. Kasabaya çıktım. Oradakiler ile görüşerek, Samsun’a kolaylıkla gidilebilecek yol olup olmadığını soruşturdum. Samsun’a bir an evvel ayak basmak için o kadar acele ediyordum ki zaman kaybetmektense tehlikeye göğüs germeyi tercih ettim. Bandırma vapuruna bindik. Aynı tertipte seyahat ederek, nihayet Samsun limanına vardık!” 

Ütğm. Hikmet Bey, sandal ile kıyıya çıkışlarını Samsun Tümen Komutanlığı'na telgraf ile bildirmiştir. Özel bir karşılama olmamış ne yetkili idari amir ne de askeri bir komutan gelmiştir. Tütün İskelesinde Atatürk’ü karşılayanların arasında tek kadın Sakine Baturay olmuştur. Uygarlık tarihinin en etkili, kurucu ve kurtarıcı lideri Anadolu Topraklarına çıkmıştır, bu Mustafa Kemal Atatürk’tür. 

Mıntıka Palas’ta karargâhını kurmuş, ancak burada geçirdiği anlar çok rahat ve huzurlu olmamıştır. O günü; “Ben Samsun’u ve Samsun halkını gördüğüm zaman memlekete ve millete ait bütün tasavvurlarımın, kararlarımın yerine getirilebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hal ve durumlarında gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik, fedakârlık, ümit ve tasavvurlarımı müspet bir inanca götürmeye yeterli olmuştu.” emperyalist devletlerin işgalindeki ve iş birlikçilerinin yenilgisi sonrasında atalarımızın uğrunda binlerce şehit vererek yurt yaptıkları vatan toprakların yeniden kazanılmasının yolunu açan, tarihe damgasını vuran yeni bir yolculuğun ve Millî Mücadelenin başlangıç noktasıdır. 

Kara bulutlar altındaki İstanbul’dan ayrılırken Türk milletinin içinde bulunduğu büyük sıkıntı ve yoksulluğa rağmen çıkış amacı; düşmanı yurttan atmak, ordunun terhisini durdurmak, cephane ve silahların toplanmasını engellemek. Ulusal güçleri birleştirip örgütleyerek milli bir teşkilat kurmak, yenilerini teşkil ederek bir ordu kurmak. İstilaya karşı halkın moralini yükselterek girişeceği mücadeleyi millete mal etmek. Fiilen otoritesini kaybetmiş ve Türk milletinin bağımsızlığını koruyamayacak bir duruma düşmüş olan Osmanlı saltanatı yerine, milli egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız tam bağımsız, modern, uygar ve çağdaş yeni bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurma ülküsünü yaşama geçirmek için Anadolu’ya çıkış noktası olan Samsun’a çıkış, şanlı tarihimizde Türk Milleti için önemli bir dönüm noktasını, aydınlığa uzanan çok yönlü ve kararlı bir adımı oluşturmuştur.

Milletin uyanışı başlamıştır

19 Mayıs 1919, Millî Mücadele ruhu ile Samsun'a çıkış, bir milletin uyanmasını sağlamış, kaderini değiştirmiş ve yolunu aydınlatmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün; yenilmiş, zedelenmiş, yorgun, bitkin ve fakir düşmüş bir halkın vatanını sahiplenerek, geleceğini yeniden kurmaya giriştiği, bağımsızlık, özgürlük ve aydınlık geleceğe yönelik umutlarının inanca dönüştüğü, kurtuluş ateşinin yakıldığı, milletin kendi kaderini kendi eline aldığı, örgütlenmenin ve yeniden doğuşun başladığı doğum yılıdır. Türk Ulusunun emperyalizme karşı başkaldırıp “Tam Bağımsızlık”, işbirlikçisi saraya ve sultana karşı Türk Milleti’nin “Milli Egemenlik”, cehalete ve bağnazlığa karşı “Uygarlık”, iflasa ve işgale karşı “Direniş ve Kurtuluş” mücadelesi ile milletimizin kaderini değiştirdiği ve yolumuzu aydınlattığı tarihi bir gündür.

