Site İçi Arama

tarih

Gerçek Nereden Baktığınıza Bağlı Olarak Değişir mi?

Kültürel miras, bir ülkenin geleceğinin şekillenmesinde en önemli olgudur. En başında söyleyeyim; bu coğrafyada yaşayan insanların genelde kısa vadeli düşünmelerinin sebebi, yüzyıllardır süren bir kültürel mirastır. Daha doğrusu, bu coğrafyada doğan insanlara yüklenen genetik mirastır. Henüz de çözülememiş sosyolojik bir gerçekliktir.

Neden biz günümüz Türkleri, hep kısa yoldan zengin olmanın hayallerini kuruyor ve hep sadece günü kurtarmaya odaklanıyoruz? Bizde dünyanın diğer milletlerinden farklı olan nedir? Bu yazı da bu sorunun yanıtını, yine size tarihten örneklemelerle vermeye çalışacağım. 

Kültürel miras, bir ülkenin geleceğinin şekillenmesinde en önemli olgudur. En başında söyleyeyim; bu coğrafyada yaşayan insanların genelde kısa vadeli düşünmelerinin sebebi, yüzyıllardır süren bir kültürel mirastır. Daha doğrusu, bu coğrafyada doğan insanlara yüklenen genetik mirastır. Henüz de çözülememiş sosyolojik bir gerçekliktir. 

Osmanlı 1300-1600 yıllarını kapsayan dönemde İmparatorluk sistemini oturtmuştur. Bu sistem, kendi içinde kurallara sahip olan ve düzgün işleyen bir ekonomik yapı ile sınırlarını sürekli genişleten fetihçi bir anlayışın ürünüydü. Devlet, bu dönemde bu coğrafyada yaşayan insanların hepsine kendine güven ve geleceğe dair umut veriyordu. Güçlü ve karizmatik bir lider olan ve çağının en büyük entelektüelleri arasında gösterilen Fatih Sultan Mehmet dönemi ile devlet yapısından imparatorluk yapısına geçiş yapıldı. Böylece sistemin işleyişi optimize edilmiş oldu. 

Öte yandan 1453 yılında İstanbul’a fetheden Osmanlı, Avrupa’daki gelişmeleri okumakta zorluk çekiyordu. Pusulanın icadıyla birlikte bu yıllarda başlayan yeni coğrafyaların keşif dönemi, Avrupa’nın aynı zamanda değişim sürecinin başlamasını da tetikledi. Avrupa’nın yaşadığı değişim, tarihi başarıların ibresini Batı dünyasının lehine değiştirdi. Yeni keşfedilen topraklardaki doğal kaynakların ve zenginliklerin Avrupa’ya aktarımı toplumsal değişikliklerin önünü açtı. Bu arada dinin reform geçirerek Kilisenin halk üzerindeki kontrolünün azalması süreci başladı. Bilim ve teknolojinin gelişmeye başlaması ile Avrupa toplumları üstün ateşli silahlara sahip olmaya, diğer toplumlar üzerinde hakimiyet kuracak yeteneklere birer birer kavuşmaya başladılar. Böylece Avrupa bir anda yükselişe geçerken, Osmanlı İmparatorluğu bu değişim sürecinin neredeyse tamamen dışında kaldı. 

Burada ifade etmeye çalıştığım gerçeklik, Osmanlı Toplumundaki duraklama dönemi, aslında tarih kitaplarımızda basitçe anlatıldığı gibi Kanuni’nin son yıllarında başlamadı. Neredeyse Fatih’in vefat ettiği 1481 yılında başladı diyebiliriz. Daha doğrusu tarih bunu gösteriyor. Gerilemeye de Sokullu zamanında değil, onun öncesinde başladığımız da aşikâr olarak görülüyor.

