Site İçi Arama

ua-iliskiler

Potsdam Konferansı ve Boğazlar Sorunu

Fransız Profesör Pierre Renouven’in Boğazlara yönelik değerlendirmesi yerindedir: “Akdeniz’e, sıcak denizlere çıkmak, bir Rus hükümeti için geçici bir hedef değildir, olamaz. Bu esaslı problemi onun karşısına her an çıkaran coğrafi şartlardır. Boğazlara sahip olamayan bir Rusya, evinin anahtarlarına sahip değil demektir”. 

Fransız Profesör Pierre Renouven’in Boğazlara yönelik değerlendirmesi yerindedir: “Akdeniz’e, sıcak denizlere çıkmak, bir Rus hükümeti için geçici bir hedef değildir, olamaz. Bu esaslı problemi onun karşısına her an çıkaran coğrafi şartlardır. Boğazlara sahip olamayan bir Rusya, evinin anahtarlarına sahip değil demektir”. 
Raymond Lacoste ise, “Şark meselesinin (yani Osmanlı İmparatorluğu topraklarının büyük devletlerce paylaşılması veya nüfuz bölgelerine ayrılması) bütün görünümlerinde, Boğazlar esas mesele olarak karşımıza çıkmaktadır…” ifadesiyle, konunun Ruslar ve diğer devletler açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koymuştur.
Rusların bu konulara yönelik çabalarının temel karakteri, Türklerin en zayıf olduğu anları kollamaları ve nihai hedeflerine ulaşmak için bu durumdan yararlanmaya çalışmalarıdır. Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye’nin caydırıcılıklarının kuvvetli olduğu zamanlarda, Boğazlara yönelik Rus talepleri gündeme getirilmemiştir. 
Bu minvalde Türk Boğazlarının Durumunu, önceki yazımızla bağlantılı olarak incelemeye devam ediyoruz. 1945 Mart’ında Sovyetlerin Türk-Rus saldırmazlık paktını feshetmelerinden bu yana ortaya çıkan gergin hava devam etmiştir. 

Potsdam Konferansı ve Türk Boğazlarının Durumu

7 Mayıs 1945’te Almanya teslim olmuştu. Bunun üzerine üç büyükler (İngiltere, Sovyet Rusya’sı ve ABD), harp sonrası meselelerini ve Uzakdoğu harbine Rusya’nın katılarak harbin orada da bitirilmesi hususlarını incelemek üzere 17 Temmuz’da Potsdam’da toplanmıştır. 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihleri arasında gerçekleşen Potsdam Konferansı’nın Türkiye’yi ilgilendiren bölümünde, Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak talepleri ve Türk Boğazlarının durumu ele alınmıştır.
Konferansta; Amerikan tarafı, Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile ilgili toprak taleplerini sadece bu iki ülkeyi ilgilendiren bir sorun olarak değerlendirmiş ve sorunun yine bu iki ülke arasında görüşmelerle çözülmesini önermiştir. 
Churchill, toplantı esnasında, Sovyet taleplerinin ve Bulgaristan’a kuvvet yığmasının Türkiye’yi endişeye sevk ettiğini, Rusya’nın Türkiye ile baş başa kalarak boğazlar meselesini halletmek istemesini İngiltere’nin tasvip etmediğini bildirmiştir. 
Molotof ise cevabında, Dostluk İttifakı’nı (devamını) Türkiye’nin kendisinin istediğini, bunu için de ön şart olarak Rusya’nın bir ‘sınır düzeltmesi’ talebi bulunduğunu, Boğazlar konusunda ise üs istemekte bir gariplik olmadığını, zira Türkiye’nin bundan evvel Çarlık Rusya’sı ile 1798, 1805 ve 1833’te buna benzer antlaşmalar yaptığını söylemiştir. Stalin de aynı meyanda ifadeler kullanmıştır. Churchill ise cevaben, İngiltere’nin bu Rus taleplerini kabule Türkiye’yi zorlayamayacağını bildirmiştir. 
Bunun üzerine İngiltere ve ABD, Rus ticaret ve harp gemilerine harpte ve sulh zamanında tam geçiş serbestisi tanınmasını teklif ettiler. Böylece Rusya’nın Boğazlarda üs istemesine lüzum kalmayacaktı! Ruslar bu teklifi kabule yanaşmayınca, Potsdam anlaşmasına her üç devletin, Boğazlar hakkındaki görüşlerini Türkiye’ye ayrı ayrı bildirmesine dair bir madde ilave edilmiştir. Böylece, Potsdam’da Boğazlar konusunda yapılan görüşmeler kesin bir sonuca bağlanamamış, sorunun devamına neden olmuştur.
Sovyetler Birliği, bu kararın Rusça metninde, Boğazlar meselesinin üç devletin her biri ile Türk hükümeti arasında ayrı ayrı yapılacak görüşmelere konu teşkil etmesi gerektirdiğini ifade etmiştir. Bu yorumlama daha sonra ABD ile Rusya’nın arasında uzlaşmazlık çıkmasına neden olmuştur.

