Site İçi Arama

ua-iliskiler

NATO’nun Kurucu Üyesi miyiz?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde inşa edilen ‘yeni dünya sistemi’, ortak güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda, Batı dünyasının ekonominin yeniden ayağa kaldırılması, buna yönelik dayanışma ve işbirliği tesis edilmesi hedeflenmiştir. 1947’de ABD tarafından ilan edilen Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde, Türkiye dahil Avrupa ülkelerinde savunma ve iktisat alanlarında olumlu bir hava esmeye başlamış, Sovyet komünizminin Orta Avrupa’da daha fazla ilerlemeden durdurulabileceği, Türkiye ve Yunanistan’ın Rus nüfuz alanı dışında kalabileceği inancı artmıştı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde inşa edilen ‘yeni dünya sistemi’, ortak güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda, Batı dünyasında ekonominin yeniden ayağa kaldırılması, buna yönelik dayanışma ve işbirliğinin tesis edilmesi hedeflenmiştir. 1947’de ABD tarafından ilan edilen Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde, Türkiye dahil Avrupa ülkelerinde savunma ve iktisat alanlarında olumlu bir hava esmeye başlamış, Sovyet komünizminin Orta Avrupa’da daha fazla ilerlemeden durdurulabileceği, Türkiye ve Yunanistan’ın Rus nüfuz alanı dışında kalabileceği inancı artmıştı.
Nitekim, ABD’nin liderliğini yaptığı Batı dünyasında, kendilerine demir perdeyi çeken Sovyetlerin çevrelenmesi, ‘serbest dünyadan’ izole edilmesi politikası artık gündeme hâkim olmaya başlamıştı. 
Bu yaklaşım, hızla Türkiye’nin Sovyet tehdidi algılaması ile de örtüşmüştür. Artık Türkiye, Sovyetlerin demir perdesinin dışında kalmak için ABD’nin ve müttefiklerinin gemisine binmeye hazırdır. Bir an önce inşa edilmekte olan geminin içinde kendine uygun bir yer bulma arayışına girmiştir.
Bu bağlamda, daha önceki yıllarda Sovyet tehdidini ‘durdurmak’ için  Amerikan ve İngiliz diplomasi çevrelerini aşındıran Türkiye, bunda başarılı olmanın rahatlığıyla, Batı’nın gerçekten bir parçası olmak istemiştir. Bunun özellikle Truman Doktrini ile ortaya konan Amerikan duruş ve tutumu ile perçinlendiğini görmüştür. Şimdi Türkiye için Batı’ya doğru ilerleme, bu yapının bir parçası olma zamanıdır. 

Neticede, ittifak yapılanmasına yönelik diplomasi trafiğinin ivme kazandığı 1947 yılında, Amerikalılarla sıkı bir işbirliği tesis etmeye başlayan Türkiye’nin yeni kurulması düşünülen İttifak (sonradan ismi NATO olarak belirlenen) üyeliği ile Batılılaşma (çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkma) hedefi arasında da doğrudan bir ilişki kurulmuş, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi ve ezeli hedefiyle bu yönelişin örtüşeceği değerlendirilmiştir.
Ayrıca, savaşta pek çok ülke gibi ekonomisi bozulan Türkiye, İkinci Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte, başlıca iki ekonomik sorunla karşı karşıya bulunuyordu:
-    Savaş sırasında yükselen ihraç malları fiyatlarının savaşın bitmesiyle birlikte normal seviyeye inmesinin doğurduğu güçlükler,
-    Bir yandan ordusunu savaş mevcudu üzerinde tutarken, diğer yandan da endüstrisini geliştirme ve yeni çalışma alanları açmak için giriştiği çabalar.
O dönemde elimizde 245 milyon $’lık bir altın ve döviz stoku olmasına rağmen, Türk hükümeti, Sovyet tehdidinin ülkeyi bir savaşa sürükleme ihtimalini göz önüne alarak, ihtiyatlı bir ekonomi politikası gütmek istemiş, mevcut altın ve döviz stokunu olası savaş için rezerv olarak tutmuştur. Bu nedenle, karşılaşılan iktisadi sorunları aşmak için bir yandan uzun vadeli iç borçlanma, diğer yandan da dış kredi arayışları olmuştur. 
Dış kredi konusunda ABD’den 300 milyon $ kredi talep edilmiştir. Fakat ABD, 1946 sonuna kadar bu talebe olumlu bir cevap vermemiştir. Türkiye’ye yapılan ilk Amerikan ekonomik yardımı, 1946 Ekim ayında, verdiği 50 milyon $’lık kredidir. Bu minvalde, 1947 Truman Doktrini ile Türkiye’ye verilen 100 milyon $’lık yardım, fevkalade önemli bulunmuştur. Marshall Planı ise Türkiye’nin iktisaden de önünü açabilecek bir açılım olarak sevinçle karşılanmıştır.
Bu kapsamda, güvenlik bağlamında, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Fransa ve İngiltere tarafından 17 Mart 1948’de kurulan Brüksel Paktı, Türk kamuoyunun büyük çoğunluğu ve Türk siyasetçilerinin ekseriyeti tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanmıştır. Brüksel antlaşması, Batı dünyasının ortak savunma yolunda attığı ilk adım olmuştur. Türk Hükümeti ve aydınlar, Avrupa’nın ‘Sovyet tehdidine’ karşı savunulabilmesi açısından, uluslararası bir ittifakın zorunlu olduğunu ve Türkiye’nin de Brüksel ittifakının doğal üyesi olması gerektiğini düşünmekteydi. Brüksel Paktı’nın kurulmasından sonra, Türkiye kendisinin de bu Paktın doğal bir parçası olması gerektiği beklentisiyle hareket etmeye başlamıştır. 
Ancak, Brüksel’den beklenen üyelik davetinin gelmemesi, Türkiye’de büyük hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik yaratmıştır. Öte yandan, Avrupa ülkeleri tarafından kurulan Brüksel Paktı’na ABD ve Kanada’nın da katılımıyla çok daha reel bir niteliğe bürüneceğinin anlaşılması üzerine, Türkiye buradan yola çıkılarak kurulacak yeni örgütlenmede yer alma isteğini açık bir şekilde dile getirmeye başlamıştır. 
Gerçekten de Brüksel Paktı yapılanmasından istifade ederek, Anglosakson bakış açısını merkeze alan daha geniş yapıda yeni bir ittifakın hayata geçirileceğine yönelik çalışmalar, uluslararası gündemi işgal eder olmuştur. Bunun üzerine Türkiye; sonradan ismi Kuzey Atlantik Antlaşması (NATO) olarak açıklanacak örgütün kuruluş çalışmalarını yakından takip etmek, bir parçası olmak istemiştir. Türkiye, yeni ittifakın yani NATO’nun kurucu üyesi olmak için ısrarcı bir politika izlemiştir. 

Türkiye’nin NATO’nun kurucu üyesi olma çabasının arkasında yatan başlıca gerekçeler şu şekilde özetlenebilir:
1.    1945 Sovyet notalarının büyük etkisiyle SSCB’nin tehdit olarak algılanması sonucu, NATO üyeliğinin elde edilmesi halinde ulusal güvenliğin sağlanabileceği düşüncesi,
2.    NATO üyeliğinin Cumhuriyet’in ilanından beri benimsenen, Batı Medeniyeti kurumlarının ve düşünce yapısının bir parçası olunmasının doğal bir sonucu olarak görülmesi,
3.    Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde, Türkiye’nin ABD’den almaya başladığı ekonomik ve askeri yardımların NATO’ya üye olunması halinde devam edeceği, hatta daha da artacağı inancı,
4.    Çok partili hayata geçiş aşamasında, Türk sosyo-ekonomik yapısındaki olumlu yönde kaydedilen değişimin, NATO üyeliği ile perçinlenmesi.

Bu arada, Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyo-kültürel açıdan Batı’ya yüzünü dönme ve bir an önce Batı’nın desteğiyle modern bir toplum yapısına kavuşma isteği canlanmıştır. Her şeye rağmen, savaş sonrası yıllarda Türkiye’nin iktisadi yapısının düzelmesi ve kalkınma hamlelerinin Batı toplumuna entegre edilebilmesi için, dış yardımın katalizör etkisi yapacağına dair inanç yükselmiştir. Türk toplumunun NATO üyeliği beklentisi artmıştır.

Bununla birlikte Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, NATO konusunda son derece ihtiyatlı ve endişeliydi. İnönü’nün endişeleri, Türkiye’nin NATO’ya girişinin geciktirilebileceği ya da hiç alınmayabileceği, üstelik Türkiye’nin itirazlarını dikkate almadan, Ortadoğu’da başka bir paktın kurulabileceği, Türkiye’nin bu dar kapsamlı pakta üyelik için zorlanabileceği şeklindeydi. Bu durumda Sovyet tehdidi ile baş başa kalma düşüncesi rahatsız edici bulunuyordu. Bu nedenle olsa gerek, Türk devletinin başı olarak İnönü, ‘hiçbir memleket, istilaya uğradıktan sonra kurtarılmış olmayı istemez.’ diyordu. İnönü, NATO’ya üyelik görüşmeleri sırasında Hürriyet ve Vatan gazetelerine verdiği bir beyanda, ‘Türkiye Atlantik Paktı içinde yer almalıdır. Türkiye dünya barışı için kıymetli bir unsurdur.’ sözleriyle, Batı toplumunu yönlendirmeye, özellikle ABD’nin dikkatini çekmeye gayret göstermiştir.

1949 başında Türk basınında çıkan yazılara baktığımızda, Türkiye’nin artık ismi belli olan ancak henüz kurulmamış olan NATO dışında kalma ihtimalinden duyduğu endişelerin başlıca iki nokta çevresinde toplandığı görülmektedir:
-    Sovyet tehditlerinin yenilmesi karşısında Türkiye’nin güvenliği nasıl korunacaktır?
-    Atlantik Paktı üyelerine yapılan Amerikan yardımı, Türkiye’ye yapılan Amerikan yardımının azalmasına yol açabilecek midir?

Artık Türkiye’nin üye olarak ilk etapta düşünülmediği anlaşılan Atlantik Paktı, 4 Nisan1949’da kurulan NATO’nun kurucu üyeleri arasında Türkiye’ye ve bizim gibi beklentisi yüksek olan Yunanistan’a yer verilmemiştir. 

Dışişleri Bakanı Sadak, NATO’nun kuruluşunu takiben Nisan ayı başlarında Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için Washington’a gitmiştir. 12 Nisan’da ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson’la ve 13 Nisan’da Başkan Truman ile bu konuyu görüşmüştür. ABD’nin en üst otoritesi olan Başkan ve Dışişleri Bakanı tarafından, NATO benzeri bir Akdeniz Paktı kurulması için ABD’nin öncü olmadığı (İngilizler bu manada çalışmaları yürüttüğü biliniyordu) belirtilmiştir. Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına ABD’nin teminatı yinelenmiştir. NATO üyesi olmasa da Türkiye’ye dış yardıma ABD’nin devam edeceği, bunun Amerikan dış politikasının en faal ve karakteristik veçhelerinden birini teşkil ettiği bildirilmiştir.

Böylece Türkiye’nin olası NATO üyeliği ABD açısından gündem dışına çıkarılmıştır.

(Devamını bir başka yazımızda ele alacağız)

KAYNAKLAR

Mustafa Türkeş. (2004). “NATO Bağlamında ABD-Türkiye İlişkilerinde Devamlılık ve Değişim”, Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen Faruk Sönmezoğlu, 3.Baskı, Der Yayınları, İstanbul, s.383.
Popüler Tarih Dergisi, Haziran 2004, s.50
Kurtul Altuğ, “Paşa haklı çıktı”, Gözcü, 30 Haziran 2004, s.6
Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, s.438.
Metin Toker (1964). NATO 25 Yaşında, Tamam mı Devam mı? Türk Atlantik Andlaşması Derneği Yayınları, No.3.
Mehmet Gönlübol ve Halûk Ülman. (1969). Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1965). Sevinç Matbaası, Ankara. S.232-242.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA
Tüm Makaleler

  • 12.11.2021
  • Süre : 5 dk
  • 948 kez okundu

Google Ads