logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

İkinci Dünya Savaşı Sonlarına Doğru Rusların Türkiye’den Toprak Talepleri

Osmanlı Devleti’nin sömürgeci güçlerle sınır-ötesi ve kıta ölçekli boyutlar da içeren çıkar çatışmaları nedeniyle yüz yüze kaldığı savaşlar ve bunalımlar, bu mirası devralan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında belirleyici bir faktör olmuştur.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 03.11.2021
  • Süre : 4 dk
  • 620 kez okundu

Osmanlı Devleti’nin sömürgeci güçlerle sınır-ötesi ve kıta ölçekli boyutlar da içeren çıkar çatışmaları nedeniyle yüz yüze kaldığı savaşlar ve bunalımlar, bu mirası devralan Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında belirleyici bir faktör olmuştur. Bu nedenle, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, kıtasal mücadele alanlarına girmemeye ve ülkenin kendi varlığını milli sınırlar içinde güçlendirerek korumaya yönelik bir dış politika izlenmesine özen gösterilmiştir. 
Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesine dayandırılan bu dış politikanın arka planında konjonktürel nitelikli realist bir dış politika muhasebesinin bulunduğunu söylememiz yanlış olmayacaktır. Ulusal bağımsızlığı korumakla birlikte, İngiliz ve Fransız sömürge güçleri ile kıtasal ölçekli çatışmaya girmemeye özen gösteren bu politika, dönemin uluslararası konjonktürünün realist bir çerçevede değerlendirilmesinin bir sonucudur. 
Türkiye, 1935’lerden itibaren bozulan Türk-Sovyet ilişkisinin etkisi ve Almanya’nın Avrupa’da izlediği saldırgan politikaların ilerde Türkiye’ye de yansıyabileceğine yönelik öznel değerlendirmelerden hareketle, İngiltere-Fransa-Türkiye Ortak Yardım Paktına katılmayı gerekli görmüştür. Böylece, “İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından hemen sonra imzalanan Türk-İngiliz-Fransız İttifak Anlaşması’nın bir sonucu olarak Türkiye, tarafsızlık politikasını terk etmiş ve Batı Bloğuna katılmıştır.” 
Türkiye, savaş başladıktan kısa bir süre sonra 19 Ekim 1939’da İngiltere ve Fransa ile karşılıklı yardım antlaşması imzalayarak Batı ittifakı üyeliğine doğru ilk adımını atmıştır. Türkiye’yi antlaşmaya iten çeşitli nedenler vardı. Bunlardan en önemlisi Türkiye’nin ekonomik, politik ve askeri sorunlarının üstesinden tek başına gelemeyeceği inancına varmasıydı. Bu inanç ilk olarak Akdeniz’de İtalyan tehlikesinin belirmesi ile ortaya çıkmıştı. Almanların Balkanlardaki yayılmacı politikası bu inancı daha da pekiştirmişti. Aynı dönemde Sovyetler Birliğinin boğazlar üzerinde etkisini artırmak istemesi de Türkiye’yi İngiltere ve Fransa’ya yakınlaştırıyordu. Sonradan görüleceği üzere, İkinci Dünya Savaşı boyunca olaylar geliştikçe, Sovyetler Birliği Boğazlar konusunda Montreux Antlaşmasının yeniden düzenlenmesinden başlayarak kademe kademe Türkiye’den yeni isteklerle ortaya çıkmıştır. Öncesinde Almanlar, sonrasında Amerikalılar ve İngilizlerle yaptıkları görüşmelerde Boğazlar’da kendi çıkarlarına uygun yeni bir yapılanmaya geçilmesini müttefiklerine kabul ettirmek, Stalin’in değişmez savaş politikası haline gelmiştir.
Türkiye, bu Pakt antlaşmasına rağmen, İkinci Dünya Savaşı süresince her iki cepheden gelen bütün baskılara karşın, tarafsızlık politikasından taviz vermemiştir. İngiliz ve Fransızlarla birlikte Almanlara karşı oluşturulan İttifak içinde yer alan Sovyetlerin varlığı, Türkiye’nin bu geniş İttifak içinde yer almamasında ve bu sayede tarafsız kalabilmesinde önemli bir yer tutmuştur. 
