Site İçi Arama

tarih

FETÖ’den Ders Alalım, Toplumsal Bölünmüşlüğümüzü Ortadan Kaldıralım

Tarih ulusların geçmişlerinden ders çıkarmaları için vardır. İşte ben de bugün bizi 15 Temmuz sürecine götüren sebeplere kendi düşünce perspektifimden bakıp sizlerle duygularımı paylaşmak istedim.

Bizim Türk Ulusunun iki kötü huyu vardır, birincisi çabuk unuturuz, ikincisi de olanlardan ders çıkarmayıp hep aynı hataları yapmaya devam ederiz. 

Tabii siz bu yazdıklarıma daha fazla iyi veya kötü olan bir sürü özelliğimizi yazıp söyleyebilirsiniz. Ulus olarak hep sonuçlarla ilgilendiğimizden büyük resimde bize görünen nedenlerle pek uğraşmayız, bu ülkenin entelektüel kesimi de aynen sokaktaki vatandaş gibidir. Oysaki, kötü sebeplerin çözümlerini bulmadan doğru sonuçlara ulaşamayacağımızın bilincinde olmamız gerekmez mi! 

Tarih ulusların geçmişlerinden ders çıkarmaları için vardır. İşte ben de bugün bizi 15 Temmuz sürecine götüren sebeplere kendi düşünce perspektifimden bakıp sizlerle duygularımı paylaşmak istedim. 

İslâm dünyasının belirli derecelerle, hemen her devirde ve her yerde gözlemlenebilen temel zaafları şunlardır: 

  • Ahlâksızlık, Aşağılık kompleksi, Ölçüsüzlük,
  • İlkesizlik, Köksüzlük, Yönsüzlük
  • Akılsızlık, Düşüncesizlik, Özgüvensizlik. 

Evet biraz ağır oldu ama bu bir sosyolojik gerçeklik. Osmanlı’nın yıkılması bu zaafların giderek bütün toplumu pençesine almasıyla oldu. Osmanlı’nın girdiği kriz İslâm dünyasına da yansıdı. Bir kısmı modernist, bir kısmı selefî, bir kısmı da gelenekçi çözümlerdi. Fakat hangi ekol olursa olsun insan, toplum, düzen ve güç algıları ve çözüm önerileri birbirine çok benziyor. Çünkü; hepsi aslında iki açık ve açlığa dayanır: Din açığı-açlığı ve güç açığı-açlığı. 

Bu birbirini besleyen iki açık-açlık, iki asırdır bir kısırdöngüye yol açtı. Bu kısırdöngü şudur: Müslümanlar yeterince dindar olamıyorlardı, çünkü; ülkeleri, şehirleri, devletleri, eğitim sistemleri, piyasaları, kültürleri Batılılar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalden kurtulmak için Batı’ya karşı büyük bir maddi gücün tekrar elde edilmesi dini bir vecibeydi ve ne şekilde olursa olsun yerine getirilmeliydi. Böylece güç odağı, din odağı hâline geldi. Bu kısırdöngü sarmalı, FETÖ gibi dini söylemli pek çok parti, grup, cemaat ve türevlerini üretti ve hala da üretmeye devam ediyor diye düşünüyorum. 

Din açığı-açlığı, çarpıklaşan din anlayışındaki sorunun hem bir sebebi hem bir sonucudur. Bir sebebidir, zira batılılaşmanın yeni yetişen ve eğitimli kitlelerde oluşturduğu maneviyat açığını gidermeye yönelik dinin yenilenmesi, yeniden yorumlanması gayretlerini çoğalttı. Fakat bu yaklaşım sadece dini temelli terör örgütleri ile sınırlı değildir. İslâmcılar da batılılaşma paradigmasını kullandıkları kavramlar, modeller ve yaklaşımlar üzerinden güç devşirmişlerdir. Çünkü batı düşüncesi ve paradigmasını eksen alıp, kendi düşünce ve usullerine daha az önem vermeye başlamışlardır. 