Atatürk, Nutuk’ta; “Arkadaşlar, ben 1919 senesi Mayıs’ın içinde Samsun’a çıktığım gün elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız, büyük Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, Türk milletine güvenerek işe başladım. Samsun’dan Anadolu içlerine kırık bir otomobille gidiyordum. O kırık otomobil Anadolu yollarında ilerlerken ben, Türk ufuklarında bir gün mutlak bir güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu âdeta gözlerimle görüyordum. O şarkıyı (Dağ başını duman almış marşı)" okutup tekrar ettirmekten maksadım Türkün bu güneşi doğunca muvaffak olacağını anlatmak içindi.”  Ulusumuzun üzerine doğan bu güneş ile halkın kurtuluşa ve zafere olan inancını artmıştır. Türk Milleti'nin üstüne çöken karanlık umutsuzluk bulutları arasından Atatürk’ün bir umut ışığı olarak güneş gibi doğması, halkın kurtuluşa ve zafere olan inancını arttırmıştır. Ulusumuzun üzerine doğan güneş ile Millet Egemenliğine dayalı tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yolunun ilk adımı atılmıştır. Kurulan devlet, 19 Mayıs 1919 ruhunun eseri olmuştur. O ruhun özü milli birlik ve baş mimarı ise Mustafa Kemal Atatürk'tür. 

Samsun’a çıktığında ülkenin genel durumu ve manzarası Nutuk’ta

“Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu topluluk, I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve ülkeyi büyük savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler aramaktadır. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı olmuş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. Birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş. İtilaf devletleri ateşkes antlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar. Birer uydurma nedenle İtilaf Devletleri donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizlerce işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalya birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’i işgal etmiştir. Bundan başka yurdun dört bucağında Hıristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı.” gördüğü manzara pek parlak değildir.” 

Osmanlı hanedan ve saltanatını sürdürmeye çalışmak, elbette Türk ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık sayılamazdı. Osmanlı hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu”. Padişah ve halife, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmemiştir. İtilaf Devletleri arasında paylaşım tasarıları yapılmış ve 6 vilayeti kapsayan Ermenistan kurmayı ve Türkleri Avrupa dışına atmayı amaçlamıştır. Atatürk, “Temel ilke, Türk ulusunun haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Türk’ün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse, “Ya bağımsızlık Ya Ölüm.”

Atatürk’ün önderliğinde başlayan gerçek kurtuluş isteyen Türk halkının Millî Mücadelesinin parolası bu olmuştur. Bu hedefi gerçekleştirmek için bağımsızlık savaşı başlatmış ve yola çıkmıştır. Güvendiği subaylardan oluşan karargâhından başka bir gücü olmayan, ancak büyük umutlu ve coşku ile kendi gücüne ve kurtuluş mücadelesine çağıracağı Anadolu halkına inanmış ve bağrından çıktığı Türk milletine güvenmiştir. Tam bağımsızlığı amaçlayarak ülkeyi işgalden kurtarma düşüncesi ve Adana’da başlattığı, İstanbul'da geliştirdiği ve çıkmadan evvel düşündüğü ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz vaziyet karşısında uygulamaya koyduğu karar; Anadolu merkezli  “O da milli hâkimiyete dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti tesis etmek” oluşturmuştur. Nutuk’ta, Osmanlı hükümetinin kendisinin gerçek amacını bilmediğini, Padişah ve Sadrazam Damat Ferit’ten gerçek amacını gizlediğini söylemiştir. İzleyeceği yolu; “Hiçbir zaman baş eğmeyeceğiz. Tuttuğumuz yolda sonuna kadar yürüyeceğiz. Hiçbir şartta teslim olmayacağız ve başarılı olmaya çalışacağız. Yerli ya da yabancı düşman karşısında haklarımızı savunacağız. Son vardığımız sınırda, eğer yenme umudumuz kalmamışsa, bir Türk bayrağının altına sığınıp, orada istiklal uğrunda can vereceğiz”. bir ulusun ölüm kalımı söz konusuyken, vatanseverim diyenlerin kendi geleceklerini düşünmelerine yer olmadığını belirtmiştir.