Yine, Almanların Rusya’nın batı topraklarını işgal etmesi, Türkiye’nin tarafsızlık politikasının sürdürülebilirliğine yardımcı olmuştur. Ancak, İtalya’nın savaşa girmesi, Fransa’nın Almanya tarafından işgali, takiben Hitler’in İngiltere topraklarını işgal manevraları, bu arada Almanların Yunanistan’ı işgali; Türkiye’nin tarafsız kalmasını zorlaştırmaya başlamış, ibre Almanların tarafına doğru dönme eğilimi göstermiştir. 
Yunanistan’ın işgalinde ve Akdeniz’de güçlüklerle karşılaşan Hitler; Türkiye ile Almanya’yı savaşa sokabilecek bir eylem içine girmekten kaçınmıştır. Öte yandan, Türkiye ile Almanya arasında Saldırmazlık Paktı’nın imzalanmasını takiben ticari bir antlaşmanın imzalanabilmesi, Türk-Alman ilişkisinin dengede kalmasını sağlamıştır. Savaşın geneline bakıldığında, Türkiye’nin izlediği tarafsızlık politikası Almanların da işine gelmiş, Akdeniz’de doğusunda bir düşman ile uğraşmak ve yeni bir cephe açmak zorunda kalmadığından, Kuzey Afrika, Akdeniz ve Rusya’da devam etmekte olan harekatlarda göreceli üstünlüğünün daha uzun süreli olması mümkün olabilmiştir. 1944 Ağustos ayından itibaren, Türkiye, Alman Hükümeti ile savaş şartlarından kaynaklanan ilişkisini bitirecektir.
Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bu “tarafsızlık” esasına dayanan politikasına rağmen, bu savaşta müttefikleri ABD-İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında Türkiye’ye yönelik pazarlık yapılmasına engel olunamamıştır.
Bilindiği üzere, Montreux Sözleşmesi’nin Sovyet ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan her zaman serbestçe geçmesini sağlayacak şekilde değiştirilmesi yolundaki Sovyet talebi ise Ekim 1944’te İngiltere’ye, Şubat 1945’te ise ABD’ye açıklanmış ve prensipte her iki devletin de desteğini almıştır. 
Müttefiki olan Sovyetleri karşısına almak istemeyen İngiltere, Türkiye’nin tutumunu savunmak konusunda kararsız davranmıştır. İngiltere’nin Almanya’nın Balkanlardaki etkisini kırabilmek için Sovyet desteğine ihtiyacı vardı. Ayrıca İngiliz Genelkurmayının değerlendirmelerine göre Sovyetler Birliği daha çok Yunanistan ve İran için bir tehlike oluşturuyordu. Neticede, ABD ve İngiltere, Montreux rejiminin değiştirilmesine karşı olmamışlardır. Fakat, oluşturulacak yeni Boğazlar rejiminde söz sahibi olmak istemişlerdir. 
Bu minvalde Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Rus-Türk ilişkisine çok az değinelim. Milletler Cemiyeti’nin Musul sorunu hakkındaki kararı, Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne yaklaştırmış ve iki devlet arasında Paris’te bir Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşması’nın imzalanmasına yol açmıştır. Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı, Batılılardan duyduğu korku ile ve Locarno’ya karşı bir tepki olarak etrafını çevreleyen devletlerle bir saldırmazlık ve tarafsızlık politikasına girişen Sovyet Rusya’nın ilk uygulaması olmuştur. 
Antlaşma özet olarak şu esasları kapsamıştır: Taraflardan biri saldırıya uğrar ise diğer taraf tarafsızlığını sürdürecektir. Taraflar birbirlerine karşı saldırıda bulunmayacak, diğer devletlerle birbirlerine karşı yöneltilmiş bir ittifak ya da siyasal yapıda bir anlaşma yapmayacak ve diğer devletlerce girişilmesi olası bir harekete katılmayacaktır. Antlaşma Türk-Sovyet yakınlaşmasını sağlarken, Türkiye’nin Batılı devletler ile ilişkilerini geliştirmesinde de etkili olmuştur.