Aslında biz Türklerin Avrupa’daki Rönesans hareketlerinin yayılmasından sonra Avrupa’ya üstünlüğümüz neredeyse bitmişti. Birinci Viyana Seferi’nin başarısızlıkla sonuçlanması aslında dönemin Türk toplumunu uyandırması gerekirdi ama çok üstünde durulmadı. Hatta 1699 Karlofça Antlaşması ile önemli miktarda toprak kaybedinceye kadar Batı’nın kaydettiği gelişmelere Osmanlı toplumu gözünü kapamayı marifet saymıştır. Karlofça Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu'nun batıda büyük çapta toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu kaybettiği toprakları geri alma siyaseti izlemek istemiştir. Ama çok geç kaldığını zaman içinde acı bir şekilde anlamıştır.

Avrupa’daki coğrafi keşifleri, rönesansı, reformları, aydınlanma çağını ve özellikle 1700’lü yılların ortasında başlayan sanayi devrimi gibi aşamaları yaşayamayan ve kendini değişen dünyaya karşı uyarlamakta zorlanan Osmanlı İmparatorluğu, yıkılışına kadar geçen süre zarfında, zaman zaman gösterdiği bazı başarılarına ve toprak kazançlarına rağmen, genelde dış ülkelere tavizler veren ve yapısı giderek bozulan bir ülke haline geliyordu. Avrupa'ya karşı giderek bozulan üstünlük dengesi, III. Selim ile başlayan ve II. Mahmut’la daha organize bir yapıyla gerçekleştirilen modernleşme çabalarını başlattı. Tüm bu reformları finanse edecek gelirlerin düşüklüğü ve vergi gelirlerini sağlıklı şekilde toplayacak idari bir yapının tam anlamıyla kurulamamasından dolayı para sistemi de bozulmaya başlandı. Bunun sonucunda Kırım Harbiyle birlikte devletin tüm mali sistemi çöktü ve dışardan Batılı “tefecilerin” de yönlendirmesiyle birlikte, dış borçlanma yoluna gidildi. 

Osmanlı’nın o dönemlerde içinde bulunduğu karmaşık para durumu, bankacılık sistemini çok kârlı bir mekanizma haline getirdi. Bu sebeple Osmanlı toplumunun bir parçası olarak görülen dönemin Ermeni, Rum ve Musevi bankacıları, uzun vadeli kâr getiren yatırımlardan kaçınmaya başladılar. Sanayileşmeden çok, parayla, para kazanma dönemi bu zaman zarfında Türk toplumuna musallat oldu. İşte biz Türkler yeni dünya gerçekleriyle bu dönemde tanışmış olduk. Günümüzdeki karşılığı kolay para kazanma yolu Türkler arasında karşılığını buldu. 

Burada işaret etmek istediğim husus şudur: içinde yaşanılan ülkenin siyasi istikrarı ve refah seviyesi, o ülke insanının düşünce yapısını doğrudan etkilemektedir. Bu tüm toplumlar için bir gerçekliktir. Toplumları değiştiren etkiler Osmanlı toplumunda görüldüğü üzere uzun süren bir dönemin sonunda oluşmaktadır ve devamı halinde kültürel miras olarak gelecek nesillere aktarılmaktadır. Osmanlı’nın giderek küçülen toprakları ve bozulan mali yapısı da bu topraklarda yaşayan insanlarda kendine olan güveni ve geleceğe dair umutlarını azaltan bir işlev görmüştür.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlıdan devralınan ülke, sosyo-ekonomik sınıflar anlamında çok karmaşık değildi. Çok küçük bir üst sınıf azınlık, yine küçük bir azınlık sayılabilecek orta sınıf ve çoğu tarımla uğraşan büyük bir alt veya köylü sınıfı vardı. Şehirleşme oranı çok düşüktü. Son dönemde yaşanan savaşlarda yenilmiş, yorgun düşmüş ve fakirleşmiş bir halk vardı ve halkın yarınlarına dair umutları azalmıştı. 

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, 1923-1938 yılları arasında devletin kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen inkılaplar ve modernleşme hareketleri ile Türk halkının yeniden kendine güvenini kazanması ve yarına umutla bakması amaçlandı. Şüphesiz bu kolay olmadı. “Türk Milleti Çalışkandır, Türk Milleti Zekidir”, “Türk, Öğün, Çalış, Güven”,” Ne Mutlu Türküm Diyene” gibi sloganvari söylemlerle, kendine güveni kaybolmuş Türk halkının psikolojik kodlarının olumlu yönde değiştirilmesi hedeflendi. Bunda belirli ölçüde başarılı olundu. 