Milli Mücadele Ateşi Anadolu’ya yayılmıştır

19 Mayıs 1919; “Kuvayı Milliye Hareketi” (Millî Kuvvetler)’nin kurulmasına ve Anadolu’ya yayılan çoban ateşlerinin oluşmasına, düşmana karşı direnişi başlatılmasına ve tüm yurda yayılmasına neden olmuştur. Emperyalist devletlerin işgalini sona erdirmek için başlatılan bu savaş, Türk milletinin tarih sahnesine çıkışının ve 4 yıl süren mücadele sonucunda yeni bir devletin, Cumhuriyet'in temellerinin atılış tarihidir. Kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıkmış ve çoban ateşlerini birleştirip “Kurtuluş” yolunu açmış, ulusal direniş hareketine dönüştürmüştür. Milli Mücadele’nin milis kuvvetleri olan Kuvayı Milliye çok kısa sürede milletin askeri ve siyasi bir milli direniş ruhu olmuştur.  Kuvayı Milliye hareketi, hem işgalci emperyalizmin ve işbirlikçilerinin, hem de milli egemenliği gasp etmek isteyenlerin korkulu rüyası olmuştur. Kuvayı Milliye ruhu, vatanın kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluş ruhudur. Bu ruhun özü milli birlik ve baş mimarı ise Mustafa Kemal Atatürk’tür. O, 38 yaşında rütbelerini savaş alanlarında kazanmış genç bir general, kendine ve halkına güvenen bilinçli bir yurtsever ve inanmış bir savaşçıdır. “Benim amaçlarım, üstelik çok yüce amaçlarım var. Bunlar; makam elde etmek, manevi zevklere erişmek ya da para kazanmak gibi şeyler değildir. Amaçlarım gerçekleştiğinde, yurduma yararlı olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Hayatım boyunca tek ilkem, bu ülkü olacaktır. Yürüyeceğim yolu, çok genç yaşta seçtim, ama son nefesime kadar bu yoldan ayrılmayacağım.” Türk yurdunu ya kurtaracak ya da bu uğurda ölecektir, kesin kararlıdır ve her şeyi göze almıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Anadolu’ya ayak basışını, gizli şifre ile bu topraklara yalnız kendine verilen dar görev için gelmediğini, kafasındaki niyetleri üstü kapalı en güvendiği arkadaşları 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir ve 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile paylaşmıştır. İlk iş olarak müfettişlik bölgesinde bulunan Vilayetlere ve Kolordu Komutanlıklarına; “Samsun’da birkaç gün kalacağım. Memleketin asayişi hakkındaki bilgi ve görüşlerinizle varsa eşkıyalığın sebepleri ve etkenleri ve derecesi ve önlenmesi için alınan en son tertibat hakkında acele ve kısa olarak aydınlatılmamı rica ederim.” tebligatını yayımlamıştır. 

Samsun’a çıktığında not defterine; “Samsun’a çıktığım tarihten itibaren bütün memlekette mevcut teşkilat ile temasa geçmeğe ve her yerde teşkilatı takviye ve yaymaya başladım. Evvela kendi kumandama dahil olan ve olmayanı aydınlatma ve milli maksat ve teşkilat için harekete geçirdim. Atatürk, 21 Mayıs 1919 tarihinde Kazım Karabekir Paşa’ya; “Millet ve memlekete borçlu olduğumuz en son vicdani vazifeyi birlikte çalışarak en iyi yapmanın mümkün olacağı kanaati ile bu son görevi kabul ettim. Bir an evvel size ulaşmak arzusundayım. Ancak, Samsun ve havalisinin vaziyeti, asayişsizlik yüzünden kötü bir akıbete uğramak mahiyetindedir. Bu sebeple burada birkaç gün kalmak zarureti vardır.” yapacaklarını belirtmiştir. 

Samsun’a çıkarken emperyalist devletlerin işgalindeki vatan topraklarını kurtarmanın yanı sıra, milleti de saraydan ve sultandan kurtarmayı hedeflemiş, sonrasında milli iradenin, yani millet egemenliğinin kaçınılmaz olarak gelişine yol açacağını belirtmiştir. Atatürk, Nutuk’ta; “Osmanlı hanedanlığını sürdürmeye çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü istemekti. Çünkü millet, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlığa güvenle bakılamazdı. Artık vatanla, milletle hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve millet bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifenin durumuna gelince; bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?” 

Millî Mücadelenin karşısında yer alan İstanbul hükümetine karşı büyük sezgisi ve gözlemleriyle bu durumu gerçekçi olarak tespit ederek tek başına hareket etmiştir. ”Ne millet ve ne ordu, varlığına karşı yapılan bu haksız tecavüzü sindiremeyecek ve kabul etmeyecektir. Emellerini ancak devletin, ordunun ve milletin kurtuluş ve selametine adayan Padişah hazretlerine olan tam bağlılık ve yeniden başkanlığını üstlendiğiniz hükümetin en keskin teşebbüs ve icraatta bulunarak milletin hukukunun korunağına olan güvenden dolayı sükûnetinin korunabilmekte olduğunu.” Millî Mücadeleyi “Anadolu İhtilali” gerçekleştirmeyi düşünmüş ve büyük bir deha ile uygulamayı safhalara ayırmış, olaylardan faydalanarak milleti fikren hazırlamış ve kademe kademe yürüyerek hedefe ulaşmayı amaçlamıştır.

Millî Mücadele temel taşının oluşturulması

Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadelenin ilk ana unsurunu oluşturan 22 Mayıs 1919 tarihinde hazırlanan, hala gaflet uykusunda olan İstanbul Hükümetine gönderdiği raporda; “Samsun bölgesi Rumları siyasi emellerinden vazgeçerlerse, asayiş kendiliğinden düzelir. Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur. Yunanlıların İzmir’de hakları yoktur. İşgal geçicidir ve en önemlisi millet, milli hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır. Rum azınlığın faaliyetlerine, Yunanlıların İzmir’i işgal faaliyetlerine açıkça karşı çıkış vardır. Türklüğün yabancı mandasına tahammülü olamayacağının açıkça ilan edilmesi ve milli mücadele hareketinin referanslarını Türk Milliyetçiliği fikriyatına bağlanması fevkalade önemlidir.” İngilizlerin Samsun’u mahallî idarecilere haber vermeden işgal ettiğini, bu durumun devletin nüfuzunu sekteye uğrattığını, İngilizlerin Rumlarla işbirliği içinde olduğunu bildirmiştir. Türklerin Hıristiyan unsurlara saldırmasının söz konusu olmadığı, ancak tam aksine bir durum olduğunu, Türk ve Müslümanlara karşı saldırıya geçtiklerini; can, mal ve namuslarını korumaya çalıştıkları belirtilmiştir. Bu rapor, Milli Mücadele’nin ve 19 Mayıs ruhunun dayandığı temeli oluşturmuştur. 

Atatürk, Nutuk’ta kurtuluş stratejisini ve planını “uygulamayı evrelere ayırmak ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmak” olarak tanımlamıştır. Nutuk’ta, “Millet Egemenliğine dayalı Tam Bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” olduğunu açıklamıştır. Cumhuriyetin kurulacağı ana kadarki süreçte karşılaşacağı sorunlar ve bu sorunların çözümü için takip edeceği genel stratejiyi büyük ustalıkla uygulamıştır. Tuttuğu yol, gerçekçi, haklı ve sağlıklıdır. “Halkın adına onlar için neyin doğru olduğuna da, bunu hayata geçirmeğe de ben karar verdim ve uyguladım.” Millî Mücadele, Atatürk'ün ifadesiyle aynı zamanda tüm “mazlum milletlerin” özgürlük ve bağımsızlık ateşinin yakıldığı bir mücadeleyi oluşturmuştur. “Millî Mücadele’yi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir, evlatlarıdır. Millet analarıyla, babalarıyla, kardeşleriyle mücadeleyi kendisine ülkü edindi. Milli Mücadele’de şahsi hırs değil, milli ülkü, milli onur gerçek etken olmuştur.” Anadolu halkının esaret belgesini kabul etmeyişinin ve örneği az görülen bir karşı koyuşun hikâyesini oluşturmuştur. Türk Milleti, Atatürk’ün öncülüğünde önce Millî Mücadele’yi kazanarak kurtuluşa, sonra Türkiye Cumhuriyeti devletini kurarak bağımsızlığa ve daha sonra da toplumun her alanında yapılan devrimlerle çağdaş hayata uzanan uzun, meşakkatli ve kutlu yolun başlangıcının ilk adımı atmıştır.  