Ancak, yukarıda değindiğimiz üzere, yirmi yıldan fazla bir süredir devam etmekte olan Türkiye-Sovyet dostluğu değişen Sovyet politikaları nedeniyle bozulmaya başlamıştır. Savaş boyunca Sovyetlerin Türkiye’ye karşı tutumu da değişmiş, klasik sıcak denizlere inme politikalarının bir gereği olarak, Montreux Antlaşmasını kendilerine göre yeniden düzenleme şartını koşmayı gerekli görmüşlerdir. 
Bu çerçevede, Sovyet hükümeti, Yatla Konferansı’ndan hemen sonra 19 Mart 1945 tarihinde, dönemin Sovyet Dış İşleri Bakanı Molotov’un elinden Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e yazılı bir nota vermiştir. Sovyetler bu nota ile süresi 7 Kasım 1945’te bitecek olan 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması’nı yenilemek istemediklerini belirtmiştir. Sovyet Hükümeti, anılan antlaşmanın savaş sonrası değişen şartlara uygun olmadığını, bu nedenle ciddi bir şekilde düzeltilmesi gerektiğini ve bu hususta Türkiye’nin tekliflerini beklediklerini bildirmiştir.
Buna paralel olarak Sovyetler Birliği, Türkiye’ye karşı ağır bir siyasi baskı uygulamaya başlamıştır. Sovyet radyo ve gazeteleri; Kars, Ardahan gibi bazı Türkiye illerinin Sovyetler Birliği’ne bırakılması yolunda yayınlar yapmışlardır. Türkiye, bir taraftan silahlı bir Sovyet saldırısına uğradığı takdirde, tek başına da olsa, bu saldırıya karşı koyma yolundaki kararlılığını dünyaya duyururken, diğer taraftan da 1939’dan beri ittifak bağı ile bağlı olduğu İngiltere’nin ve savaş sonrası dönemin en güçlü ülkesi ABD’nin desteğini elde etmek için arayışlara girişme ihtiyacı duymuştur.
Bu nedenle daha İngiltere’nin bahse konu teşebbüsünün sonucu alınamadan önce, Türkiye de Yatla Konferansı kararlarına aykırı olan Sovyet istekleri karşısında Amerikan hükümetine başvurmuş, Sovyetler Birliği’nin tutumu ile ilgili olarak Washington’un görüşünü almak istemiştir. 
Stalin’in gündeme getirdiği talep, her şeyden önce, Türkiye’nin ulusal egemenlik ve sınır bütünlüğüne yönelikti. Türkiye; Rus taleplerini ‘egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı’ bağlamında ele alarak, çok yönlü dış politika oluşturup, Stalin’in politikasına doğrudan karşı koymak yerine, zaman kazanmaya çalışmıştır. ‘Sovyet Tehdidi’ algısı ve tanımlamasıyla konuyu derinlemesine değerlendiren Türkiye, Sovyet tehdidine karşı egemenlik ve toprak bütünlüğüne güvence sağlamak üzere Batı Dünyasının desteğini almak ve özellikle de ABD ile ikili ilişkilerini geliştirmek yönünde bir strateji belirlemiştir.
Türkiye, 19 Mart tarihli Sovyet notasına 4 Nisan 1945 tarihinde cevap vermiştir. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, feshedilen 1925 Antlaşması’nın yerine yeni bir antlaşma imzalama isteğini ilan etmiştir. Bu arada Amerikan Başkanı Franklin Delano Roosevelt 12 Nisan 1945’te ölmüştü. Yeni Başkan Harry S. Truman ABD’de Sovyetler Birliği’ne karşı olan duyguları abartacak biçilmiş kaftan gibiydi. Aynı tarihlerde Birleşmiş Milletleri (BM) kuracak antlaşmaya imza atmak için San Francisco’da bulunan Rus Dış İşleri Bakanı Molotov ile yeni Başkan Truman, 22 ve 23 Nisan 1945 tarihlerinde yüz yüze görüşmüştür. Görüşmede Truman, Molotov’un Sovyetlere yakın duran bir Polonya hükümeti kurulması, Berlin’in durumu, İtalya ve Alman savaş gemilerinin paylaşımı gibi konulardaki resmi Rus yaklaşımlarına sıcak bakmadığını ifade etmiştir. Bu görüşmelerde ve yeni Amerikan kabinesinde ortaya çıkan görüş, “Rusya’dan büsbütün kopma olasılığının çok ciddi olduğu” idi. 
Öte yandan Başkan Roosevelt’in ölümünden sonra yerine Truman’a karşı belirli bir güvensizlik göstermeye başlayan Stalin Rusya’sı, bir yandan Kızılordu’nun kurtardığı Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde sosyalist ve komünist güçleri çeşitli yollarla kendi ülkelerinde iktidara getirmeye çalışmıştır. Bunu gören Churchill, Truman yönetimi uyarmak için 12 Mayıs 1945 tarihinde bir mektup kaleme almıştır. Bu mektupta, “dış etkilerden uzaklaşmak için sınırlarının önüne demir bir perde çektiler” diyerek Sovyet tehlikesini tüm çıplaklığı ile Amerikan gündemine taşımıştır.
Türkiye; kendi öz kaynaklarını seferber ederek tekrar ülkenin kalkınma hamlesini devam ettirmeyi hedeflerken; İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni küresel yapı içinde ve özellikle resmi deklarasyonlara yansıyan bir şekilde belirginleşen Sovyet tehdidi karşısında, tekrar kıta ötesi bağlantılar kurmaya zorlanmıştır. Türkiye, Ruslara karşı Batı toplumunda ve ABD’de oluşan bu ‘karşı duruşu’ değerlendirmek ve bu sayede Ruslara karşı yanlış kalmamak için özellikle Amerikalılar ve İngilizlerle temaslarını sıkı tutmaya çalışmıştır.
Öte yandan Türkiye, savaş sonrası yıllarda uluslararası alandaki yalnızlığının da etkisiyle, Sovyetler Birliği ile uygun bir anlaşma zemini aramaya başlamış, doğrudan ‘düşmanlık’ sergilemekten kaçınmıştır. 23 Mayıs’ta Başbakan Şükrü Saraçoğlu tarafından Moskova’ya hareketinden önce, Sarper’e verilen talimatta, Montreux Sözleşmesi’nin milletlerarası bir antlaşma olması nedeniyle değiştirilmesinin mümkün olmadığı, Sovyetlerin Karadeniz’in güvenliği konusundaki hassasiyetinin anlayışla karşılanacağı ifade edilmiştir.
Devamında Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov ile Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper arasında 7 Haziran 1945’te yapılan Türk-Sovyet görüşmelerinde, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü zedeleyecek birtakım Sovyet talepleri ile Türkiye karşı karşıya kalmıştır. Görüşme sonunda, Türkiye’nin egemenlik ve bağımsızlık haklarının bir kısmını kaybetmeden Sovyetler Birliği ile anlaşabilmesinin çok güç olduğu ortaya çıkmıştır.
Sovyetler Birliği şu isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek için ısrarını devam ettirmiştir:
1.    16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ile belirlenen Türk-Sovyet sınırında Sovyetler Birliği lehine düzeltmeler yapılması (Molotov, iki devlet arasında 16 Mart 1921’de yapılan Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması’nın, Sovyetler Birliği’nin güçsüz durumda olduğu bir dönemde yapıldığını ileri sürerek, değişen duruma göre, antlaşmadaki toprak değişikliklerinin eski haline getirilmesini talep etmişti. Molotov, Kars ve Ardahan’ın tekrar Sovyetler Birliği’ne bırakılmasını isterken, 200 milyonluk Sovyet halkının kaderinin, Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerinde bir hak sahibi olmaması nedeniyle, Türklerin iradesine bağlı olmasından rahatsızlık duyduklarını ifade etmiştir.),
2.    Boğazlar’ın Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulması ve bunun sağlanması yolunda Sovyetler Birliği’ne Boğazlar’da deniz ve kara üsleri verilmesi; Boğazlar’ın rejimini belirleyen Montreux Sözleşmesi’nde yapılması gerekli değişiklikler konusunda Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ilke düzeyinde bir anlaşmaya varılması.
Türk Hükümeti konuyla ilgili cevabında, Moskova Antlaşması’yla belirlenen Türk-Sovyet sınırının değiştirilmesinin ve Boğazlar’da Sovyetler Birliği’ne üs verilmesinin kabul edilemeyeceği çok taraflı bir akit olan Montreux Sözleşmesi’nin yalnızca Türkiye ve Sovyetler Birliği’ni değil tüm tarafları ilgilendirmesi dolayısıyla onların da görüşlerinin alınması gerektiğini belirtmiştir.
Bunun bir sonucu olarak, Türkiye gerçeklerine Amerikalılardan daha hâkim olan İngilizler ilk adımı atmıştır. Sovyetler Birliği’nin Balkan ülkeleri üzerindeki emellerinden kaygı duyan İngiliz Hükümeti, 18 Haziran 1945’te ABD hükümetine başvurarak, Yalta Konferansı kararlarına aykırı olan bu Sovyet davranışı konusundaki ortak tutumlarının Potsdam öncesi belirlenmesini istemiştir. 
Öte yandan ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, 7 Temmuz 1945’te Türk Büyükelçisine Moskova’da Sovyet yetkililer ile yapılan görüşmenin şimdilik dostane bir görüş alışverişine benzediğini, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye herhangi bir tehdit yöneltmediğini söylemiştir. ABD hükümetinin Sovyet hükümeti nezdinde teşebbüse geçmedeki isteksizliği sonucu, Türkiye’nin durumu ile ilgili herhangi bir teşebbüs için Potsdam Konferansı’nın toplanması beklenmiştir.
Böylece Boğazlar ve Türkiye’nin doğusundaki Türk-Rus sınırında (Gürcistan ve Ermenistan bölümünde) düzeltmeler isteyen Rus taleplerinin akıbeti ve Türkiye’nin Batı toplumundan bu manada destek alıp-alamayacağı hususu 17 Temmuz 1945’te toplanacak Potsdam Konferansı’na kalmıştır.
Bir başka yazımızda Potsdam Konferansı’nın Türkiye’yi ilgilendiren bölümüne ve sonraki gelişmelere odaklanacağız.

Faydalanılan Kaynaklar
Ali Halil (1968). Atatürkçü Dış Politika ve NATO ve Türkiye, Gerçek Yayınevi, İstanbul.
Cumhuriyet Gazetesi, 22 Mart 1945
Esma Torun (2005). “Türkiye-ABD İlişkilerinin Dünü-Bugünü ve Yarını”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları, Temmuz Sayısı, Yıl: 3.
George McGhee (1990). The US-Turkish-NATO Middle East Connection, St. Martin’s Press, New York, US, Foreword.
İlter Turan, Dilek Barlas. (2004). “Batı İttifakına Üye Olmanın Türk Dış Politikası Üzerindeki Etkileri”, (Derleyen: Faruk Sönmezoğlu) Türk Dış Politikasının Analizi, Der Yayınevi, İstanbul.
Mustafa Türkeş. (2004). “NATO Bağlamında ABD-Türkiye İlişkilerinde Devamlılık ve Değişim”, Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen Faruk Sönmezoğlu, 3.Baskı, Der Yayınları, İstanbul.
Türkkaya Ataöv (2006). Amerika NATO ve Türkiye, İleri Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
Uluslararası İlişkiler Sözlüğü.


Google Ads