Site İçi Arama

tarih

Bu Topraklarda Türkün Daha Fazla Horlanmasına Neden Müsaade Edemeyiz?

Neredeyse tamamen kendi hatalarımızdan kaynaklı olarak yıkılan Türk devletlerinin çoğunluğu, önceleri içten zayıflatılmış ve sonrasında çökertilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil tarihteki onyedinci Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, günümüzde içinden geçilen konjonktüre baktığımızda, korkarım ki içten ve dıştan gelen tehlikeler ile yüz yüze bırakılmış durumdadır.

Tarihi değiştiremeyiz ama ders alıp geleceğimizi şekillendirebiliriz. Bu bağlamda, “Tarih tekerrürden ibarettir” sözünü çok değerli buluyorum. Evet tarihten gerekli dersleri çıkaramazsak, tarihte yaşanmış olayların aynen tekerrür edeceği hepimizin malumu olan sosyolojik bir gerçekliktir. Türk tarihi, ihanetlerin, devlet yıkıp kurmalarıyla hallice mümbit bir bilgi hazinesine sahiptir. Neredeyse tamamen kendi hatalarımızdan kaynaklı olarak yıkılan Türk devletlerinin çoğunluğu, önceleri içten zayıflatılmış ve sonrasında çökertilmiştir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil tarihteki onyedinci Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, günümüzde içinden geçilen konjonktüre baktığımızda, korkarım ki içten ve dıştan gelen tehlikeler ile yüz yüze bırakılmış durumdadır. 

Emperyalizm, amaçlarına ulaşabilmek için bazen konvansiyonel silahlarla topyekûn bir cephe savaşını, bazen de Truva atlarıyla, kaleyi içeriden fethetme planını devreye sokar. Bu bozgunculuğu yaparken de hedef ülkenin içinden belirlenen amaca ulaşılmasına destek verebilecek tıynette olan en uygun elemanlar seçilir. Hedef ülke toplum yapısının bir parçası olan bu elemanlar diğerleri arasından özenle seçilir ve zamanla o devletin en önemli makamlarına kadar yükselebilmeleri için desteklenirler. Sonuçta çoğu devlette ehliyet, liyakat ve beceri arandığından, seçilen kişilerin de kendi alanlarında uzman olması, işini iyi bilmesi, zeki ve işbilen kişilerden olması istenir. Bu tür kişiler ulaşmaları gereken makamlara oturabilmeleri için özenle yetiştirilir. Bunların ajan olduğunu anladığınızda artık iş işten çoktan geçmiş olar. Kaleler yıkılmış, birliğiniz bozulmuş, vatan topraklarının elden gitmesine ramak kalmış olur. Tarihe müracaat ettiğimizde eskiden olanların günümüzde de sahneye konulmakta olduğuna şahit olursunuz. 

Geçmişte yaşananlara baktığımızda, çoğu ülkenin içinden belirlenen ajan provokatörlerin en çok nüfuz ettikleri kitleler dini liderler ve cemaatlerdir. Çünkü dini duygular ve ritüeller insan ruhunu formatlayan, toplumları birleştiren veya ajite eden en elverişli ortama sahiptirler. Adeta bu işlerin kaynağıdırlar. Nitekim en zor zamanlarımızda düşmanla işbirliği yapanlar, bizi arkadan hançerlemeye çalışanlar, kendi tarihimiz açısından baktığımızda, Ata’nın deyimiyle dahili bedhahlar onlardır. Onlar içimizdeki Lawrence’lardır. Yunan İzmir’de denize dökülünce, onlarla yeni vatanları Yunanistan’a kaçanlardır. Kanaatimce Şeyhülislam Dürrizâde Abdullah, İskilipli Atıf, Şeyh Sait gibi olanlar da bu manada sayılabilir. Bunlar Fransıza, İngilize, Yunana, Amerikalıya hayran ama her nedense Türk’e ve Türklüğe hasımdırlar. Başlarında bazen sarık, bazen püsküllü fes, sırtlarında bazen ruhları kadar kara, bazen yeşil cübbe vardır. Bunlar zamanında, Muaviye ve hatta Yezit’ten daha azgın saltanat sevdalısı, fanatik Arap ırkçısı Türk ve Atatürk düşmanı olmaktan geri durmamışlardır. 

