logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

Ülke Savunması ve Güvenliği Açısından Doğal ve Yapay Sınırların Önemi

Türkiye’nin sekiz ülke ile kara sınırı bulunmaktadır. Bunlardan Gürcistan, Ermenistan ve Nahçıvan (Azerbaycan) sınırları 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması ile çizilmiştir.

Türkiye’nin sekiz ülke ile kara sınırı bulunmaktadır. Bunlardan Gürcistan, Ermenistan ve Nahçıvan (Azerbaycan) sınırları 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihli Kars Antlaşması ile çizilmiştir. Türkiye-İran sınırı ise IV. Murat zamanında, 17 Mayıs 1639 tarihinde imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile belirlenmiştir. 
Bu sınır o zamandan beri, bazı küçük düzeltmeler hariç pek değişmemiştir. İran sınırının bu günkü halini alması, 23 Ocak 1932’de iki ülke arasında yapılan bir antlaşma ile gerçekleşmiştir. Bu anlaşmayla, Türkiye topraklarında bulunan Kotur Kasabası İran’a ve İran topraklarında bulunan Küçük Ağrı Dağı Türkiye’ye verilmiştir.
Anadolu’nun güneyinde bulunan iki devletten biri olan Suriye sınırı, 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşması ile belirlenmiş, daha sonra 1939’da Hatay’ın ülke topraklarına katılması ile bugünkü halini almıştır. Irak sınırı ise 1926 Ankara Antlaşması ile belirlenmiştir.
Trakya topraklarımıza komşu iki ülkeden biri olan Bulgaristan’ın Türkiye ile olan sınırı Balkan Savaşı sonrasında imzalanan 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması ile belirlenmiştir. Bu sınırlar önemli bir değişiklik yaşanmadan günümüze kadar gelmiştir. Yunanistan sınırı ise 24 Temmuz 1924 tarihli Lozan Antlaşması ile belirlenmiştir. 
Türkiye’nin yukarıda bahsedilen sınırlarına bakıldığında, ilk dikkat çeken husus İran sınırının en eski sınır olmasına rağmen fazla bir değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmesidir. Yani İran sınırı, sınırlarımız arasında en istikrarlı ve en eski olanıdır. Bunun temel sebebinin, doğal bir sınır olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Çünkü İran sınırı; Van Gölü havzası ile Urmiye Gölü havzasını birbirinden ayıran dağların doruk noktalarından geçmektedir.
Doğal sınır denilince sadece yüksek dağ silsileleri akla gelmemelidir. