Site İçi Arama

tarih

Gözlerde Aynı Işık, Hepsi Biraz Mustafa Kemal

Mustafa Kemal vatanı kurtarmış bir Harbiyelidir, başkomutandır, cumhurbaşkanıdır, yaşamın her anındadır. Harbiyeliler, onun vatanı ve en büyük eseri Cumhuriyeti emanet ettiği Türk ordusuna şan veren cevherlerdir. O yüzden hepsi biraz Mustafa Kemal'dir. Gözlerde aynı ışık ve kalplerde aynı sesle...

Mustafa Kemal vatanı kurtarmış bir Harbiyelidir, başkomutandır, cumhurbaşkanıdır, yaşamın her anındadır. Harbiyeliler, onun vatanı ve en büyük eseri Cumhuriyeti emanet ettiği Türk ordusuna şan veren cevherlerdir. O yüzden hepsi biraz Mustafa Kemal'dir. Gözlerde aynı ışık ve kalplerde aynı sesle...

Ailelerin ekonomik sıkıntıları, parasız ve iyi bir eğitim, subayların ve tatillerde izne gelen askeri öğrencilerin kılık kıyafetleri ile gösterişli duruşları çoğu ortaokul öğrencisi için askeri liseye gitmenin önemli bir gerekçesi olmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında Erzincan ve Konya'da askeri ortaokullar, İstanbul'da Kuleli ve Maltepe (Bayrampaşa) Askeri Liseleri ile Bursa'da Işıklar Askeri Lisesi vardı.

Askeri öğrenci olmak için sağlık muayenesinde sağlam raporu almak yeterliydi. Askeri liseye askeri ortaokullardan gelen öğrenciler askeri tavır ve hareketlere alışık olup giyim ve kuşamı daha iyi bilmelerinden dolayı sivilden gelenleri küçük görürlerdi. Ortak dostluklar geliştikçe bu bakış açısı da ortadan kalkardı.

Askeri okulların genelde alt katları dershane ve yemekhane, üst katları yatakhane olarak kullanılırdı. Yemeğin nefaseti, komutanın alakası ile orantılıydı. Tasarruf ve emniyet tedbirleri gereği yatakhanelerde soba bulunmazdı.

Tek parti döneminde askeri okullarda gazete ve dergi okumak yasaktı. Ülkede sağ sol diye bir ayrışma da yoktu. Tek sorun komünizmdi. Nazım Hikmet’in gençleri kandırıp memleketin amansız düşmanı bir moskof ve komünist yaptığı söylenirdi. Bu şekilde kandırılıp okuldan uzaklaştırılanlar zamanla Türk yazı hayatının güçlü kalemleri oldu.

Pazar günleri izne çıkanlar 17.00’de dönmek şartıyla genelde kahvelerde oyun oynayarak veya sinemaya giderek vakit geçirirlerdi. Nadiren kız arkadaşı olanlar ise çaylar tertipler, herhangi bir müzik aleti çalmayı öğrenen öğrenciler orkestrayı oluştururlardı. Dışarı çıkarken lacivert pantolon, kenarları kırmızı zırhlı elbiseler giyilirdi. Öğrenciler yasak olmasına rağmen moda olan bol paça pantolon, yumurta topuk ve telsiz şapka giymeyi tercih ederlerdi.

Türkiye'nin dört tarafından, zenginler ile sakıncalılar hariç çok değişik kesimlerden askeri okullara gelen 13-15 yaşlarında çocuklar hemşeri gruplar halinde topluluklar oluşturuyorlardı. 

Askeri okullar, değişik kaynak ve kültürlerden gelen bu çocukları bir pota içinde eriterek kalıtım yoluyla gelen bazı özellikler dışında Türk subayı olarak şekillendirirdi. Vatan, millet ve Mustafa Kemal sevgisini esas alan, bunlardan taviz vermeyen ve nesilden nesile aktarılan bir şekillenme...

Askeri lise önemliydi. Hepsi en alıcı çağlarındaki çocuklardı. İyisi ve kötüsü, serti ve yumuşağı ile hem sevilen hem korkulan askeri okuldaki subayların çocuk kalbi üzerindeki etkisi farkına varılmasa da ölene kadar devam edecekti. Her şeye rağmen bir asker gibi hareket etmek, tüm çocukların üzerine üniforma gibi giydirilmişti.

Demokrat Partinin iktidara gelişiyle Harbiye’ye kaynak oluşturan bu okulların gereksiz olduğu, devletin mevcut liselerinden Harbiye’ye öğrenci almanın daha cazip olduğu söylenerek Işıklar ve Maltepe Askeri Liseleri kapatıldı. Ancak ülkeye giren kapitalizm askerliğe ilgiyi azaltınca bir müddet sonra Harbiye’ye daha iyi kaynak yaratmak için on yıl ömürlü Erzincan Askeri Ortaokul ve Lisesi ile dört yıl ömürlü Selimiye Askeri Ortaokulu açıldı.

Yokluk ve zaruret içinde kurtarılan bir vatanda, yokluk içinde büyüyen, yokluk içinde okuyan, yurdun dört bir tarafında benliklerini bu vatana vere vere, maddi hiçbir şey düşünmeden gelişen, olgunlaşan subaylar bu okulların maddi ve manevi anılarıyla bir ömür boyu gıdalanacaklardı….