Mustafa Kemal Atatürk, 16 Mayıs 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak yola çıkması ile geçen sürede, tutsak başkent İstanbul’da, uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu umutsuz duruma üzülmüş ve bir şeyler yapmak için 6 ay boyunca büyük çaba ve gayret göstermiştir. Öncelikle Türkiye’nin kurtuluş hareketini ustaca bir diplomasi ile yürütmüş ve ilk zamanlarda siyasi yoldan ülkeyi kurtarmak amacını gütmüştür. Bu süreç; Atatürk’ün önderliğinde Türk milletinin Anadolu’da yapacağı Milli Mücadelenin biçimlendiği ve nitelik kazandığı, zorluklarla, tehlikelerle, acılarla, hüzünle ve hazırlıklarla geçen ve alt yapısının planlandığı çok zor bir süreç olmuştur. Bu süreç, kurtuluşa giden milli direnişin ön hazırlığını ve temelini oluşturan millet olarak var olabilme sürecinin adıdır. Türk vatanın geleceği için bir vatansever olarak çareler aradığı ve tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmanın gerekli olduğuna inandığı dönemi teşkil etmiştir. Anadolu'nun içlerine doğru hızla ilerleyerek gemileri “Geldikleri Gibi Göndermek” sözünü hayata geçirmek için Türk halkı ile bütünleşmek amacıyla Samsun’a çıkma kararını verdiği dönemdir. Kurtuluş çaresini, canlanma belirtilerini gördüğü Anadolu’ya geçmekten başka çıkar yol kalmadığını ve bir an önce resmi yollardan ne yapıp edip bir şekilde geçmenin yollarını aramaya başlamıştır. Anadolu’ya geçerken orada Türk milletinin kendi iradesine dayalı bir teşkilat kurmaya ve dünyaya Türk milletinin sesini duyurmaya karar vermiştir. 

Bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak fikrinin oluşması

İstanbul’da kaldığı süre zarfında saray ve çevresiyle, münasebette bulunduğu kişilerle son derece dikkatli ve temkinli ilişkiler kurmuş ve onların güvenini kazanmıştır. Padişah dahil tanıdığı herkes ile planlarını görüşmüş ve emperyalist işgale karşı mevcut koşullarda İstanbul’da kalarak hiçbir şey yapılamayacağını anlamıştır. Padişah Mehmet Vahdettin ile 15 Kasım, 22 Kasım, 20 Aralık 1918 ve 15 Mayıs 1919’da görüşme fırsatı bulmuştur. Bu dönemdeki faaliyetlerini Falih Rıfkı Atay’a; “Ağır ve kat-i bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek, tereddüde yer bırakmamak, başka ihtimal kalmadığına inanmak için mütareke esnasında 4-5 ay 13 Kasım-16 Mayıs 1919’da İstanbul’da kaldım” ifadeleriyle açıklamıştır. O, “Uygun bir zaman ve fırsat kollayarak İstanbul’dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu’nun içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra Türk milletine felaketi haber vermek”. Ulusal direnişi İstanbul’dan değil, Anadolu’dan yönetmenin gerektiğine karar vermiştir. 