1938 yılında Atatürk’ün erken vefatı, ülkeyi ve insanını değiştirmek için başlattığı hareketlerin bir anlamda sonunu getirdi. Belki tarihçiler “araya II. Dünya Savaşı girdi, devletin önceliği güvenlik oldu” benzeri açıklamalar getirerek, Türk inkılap ve değişim hareketindeki yavaşlamaya bir kulp bulmaya çalışmış olabilirler. Hatta, savaş sonrasında devletin ve milletin güvenliğinin tehdit altına girdiği, Rusların toprak talepleri bahane edilmek suretiyle, tek önceliğin güvenlik olduğu algısı bir “gerçek” gibi sunulabilir. Oysa, büyük değişimler zaten savaşların birer meyvesi değil midir? Savaşa bile girmemiş yeni Cumhuriyet’in değişim ve dönüşüm sürecinin devam ettirilmemesini kim nasıl haklı çıkarabilir ki?

Savaş sonrasındaki dönemde Amerikan yardımlarının da ‘olumsuz’ etkisiyle, Türk insanının çalışarak üretme anlayışı bozuldu ve ülkenin sanayileşme hamleleri sekteye uğradı. Çok miktarda sıcak paranın ülkemize girmesiyle birlikte, Türkiye’de üretmek daha ‘pahalı’ görülür oldu. Türk Sanayisi henüz olgunlaşamadan duraksama dönemine sokuldu. Ülke insanın gelişmiş bir toplum olma, refah toplumu haline gelme beklentileri de suya düştü. 

Bu dönemde yaşananlar birkaç can alıcı örnek vermemiz gerekirse; milli ve yerli uçak fabrikalarımız kapatıldı. İlk yerli otomobilimiz olan devrim otomobilinin seri üretimine başlanamadı. Özellikle, gerçek bir başarı öyküsü olmaya hak eden ancak nedense başarısızlığın sembolü haline getirilen Devrim otomobili, modernleşme ve gelişim süreci sekteye uğratılan ülke insanında “bizden olmaz” benzeri acayip bir bakışı kültürel kod haline getirdi. 

Oysaki dışa bağımlılığı azaltacak olan bu tür projelerin arkasında devletin durması gerekirdi. Bu yapılmış olsaydı, ülkemizde sanayinin gelişimi hızlanacak ve belki de ülkenin kaderi bugünden daha farklı olacaktı. Ama olmadı. Türkiye 1960’lı yıllarda sanayileşmeye tekrar ağırlık vermeye, planlı ekonominin gereklerini yapmaya başlamasına rağmen, arzu ettiği sanayileşme ivmesini yakalayamadı. Bunun doğal bir sonucu olarak ülkedeki refah seviyesi yükselemedi. Bu da ülkedeki sosyo-ekonomik sınıflar arasındaki yapısal dengesizliğin devam etmesine ve orta sınıfın zayıf kalmasına sebep oldu. İste şimdi hep birlikte bunların sancılarını yaşıyoruz.

Hal böyle olunca, insanımız; toplum halinde refah seviyesini yakalamak, çalışıp çabalayarak ülke kalkınmasını gerçekleştirmek noktasında çok ‘bencil’ ve kişi odaklı düşünmeye başladı. Kısa yoldan zengin olmak, kurtuluşun dahiyane formülü gibi topluma yayıldı. Sınıflar arası geçişler çalışmaya dayalı servet ediniminden ziyade, gerekirse ‘sahtekarlık’ yapılarak hileyle kazanılan para ile yapıldı. Bu tür sınıf geçişleri halen de devam ediyor. 

Türkiye’de orta sınıf görünürde büyümüş olsa da yapısı itibariyle hala gelişmiş ülkeler düzeyinde değil. Çünkü bireysel refah seviyesi hala çok düşük seviyededir. Türk insanının geleceğe dair kaygıları devam ediyor ve kendine güveni de buna paralel olarak düşük seviyede seyrediyor. Aslında bu durum, cepteki parayla elde edildiği sanılan sınıf geçişleri ile de hemen değişmiyor. 