Harbiye’ye geçişle bir nevi subaylık başlıyor, ayrı bir kişilik kazanılıyordu. En önemlisi sigara içmek artık ceza gerektirmiyordu. Sınıflar belirleneceğinde en çok istenen süvari ve topçuydu. Havacı olmak isteyen özel bir muayeneye tabi tutulurdu. Topçular Tuzla ve Gebze, piyadeler İzmit, yardımcı sınıflar ve havacılar Samsun, süvariler ise Söke'deki eğitim merkezlerine staja gönderiliyordu.

İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Harbiye İstanbul'dan Ankara'ya taşınmıştı. İsmet Paşa atına çoğunlukla Harbiye civarındaki çayırlık alanlarda biner, öğrenciler İsmet Paşa’ya sevgi gösterilerinde bulunurdu. Kuvvet komutanlıkları olmadığı için ordu komutanları ile hava birliklerinin ve donanmanın komutanı Mareşal Fevzi Çakmak’tı. Atatürk ebediyete intikal ettiğinde Mareşal “Ben siyasetten anlamam.” deyince sivil kökenli Başbakan Celal Bayar değil asker İsmet Paşa kolayca Cumhurbaşkanı seçilmişti.

Türk subayı varlığını ve saygınlığını Mustafa Kemal'in hareketlerini ve konuşmalarını örnek alarak bulmaya çalışmıştı. Mustafa Kemal'in verdiği milli gurur ve heyecan Türk subayının damarlarındaki kan olmuştu. Mustafa Kemal'in onuncu yılda yaptığı konuşmada “Ne mutlu Türküm diyene!” diye bağırması Türk subayının göğsünü kabartmıştı. Şimdi onun en yakın silah arkadaşının Cumhurbaşkanı seçilmiş olması memleket için o günlerdeki tek ışıktı.

İnönü Cumhurbaşkanı olunca ilk ziyaret ettiği yerlerin başında gelen Harp Okulunda “İkinci sınıftaki Harbiyeli, birinci sınıfa nazaran Cumhurbaşkanlığına bir yıl daha yaklaşmıştır.” demişti. İşte bu konuşma mesleğinde başarılı olmak isteyen her Harbiyelinin gönlünde yatan bir ideal olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı başladığında İsmet İnönü, Milli Şef olarak yerini kuvvetlendirdi. Ordu Mareşal Fevzi Çakmak emrinde, Milli Şef’e yüzde yüz bağlıydı. “İsmet İnönü, Mareşal Çakmak, düşmana vermez bir avuç toprak” şarkısı her yerde ve askeri gazinolarda çalınıyordu.

Savaşın dört yıl uzaması, savaş süresince Türk ordusunun çektiği sıkıntı, malzeme, silah ve teçhizat bakımından görülen eksiklikler, genç Türk subayının iktidara olan güvenini sarsmıştı. Ordu bünyesinde görev alan 22.000 civarındaki asker yetersiz beslenme ve bakım şartlarından dolayı hayatını kaybetmişti. Savaş kazanan orduların mükemmel donatılmış olduğunu görmüş ve onlarla kendilerini karşılaştırmaktan utanır olmuşlardı. Değişimi kabul etmeyen ve “Benim subaylarım bir tayına çalışır.” ve “Elde ne varsa onla idare edilecek.” diyen Mareşal Çakmak durumdan sorumlu görünüyordu. Subaylık mahkûmiyet ve mahrumiyet mesleği haline gelmişti.

Savaştan sonra Amerikan yardımının başlamasıyla ordu bütünüyle yenileniyordu. Amerikan eğitim şeklini ve malzemesini öğrenmek için pek çok subay Amerika'ya kurslara gönderildi. Batılı subayların yaşam tarzları, Türk subaylarının özlemlerini tahrik ediyordu. 

Türk ordusunun ülke gelişmesinin gerisinde kalması, diğer orduları tanıma fırsatı bulan genç kurmay subayları yenileşme planları hazırlamaya sevk etti. Amaç daha iyi bir ordu ve kimseye muhtaç olmayan bir subaydı. Reformcu gözüyle beklenen Demokrat Parti bu planları yapan subayları yurtdışına görevlendirerek tasfiye etti. “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” denilmişti ama subaylar Ankara'da gelirleriyle kiralayabilecek bir daire bulamıyorlardı. Parti başkanları bir komutanın yanına hiçbir şeyi umursamadan giriyor, istedikleri yapılmadığında onun yerini değiştirebiliyorlardı. Kıtalarda erat muamelesine tabi olan gediklilere yeni haklarla astsubay unvanı verildi. Bir dilekçe ile subay olan lise mezunlarına Albay rütbesine kadar çıkma hakkı verilerek harp okulu mezunlarının itibarı zedelendi. Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanı emrine geçti. Bakan sigarası yakan, bakan karşısında esas duruşa geçen, bakan kapısında bekletilen, bakanın arkasından yürüyen genelkurmay başkanları üzülerek seyredildi ve o zamana kadar Atatürk, Çakmak ve İnönü tarafından yüceltilen subayların gururları kırıldı. Aynı partiden bir milletvekili mecliste “hizmet erlerini subay hanımlarının koynundan çıkaracağız.” Şeklinde konuşarak saatli bombayı ortaya bıraktı.

Dönemin komutanlarının anılarıyla bir yönünü ele aldığımız olayın sonunu hepimiz biliyoruz. Bir sabah erken saatlerde radyoda Kurmay Albay Türkeş, boğuk bir sesle “NATO’ya, CENTO'ya bağlıyız.” diyordu...

Araştırmacı Yazar Ertan YILDIZ
Araştırmacı Yazar Ertan YILDIZ
Tüm Makaleler

  • 20.05.2023
  • Süre : 6 dk
  • 830 kez okundu

Google Ads