Din açığı-açlığı, din anlayışındaki sorunun aynı zamanda bir sonucudur. Bunun yanı sıra daha büyük bir facia meydana geldi. “Din adına” konuşması gereken gerçek din adamları devreden çıkınca, ortalık bilinçsiz ama hesaplı hareket eden sözde okumuşlara ve bir şekilde bir dini grup veya cemaate dayanan kanaat önderlerine kaldı. Din anlayışında Müslümanlar doğru ve yanlış arasında gidip geldiler. Kimi Osmanlı’dan bu yana gelen her şeyi “aslî” ve “sorunsuz” kabul ederken, hatta Fatih döneminde başlatılan saltanatın devamı için geleneksel bir uygulama haline getirilen kardeş katli gibi yanlışları bile yüceltirken, kimi bütün gelenekleri, Türk-İslam toplumunun kökeni olan değerleri toptan batıl ilan etme hatasına saplanıp kalıyor. Sadece Batılı kavramları kullanarak kendi dinini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor, dolayısıyla da olmuyor, toplum tarafından da kabul görmüyor.

Türk toplumundaki yerleşik din anlayışındaki sorun; dine Batılı akılla bakmak, yöntemlerde Batı’yı esas almak, dindarlığı muhafazakârlık ile karıştırmak, dindarlığı sadece soyut bir inanç saymak, dindarlığı sadece ibadete sıkıştırmak, hayatı “dinî olan” ve “dinî olmayan” diye bölmek gibi sonuçlara yol açtı. Açıktır ki bu iki aşırı uç da sorunun çözümüne değil, aksine daha çetrefilli hale gelmesine yol açtı. 

İslam dünyasındaki ikinci sorun, din sorunu ile irtibatlı olan güç anlayışında, güce erişme arzusundadır. Bu hususta İslami partiler, gruplar ve cemaatler Batılı güçlere teslimiyet ile Makyavelizm arasında gidip geliyorlar. 

Bir tarafta Batı’nın gücüne sorgulamadan teslim olanlar ve onu felsefede, bilimde, siyasette, sanayide olduğundan fazla güçlü gösterenler var. Bunlara göre yapılacak bir şey yoktur, Batı kazanmıştır, hep kazanacaktır. Batının yanında yer almak gerekir. 

Öte tarafta ise güç kazanmak için her şeyi mubah görenler var. Bugün sadece bizde değil İslâm âleminde de güç denince sadece maddî güç anlaşılıyor, her şey ve başarı maddî güce bağlanıyor. Ölçüsüz güç anlayışı dini daha da yozlaştırıyor, kişiliği, liyakati, adaleti ve her alandaki niteliği mahvediyor.

FETÖ’yü besleyen şey, bu iki açık ve açlığın istismarıdır. “Bir güç olarak din” yerine “bir din olarak güç” anlayışını hayata geçirmiştir. Bunun sonucu olarak dine aykırı ne kadar ikiyüzlülük, yasak ve haram varsa bu zihniyet hedefe ulaşmak için bir ara çözüm olarak ‘yapmayı’ caiz görmüştür. Bu hususta karnemiz kirlidir. 

FETÖ’nün yaptığı kötü işlerden oluşan bir çeklist yaptığımızı farz edelim. Bu listede “FETÖ” isim veya kavramının yerine herhangi bir sağcı-solcu veya dinci partiyi, sosyal grubu, cemaati, hemşeri veya etnik köken ağını, illegal yapılanmayı, yolsuzluk üzerine kurulu menfaat ortaklığını koyalım. FETÖ dediğimiz ekibin yaptıkları ile bu saydığım grupların yaptıkları genel manada aynı ya da benzer şeyler olacaktır, bir kısmının bu çeklistin şu veya bu kısmına uyduğunu göreceğiz. 

Demek ki sorun FETÖ’den daha köklü, daha büyük ve daha kapsamlıdır. Çözüm, FETÖ’yü yok etmekle bitmiyor. Önemli olan FETÖ zihniyetini bitirmektir. 

“Dindar dediğin güçlü olur” mantığıyla başlayan süreç bizi bu ahlâksızlık bataklığına sokmuştur. Bu analizimiz, bazı çevrelerin yaptığı gibi dinin ve dindarların bastırılması ve “devletleştirilmesi” gerektiği, dini grupların özünde kötü olduğu, dini gruba bağlı olanların kamu görevine sokulmaması gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu da hatanın başka bir boyutudur.

Herkes meşru bir sosyal, ideolojik, kültürel veya dini bir gruba mensup olabilir, zaten çoğunlukla da açık veya kapalı bir şekilde öyledir. Bu mensubiyet suç değildir. Asıl suç olan, mensubiyeti kamu görevinin önüne ve üstüne çıkarmaktır. Yoksa bugün birçok dini grubun etkisinden daha fazla olan hemşeriliğin, etnik kökendaşlığın, menfaat gruplarının bu tür dini gruplardan bir farkı kalmaz. Burada belirtilmesi gereken şey, FETÖ’nün bir cemaatten çok bir örgüt olmasıdır. Hedefi, yöntemi, ilişki ve eylem tarzı illegal örgüt şeklindedir. 

Ülkemizde hâlâ ilkeli, tutarlı, kişilikli hizmet yürüten dini gruplar elbette mevcuttur. Yine de iki asırlık bu bataklığın paçasını kirletmediği bir grup veya şahsiyet bulmak o kadar da kolay değildir. Ama bataklığa paçası bulaşmış olmak ile bataklıktan beslenmek elbette apayrı şeylerdir. FETÖ gibi bu bataklığı beslenme ve hayat imkânı olarak gören sağ, sol ve dini söylemli grup sayısı maalesef oldukça fazladır. 

Bu iki açık ve açlığı özgün, açık ve ahlâkî bir tavır ile gidermeye çalışmak gerekir. Bu sadece akademik veya kurumsal bir çaba ile olmaz. İnsanların vasfını yükseltmeden, toplumsal yarılmanın temeli olan siyasi, sosyal ve dini travmalar ile yüzleşmeden, toplumu yönetmeyi bir “devlet” yani imtiyaz olmaktan çıkarıp bir kamusal sorumluluk olarak tanımlamadan bu bataklık kurumaz, kurutulamaz. Özellikle devlet, bürokrasi, kamu alanlarında gayri-şahsi bir yapılanmayı toplum benimsemeden, adamcılık ve çıkarcılık ile herkes kendi meşrebindekine iltimas geçmeye devam ederse, örgütün veya yapının ismi ne olursa olsun, isterse Atatürkçülük olsun, bizim toplum olarak çağdaş bir yapılanmaya erişmemiz mümkün değildir. FETÖ’nün en büyük hatası buydu hem kendini hem de kendisine saf duygularla, dini ve milli düşüncelerle kendisine yaklaşanlara verdiği en büyük zarar budur. Hem mensuplarına hem de Türk milletine bu nedenle büyük zararı dokunmuştur. Şimdi bundan ders alıp, toplumun ve her bir bireyin temizlenmesi için çaba göstermek zamanıdır.

Düzlüğe hakikaten çıkmak istiyorsak, bütün bu çabalarda esas almamız gereken temel ilkeler; samimiyet, şeffaflık ve temelde ahlak olmalıdır. Mesaj verenin ahlâkı, mesajdan daha önemlidir. Bunun için asıl çare gücün ahlâkına değil ahlâkın gücüne talip olmaktır. Beklenen adalet, hukuk ve refah düzeni ancak böyle bir anlayıştan doğabilir.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 15.07.2022
  • Süre : 5 dk
  • 910 kez okundu

Google Ads