Türkiye’de bugün üniversitelerde okuyan, yeni mezun, girişimci veya belli bir kariyer düzeyine gelmiş birçok insan alt veya orta alt sınıftaki ailelerden geliyor. Bu ailelerden kalan kültürel miras gereği olarak da ekonomik refah sağlansa dahi bu kişilerdeki risk algısı hemen değişmiyor. Daha önce de söylediğim gibi, ancak birkaç nesle yayıldığı zaman kültürel değişim gerçekleşiyor. Avrupa’da ise girişimcilik, coğrafi keşiflerle başlamıştı. Kaşiflerin geleceğe dair hayal satan projeleri devletlerce finanse edildi. Biz Türkler işgal ettiğimiz yerlere sadece askerlerimizi götürüyorduk. Batı dünyası ise keşifler ve işgaller yaparken yanında bilim adamlarını, din adamlarını da görevin bir parçası olarak götürüyordu. Yani bilimsel bir merak Avrupa toplumunda her zaman vardı. Ve bu yatırımın karşılığını da alıyorlardı. Bilim insanlarının yanı sıra batı dünyası, sanayi devrimiyle beraber teknoloji girişimcilerini de yoğun şekilde finanse etti. Avrupa’dan daha da farklı olarak hayallerinin peşinde koşan bir Amerika, Avrupa’dan çok daha yüksek başarılara imza atmış ve dünyaya liderlik eder hale gelmiştir. Batı toplumunun 

Amerika’daki refahın ardında itici güç, insanların sahip olduğu yaygın girişimci ruhunun varlığıdır. Ülke insanı olarak bizler böyle bir kültürel miras devralmadık, çünkü bu saydığım aşamaların hiçbirinden hak ederek geçmedik. Bu yüzden girişimcilik ekosistemde yer alanlarımız risk almaktan korkuyor. Sabır ve yüksek çaba isteyen projeler bizde pek kabul görmüyor. Onun yerine, örneğin, inşaatçılık daha çok tutuyor. Toplumda para kazanan kesimlerin çoğu, daha karlı olduğu için hemen inşaata dönüyor. Avukatlık bürosu olan veya hekimlik yapan herhangi bir insan, aynı zamanda müteahhitliğe soyunabiliyor. Yani, çalışarak değil, kısa yoldan para kazanmayı daha gerçekçi bir yol olarak görüyor. Öte yandan gerçekten vizyon sahibi girişimcilerimize ara ara rastlıyoruz ve bizi umutlandırıyor bu tür girişimciler. Bununla birlikte bu coğrafyada kurumsal projelere dayalı gerçek anlamda bir girişimcilik kültürünün olduğunu söylemek oldukça iddialı olmaktadır. Hatta bir proje yönetim mekanizması bile maalesef çağdaş ölçülerde tam işletilememektedir.

Bize yüzyıllardır miras kalan düşünce yapısı ve bireysel refahın yükselememesinden ötürü yarın ne olacak diye ortalama insanımız düşünüyor, kendisini ve varsa birikimlerini riske etmeyi sevmiyor ve bu nedenle en kolayını seçiyor, gününü kurtarmaya odaklanıyor. 

Uzun vadeli düşünmeyi sevmiyoruz, çünkü bu topraklarda uzun süredir tam manasıyla işleyen bir siyasi ve ekonomik istikrar bulunmuyor. Geleceğe dair umudu olan, kendine güvenen ve vizyon sahibi insanlar aramızda şüphesiz var, olmalıdır da ancak azınlıktalar. “Tosuncuk” benzeri hormonlu zenginler, Türk gençleri için örnek olarak görülmemelidir. Vizyoner girişimciler, gençlerimiz için rol model olarak görülmelidir. 

Saygı dolu sevgiyle kalın.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 17.11.2022
  • Süre : 7 dk
  • 956 kez okundu

Google Ads