Türk vatanı, ülkemiz için bu tür içimizdeki hainlerin başımıza çorap ördüğü günler geçmişte kalan, unutulacak şeyler değildir düşüncesindeyim. Zira bu tür şeyler sadece dünde kalmadı, bugün de geçerliliğini koruyor, korumaya devam ediyor. Merhum Yaşar Nuri Öztürk; “Allah ile Aldatanlar” kitabında bunları şöyle anlatıyor: 

“Sanki peygamber gibi hepsine vahiy geliyor, her biri Allah’ın elçisi olarak, Allah adına konuşuyorlar. İstedikleri kişiye cennet, cennette binlerce huri bağışlıyorlar, istediğini kafir olarak suçlayıp cehenneme postalıyorlar. Allah diye nara atarak kafa kesiyorlar, Allah adına kadın ve çocukları kırbaçlıyorlar. Ellerinde tesbih, dillerinde tekbir olduğu için milletimiz çoğu zaman (bunlardan kaynaklanan) tehlikenin farkına (bile) varamıyor. Yeterli dini bilgiye sahip olmayan halkımız, onların martavallarını din zannediyor ve size değil, (gerçek din alimlerine değil) onlara inanıyor. Asıl üzücü olan da budur!”

Yine içimizde kök salan bazıları da Selefilik ve Haricilikten besleniyorlar. Genel manada Arap seviciler olarak biliyoruz bu türden olan, bu zihniyetin temsilciliğini yapanları. Yine benzer şekilde bazıları da siyasal İslamcı ideolojilerini pervasızca dile getirebiliyor. İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor: “Acaba devleti yönetenler de mi tehlikeyi göremiyorlar veya görmek istemiyorlar?” 

Çok yakın tarihimizde yaşanan FETÖ ihaneti de mi ders olmadı bize veya size? Hak olmayan mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin devlet işlerine bu ilgisi niyedir? Devlet birimlerindeki kadrolaşmaları medyaya, özellikle de sosyal medyaya yansıyor. Yarısı yalan olsa bile diğer yarısı endişe duymak için fazlasıyla yeter de artar bile. Niye birbirleriyle kıyasıya bir yarış içinde devlete z-sızmaya çalışıyorlar? Amaçları nedir? Başka bir FETÖ yapılanmasına tahammülümüz var mıdır? Bu yapılanma gayretlerini gören, duyan, hisseden herkesin, hepimizin artık gözünü açması gerekmiyor mu? Laik devlet anlayışı terk ediliyor da bizim mi haberimiz yok acaba? Türkiye bir din devletine mi dönüştürülmek isteniyor? Nedir bu devlete sızmaya çalışan cemaat denen yapılanmaların nihai hedefi? İnancım odur ki, ülkemizde din adına densizlik yapanlar, yüce Türk milletinin, halkımızın saf inançlarını temelden sarsmaya başladılar. Üzülmek ve sadece sessizce olan biteni seyretmek, buna tepki göstermemek, en basit ifadeyle acizlikten başka bir şey değildir. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi atamalı bir memuru olan Diyanet İşleri Başkanı, günlük yaşamda hepimizin kullandığı “günaydın” dememize karışıyor, karışma cüretini gösteriyor. Neymiş efendim, günaydın demek İslami bir selamlaşma değilmiş! Herkes birbirine selamlaşma olarak “selamünaleyküm” demeliymiş. Yahu namazda değiliz, Kabe’de tavafta değiliz. Kaldı ki hepimiz Müslüman da değiliz. Belki dün Müslümandım bugün değilim. Niye karışıyorsun hangi sözcüklerle birbirimize selamlamamıza. İster günaydın derim Türkçe, isterse “selam” derim ve gerektiğinde “selamünaleyküm” derim. Dinimin ritüellerini yerine getiririm. Tıpkı ezan gibi Arapça kullanmamız gerekirse kullanırız ama bunun ne zaman, nasıl olacağını her birey kendi karar verir. Kimse, kimseye karışamaz. Bireylerin özgürlük alanına din adına girilemez. Zira burası laik bir ülkedir. Din devleti değildir. Bunun böyle bilinmesi gerekiyor. Bu yüzden Sayın DİB, sana ne! 