Potsdam Sonrasındaki Karşılıklı Notalaşmalar

Üç devletin görüşlerini ayrı ayrı Türkiye’ye bildirmeleri kararı çerçevesinde, ilk görüş ABD’den gelmiştir. 2 Kasım 1945 tarihli Amerikan notasıyla, Potsdam’dakine benzer Amerikan görüşü korunmuştur. ABD, ticaret gemileri için tam serbesti, Karadeniz’e kıyıdar devletlerin savaş gemilerinin geçişi için geniş serbesti ve Karadeniz’e kıyıdar olmayan devletlerin savaş gemileri için ise belli tonilatoda geçişin uygun olacağı Türkiye’ye bildirilmiştir. Aynı nitelikteki İngiliz görüşü ise 21 Kasım 1945 tarihinde Türkiye’ye iletilmiştir. Sovyetler ise görüşlerini bir yıl sonra ancak bildirmiştir.
Sovyet görüşünün beklendiği dönemde, Vatan gazetesi ‘Sovyet emperyalizminin bir üçüncü dünya harbi tehlikesi yarattığını’ yazarken, Cumhurbaşkanı İnönü ise “Türkiye’nin bir karış toprağını bile veremez. Gerekirse şerefimizle (bu uğurda) öleceğiz.” diyerek, Türk halkının hissiyatına tercüman olmuştur. 
Bu arada Türk Üniversite gençliği de Rus taleplerinden rahatsız olmuştur. Nitekim 4 Aralık 1945’te İstanbul Üniversitesinden bir grup talebe galeyana gelerek, sol yayınlar yapan Yeni Dünya, Tan ve La Turque (Fransızca yayınlanmaktadır) gazetelerini basmıştır. Beyoğlu’nda bir Sovyet vatandaşına ait olan Berrak Kitabevi’nin tahrip edilmesi gibi hoş olmayan hadiseler yaşanmıştır.
20 Aralık 1945 günü TBMM’de Dışişleri Bakanlığı bütçesi görüşülürken kürsüye gelen İstanbul Milletvekili General Kazım Karabekir şunları söylemiştir: “… şimal komşumuzun bizden bazı istekleri varmış. Bütün dünya bilmelidir ki Boğazlar milletimizin hakikaten boğazıdır. Oraya el saldırtmayız. Fakat şu da bilinmelidir ki, Kars Yaylası da milli belkemiğimizdir. Kırdırırsak yine mahvoluruz.”
21 Aralık 1945’te ise bazı Rus gazeteleri, Gürcü bir profesörün yazdığı bir mektubu yayımlamıştır. Mektupta; Ardahan, Artvin, Oltu, Tortum, İspir, Bayburt, Gümüşhane, Trabzon ve Giresun bölgelerini içine alan Anadolu topraklarının Gürcistan toprağı sayılması gerektiği, bu nedenle Gürcistan Cumhuriyetine iadesinin gerektiği yazıyordu. 
Bu dönemde taraflar, her yoldan kendi duruşunu ortaya koymayı, politikasını ifade etmeyi gerekli görmüştür. Bu konuya yönelik 6 Ocak 1946 tarihinde Başbakan Şükrü Saraçoğlu da, “Birinci Dünya Harbinden sonra, Doğu Anadolu’da hak edilen vilayetlerin, sadece meşru sahibine iade edildiğini” söylemiştir. 
21 Şubat 1946’da ise İngiliz Dışişleri Bakanı Bevin, “… şunu açıkça söylemeliyim ki, Türkiye’nin bir peyk devleti haline geldiğini görmek istemem. İstediğim şey, Türkiye’nin bağımsız ve hür bir devlet olarak kalmasıdır…. Öte yandan Türk-Sovyet sınırı cebren çizilmiş bir sınır değildir. Değiştirilmesine taraftar değilim.” ifadesiyle Türkiye’nin yanında olduklarını açıkça ifade etmiştir.