Bu idealin ve amacını gerçekleştirmek amacıyla Şişli’deki evinde daha önceki cephede savaştığı İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Fethi Okyar, Fevzi Çakmak, Refet Bele, İsmail Canpolat ve Cafer Tayyar gibi en yakın arkadaşları birlikte toplantılar yapmış, çalışmalarını yoğunlaştırmış ve devamlı görüş alışverişinde bulunmuştur. Millî Mücadeleye başlama kararını verişini ve bu amaçla Samsun’a çıkış ile Anadolu’ya geçmek isteyişini; “İçimde çok dikkatle gizlediğim bir sırrı vakit gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim. Bir gün sırdaşım İsmet Bey’e, hiçbir sıfat ve yetkim olmaksızın Anadolu ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çareleri aramak için en müsait mıntıka ve beni o mıntıkaya götürecek kolay yol hangisi olabilir? İşte, benim mütareke sırasında 4-5 ay İstanbul’da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak. Fikir hazırlıklarında tevazuuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir kanaat ilham etmek lazımdır.” sözleri ile belirtmiştir. 

Aklında nihai amaç, uygar ülkeler arasında Türkiye’nin yerini alma fikrini gerçekleştirmek olmuştur. Atatürk’ün milli kurtuluş yolu için Samsun’a çıktığında ülkeyi emperyalist işgalden, milleti saraydan/sultandan kurtarmayı amaçlayan iki ayaklı bir hedefi olmuştur. Atatürk, Nutuk’ta; “Osmanlı hanedanlığını sürdürmeye çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü istemekti. Çünkü millet, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlığa güvenle bakılamazdı. Artık vatanla, milletle hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve millet bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifenin durumuna gelince; bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?” gerçek kurtuluş ancak vatanın tam bağımsızlığını, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini sağlamak ile mümkün olacaktır. Bunların biri eksikse ülke de gerçek kurtuluşa ulaşmak mümkün olmayacaktır. 

“19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nı gençlere armağan etmiştir

Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk; “Gençler! Benim gelecekteki emellerimi gerçekleştirmeyi üstlenen gençler! Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnun ve mesudum” sözleri ile Türk gençliğine olan güvenini anlatmıştır. Cumhuriyeti emanet ettiği gençlere; “Gençliğe Hitabesinde; “ "Ey Türk Gençliği, Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Cebren ve hile aziz vatanın kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar, gaflet dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Millet, fakrı zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı işte, bu ahval ve şerait içinde olsa dahi, vazifen Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarların asil kanda mevcuttur.”

Millî Mücadele ruhuna gençlerin sahip çıkmasını istemiştir. Gençlere armağan ettiği, “Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”, ilk defa 1926 yılında “Gazi Günü” adı altında Samsun'da kutlanmıştır. 24 Mayıs 1935 tarihinde “Atatürk Günü” adı altında resmiyet kazanmıştır. 19 Mayıs, ilk kez 20 Haziran 1938 tarihinde “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmıştır. 

Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutmuş ve Cumhuriyet düşmanlarına karşı birlik ve beraberlik içerisinde omuz omuza mücadele edilmiştir. Atatürk; “Bir milletin ahlak değeri, o milletin yükselmesini sağlar. Bir millet, zenginliğiyle değil, ahlak değerleriyle ölçülür.” 19 Mayıs’ta, Atatürk’ün emanetine sahip çıkılarak Millî Mücadele ruhu ile kutlanmış ve kutlanmaya devam edilecektir. 

İşgalden kurtuluşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında yaşanan zorlukları her zaman göz önünde tutarak, “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı”nın 105’inci yıldönümü kutluyoruz ve milletçe çok gururluyuz. 19 Mayısları, gençler Millî Mücadele ruhu ile kutlayacak ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini, dünya var oldukça sonsuza kadar yaşatacaktır. Türk milleti, Cumhuriyet düşmanlarına karşı birlik ve beraberlik içerisinde omuz omuza mücadele edecektir. “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız, bu kâfidir” O’nu tanımak ve anlamak, yaşadıklarını ve fikirlerini bilmekle mümkündür. Türk milleti; tarih boyunca tam bağımsızlık, vatan, bayrak, onuru, haysiyet ve şerefi için ölümü göze alarak mücadele etmiştir. 

Dr. Cengiz TATAR
Dr. Cengiz TATAR
Tüm Makaleler

  • 18.05.2024
  • Süre : 9 dk
  • 413 kez okundu

Google Ads