Yok efendim çocuklarımıza Müslümanca isimler koymalıymışız. Yahu Araplar Müslüman olmadan önce de aynı isimleri kullanıyordu, sonrasında da. Benim adımı Orhan koymuş babam. Peki oğlumun adı Serdar, diğer oğlumun adı da Caner. Şimdi çocuklarımın isimleri Arap ismi olmadığından dinsiz mi sayılıyor bizim hazretler tarafından? Siz mi buna karar veriyorsunuz, kendinizi, haşa, Allah yerine koymaya nasıl cüret edebiliyorsunuz? 

Şunu unutmayın lütfen. Kendi dili olmayanın milleti, millet olamayanın da devleti olmaz. Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan Anadolu’daki bu devleti Türkler kurdu. 100 yıl önce bu topraklarda Türkçe konuşan halk kurdu. Arapça konuşanlar, çocuklarına Arapça isim verenler kurmadı. Bunun farkındasınız değil mi? 

İnancıma, nasıl giyindiğime, eğlence şeklime karışma hakkını size kimse vermedi. Dilime, geleneğime, aşkıma, sevdama da karışma hakkını size vermiyoruz. Nedir sizdeki bu Türk ve Türk’ün dili Türkçe düşmanlığı? Kastınız nedir sizin? Şunu bilesiniz. Bu topraklarda yaşayanların ortak dini olan İslam’a sizin kadar zarar veren olmadı bu milletin tarihinde. Birleştirici değil ayrıştırıcı bir dil kullanıyorsunuz. Ayrıştıranın dili Türkçe olsa ne olur, Arapça olsa kime ne fayda sağlar? 

Şimdi sosyal medyada bolca videoları paylaşılıyor. Halil Konakçı diye bir imam çıkıyor, diyor ki: “Hatay Arap şehridir!” Hoppala. Böyle şarlatanlık olur mu? Bize Fransız dönemini övüyor. Başka bir sözde imam olan birisi: “Bende iki tabanca var, ikisi de dolu, yeter bu laiklerden çektiğimiz.” diyebiliyor. Hem de laik yapıdaki Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine maaş verdiği kişi diyor bunu. İnananlar için bu devlet tarafında, bu halkın vergileri kullanılarak inşa edilen cami kürsüsünden söylüyor bu bozguncu sözlerini. Bir diğeri Ayasofya camiinden meydan okuyor Cumhuriyet rejimine. Bunların referans aldığı fesli; “Yunan bunlardan iyiydi, keşke Yunan kazansaydı.” diyor ve itibar görüyordu. 

Elbette ülkesini seven, Millî Mücadelede Kuvayı Milliye saflarında yer alan, vatan, bayrak, millet, din, devlet, bağımsızlık ve hürriyet için canını dişine takarak mücadele eden, bu yolda şehit ve gazi olan o kahraman ve hakiki din adamlarımıza da şükran borcumuz vardır. Ülkesini seven, İstiklal Madalyalı çok sayıdaki din görevlilerimizin ruhları şad olsun. 

Bozguncular, hainler şunu iyi bilmeli. Süleyman Nazif “Batarya ile Ateş” dizelerini boşuna yazmadı. Daha küçücükken okul önlerinde “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” andına inançla sarılmış ve “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur!” diyen Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleriyle ulus bilinci aşılanmış bizler, “Türkün horlanmasına müsaade edemem. Ben de Türküm!” diye parlayan Ahmet Vefik Paşa gibi her an bu vatan için bir ok gibi ileri atılmaya, sizi bir avuç suda boğmaya hazırız. Her nerede ve hangi pozisyona olursanız olun, bu vatanın gerçek sahibi bizleri siz hainlerin durdurmaya gücünüz hiçbir zaman yetmez. Çünkü bizler, Türk olmayı en büyük gurur olarak gören Ata’nın izinde gidenleriz, kimseye pabuç bırakacak değiliz. Böyle bir lüksümüz yok. Filhakika bırakmayız, bırakmayacağız. Bu böyle biline. 

Saygı dolu sevgiyle

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 08.09.2023
  • Süre : 4 dk
  • 608 kez okundu

Google Ads