Türk-Rus gerginliği, bu minvalde devam etmiş, Rus notasının Türkiye’ye ulaştığı, 7 Ağustos 1946 tarihinde ise doruk noktasına ulaşmıştır. Montrö Boğazlar sözleşmesini kendi lehine değiştirmek isteyen Rusya, askeri manevralar ile Türkiye’ye bu isteğindeki ciddiyetini de göstermek istemiş, bu arada Türkiye’nin kuzey kıyılarına 45 mil kadar askeri gemileri ile yaklaşmaktan geri durmamıştır. 
Rus notasında, Türkiye’nin Montrö’de kazandığı yetkilerini kötüye kullandığı ileri sürüldükten sonra (Rusya’nın istediği şekilde) yeni Boğazlar rejiminde yer alması gereken hususlar şu beş madde halinde sıralanmıştır:
1.    Ticaret gemilerinin barışta ve savaşta tam geçiş serbestisine sahip olması,
2.    Karadeniz’e kıyısı olan devletlere her zaman geçiş serbestisi tanınması,
3.    Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemileri için – istisnai bazı haller dışında – barışta ve savaşta geçiş yasağı konması,
4.    Yeni Boğazlar rejiminin yalnız Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından (yani Türkiye ile Sovyetler Birliği ve onun iki peyki Romanya, Bulgaristan) düzenlenmesi,
5.    Ticaret ve geçiş serbestisi ile Boğazların güvenliğinin, en ziyade ilgili ve bu işe en liyakatli devletler olan Sovyet Rusya ile Türkiye tarafından ortak vasıtalarla sağlanması.
Sovyetler 7 Ağustos 1946 tarihli bu notayı, üç başkentteki (Ankara, Londra ve Washington) Rus Büyükelçileri vasıtasıyla o memleketlerin Dışişleri Bakanlıklarına aynı zamanda sunmuştur. Türkiye’yi ilgilendiren bir notanın aynı zamanda diğer iki ülkeye de verilmesini Ruslar, ‘Potsdam Konferansı kararları gereğince’ diye izah etmiştir.
Daha notanın öncesinde, Anglo-Amerikalılarla temaslarında Türk Dışişlerinin duruşu net, tutarlı, özellikle de Amerikalıları ve İngilizleri yönlendirici Türk tarafında olmalarını sağlamaya yönelik bir siyasa üzerine olmuştur. Türkiye, nota süreciyle birlikte, Londra ve Washington’da yoğun bir diplomatik çaba başlatmıştır. Türkiye’nin izlemek istediği politika; Londra ve Washington’un kendi cevaplarını Rusya’ya, Türkiye’nin cevabî notası gönderilmeden evvel vermeleri üzerine kurgulanmıştı. Türkiye, kendi ‘hayır’ cevabını verdiğinde, Ruslar, İngiltere’nin ve ABD’nin de açık tutumunu bilirlerse, karşısında bir anda üç devleti bulmuş olacaklarından, taleplerini yeniden gözden geçirmek durumunda kalacaklarını düşünmüştür. Nihayetinde Türkiye bu çabasında ve izlediği politikasında başarılı olmuştur.
ABD, 19 Ağustos’ta Rus notasına cevaben kendi notasını Washington’daki Sovyet Maslahatgüzarına vermiştir. Amerikan notasıyla; ABD hükümetinin kesin görüşü olarak, Türk Boğazlarının rejimi ile ilgili hususların sadece Rusları değil, diğer ülkeleri de ilgilendirdiğini, bu boğazların kontrolünde Türkiye’nin kendi başına hükümranlık yetkisinin sürmeye devam etmesi gerektiği bildirilmiştir.
20 Ağustos’ta ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, bu konuda kendisinden izahat isteyen İngiltere Büyükelçisi Lord Invershapel’e, “… Evet, gerekirse Türkiye için harbe kadar gideceğiz!” diyordu. Bunun üzerine, 21 Ağustos’ta Londra’da Rus Maslahatgüzarına İngiltere’nin cevabî notası verilmiştir. Notada; “Majestenin Hükümeti, Türkiye’nin, ilgili kara devleti sıfatıyla Boğazların savunmasından ve kontrolünden sorumlu devlet olarak kalması gerektiğine inanmaktadır.” cevabı yer almıştır.
Takiben Türkiye de 22 Ağustos 1946 tarihinde kendi cevabî red notasını Ruslara iletmiştir. Cevabî notada, öncelikle İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin yetkilerini iyi kullanmadığı yolundaki ithamlara cevap verildikten sonra, 7 Ağustos tarihli Rus notasındaki 4. ve 5. maddeler reddedilmiştir. Beşinci madde hakkındaki Sovyet teklifinin, “Türkiye’nin hiçbir bakımdan feragat edemeyeceği egemenlik haklarına ve güvenliğine aykırı” olduğu bildirilip, bunun Türkiye’nin güvenliğinin imhası demek olacağı belirtilmiştir. Nota şöyle devam ediyordu: “… Tarih Türkiye’nin dahil olup Türk Milletinin memlekete karşı vazifesini yapmadığı hiçbir savaş misali kaydetmemiştir.” Bu son sözler Sovyet Rusya’nın kuvvete baş vurması halinde Türkiye’nin aynı şekilde mukabelede bulunacağını göstermesi yönüyle, caydırıcılık için önemli bir ihtar olmuştur.
24 Eylül 1946 tarihinde Sovyetler bu bağlamda, ikinci bir nota daha vermiştir. Bu notada Türk Hükümetinin 22 Ağustos tarihli notası çürütülmeye çalışılmış, önceki nota bir bakıma tekrarlanmıştır. Ayrıca, Sovyet isteklerinin bu ülkenin hayatî menfaatleriyle alakalı olduğu, Birleşmiş Milletler anayasasına aykırı olmadığı ve Türkiye’nin egemenlik haklarını zedelemeyeceği ileri sürülmüştür.
Türkiye kararlı duruşunu sergilemek için 28 Eylül 1946 tarihinde Türk ordusunu alarma geçirmiştir. 30 Eylül’de Amerikan Bahriye Bakanı Forrestal, Amerika’nın Türkiye’yi savunmaya karar verdiğini, Amerikan Deniz Kuvvetlerinin Amerikan politikasını desteklemek üzere, Doğu Akdeniz’de bulunduğunu açıklamıştır. 
Aynı tarihte Tasvir gazetesinin Rus tacizlerini anlatan haberi şu şekilde çıkmıştır:
Sovyet uçakları bölgede kol geziyor. Sovyetler tarafından hududa getirilen sayısız uçaksavarlar devamlı manevralar yapıyorlar. Top gürültüleri, aralıksız olarak hududun bir ucundan diğer ucuna, Kars’tan Hopa’ya kadar işitilmektedir.
Öte yandan, İngiltere ve ABD, 9 Ekim 1946 tarihli notalarıyla, tarafların Türk Hükümetine ancak birer nota vermeye hakları olduğunu, yoksa cevaplaşma suretiyle meselenin tartışmasına giremeyeceklerini bildirmişlerdir.
Türkiye 18 Ekim’de verdiği ikinci cevapta birinci cevabî notasındaki hususları tekrar etmiştir. 
Bu son notayla, Boğazlar konusundaki karşılıklı görüş alışverişine son verilmiştir. Potsdam gereği beklenti, meselenin çözümü için tarafların katılımı ile bir konferans toplanması yönündeydi. Ancak bu konferans bugüne kadar toplanmamış, toplanma ihtiyacı da hasıl olmamıştır. Boğazlar, Montrö rejimiyle, esasında günümüz dahil, sorunsuz bir şekilde Türkiye tarafından idare edilmeye devam edilmektedir.

Sonuç

Değişmeye başlayan dünya dengeleri içinde Rus tarafı, Boğazlar üzerindeki taleplerine ulaşabilmek için bundan böyle sadece Türkiye’yi değil, artık muhatap olarak ABD ve İngiltere’yi de dikkate alması gerektiğini görmüştür. Bununla birlikte Rus tehdidi ve baskısı; Stalin’in ölümüne (1953) ve hatta onu hemen takip eden Malenkof-Molotof-Beria üçlü idaresinin bitiminden sonra gelen Sovyetler Birliği’nin politikasındaki yumuşama dönemine kadar devam etmiştir.
İkinci Dünya Savaşı boyunca “savaşa katılmama” siyaseti izleyen Türkiye’nin savaş sonrasında şekillenmeye başlayan ve bloklardan birine dahil olmayı bir bakıma gerektiren iki kutuplu dünyada, Batı Bloku içinde bulunmayı tercih etmesinin arkasında, önemli ölçüde yukarıda özetle ortaya koyduğumuz Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı politikası yatmaktadır. Türkiye, Sovyetler Birliği’nin bu ve gelecekte ortaya çıkabilecek benzer baskı ve taleplerini dengelemek için, Amerika Birleşik Devletleri gibi güçlü bir devletin liderliğini yaptığı Batı Blokunu arkasına alma gereğiyle hareket etmiştir.
Savaş sonrası yıllarda giderek keskinleşen kutuplaşma ortamında, Türkiye’nin desteğini aradığı Truman Yönetimi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehdit durumunu anlaması ve en önemlisi Boğazlar’ın kendisi için de Rusların çevrelenmesi politikasında ihtiyaç duyulacak en kritik ‘tıkama noktası (gatekeeper)’ olacağını kavraması nedenleriyle; Ruslara karşı Türkiye’nin yanında olmayı gerekli görmüştür.
ABD Genelkurmay Başkanlığı tarafından 23 Ağustos 1946 tarihinde Truman Yönetimine verilen bir raporda, Türkiye’nin “Doğu Akdeniz ve Ortadoğu için en önemli faktör” olduğu vurgulanmıştır. ABD yönetimi, o dönemde İngiltere’den Ortadoğu’ya yönelik nüfuz politikasını ve sorumlulukları üzerine almaya hazırlanırken, izlenecek politikanın temelleri de bu tür raporlar etrafında belirleniyordu.
Bu süreçte ABD’nin Sovyet tehdidi ve Sovyetlerin çevrelenmesi politikası hızla Türkiye’nin Sovyet tehdidi algılaması ile örtüşmeye başlamıştır. Aynı dönemde Türkiye; ABD ve İngiltere ile Rus tehdidi üzerinden kurduğu temaslarla Batı Blokunun bir parçası olmaya başlamıştır. Bu blok içinde olmak, Batı medeniyetiyle birlikte hareket etmek; ‘çağdaş medeniyet seviyesini yakalamak’ hedefiyle ilişkili bir istikamet olarak da görülmüştür. Nihayetinde 1952 yılında gerçekleşen NATO üyeliğine giden yolun temeli de bu tür temaslarla atılmıştır.

Faydalanılan Kaynaklar

Halûk F.Gürsel (1968). Tarih Boyunca Türk-Rus İlişkileri, Ak yayınları, İstanbul.
Türel Yılmaz (2005). “Rusya Federasyonu Dış Politikasında Türkiye ve İran”, Stratejik Araştırmalar Dergisi, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları, Yıl: 3, Temmuz 2005, s.195
Kurtul Altuğ, “Paşa haklı çıktı”, Gözcü, 30 Haziran 2004, s.6
Veli Yılmaz (1998). Siyasi Tarih, Harp Akademileri Basım Evi, İstanbul, 1998, s.432
Popüler Tarih Dergisi, Haziran 2004, s.52
George McGhee (1990). The US-Turkish-NATO Middle East Connection, St. Martin’s Press, New York, US, Foreword.
Mustafa Türkeş. (2004). “NATO Bağlamında ABD-Türkiye İlişkilerinde Devamlılık ve Değişim”, Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen Faruk Sönmezoğlu, 3.Baskı, Der Yayınları, İstanbul.
Metin Toker (1964). NATO 25 Yaşında, Tamam mı Devam mı? Türk Atlantik Andlaşması Derneği Yayınları, No.3

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA
Tüm Makaleler

  • 05.11.2021
  • Süre : 4 dk
  • 2241 kez okundu

Google Ads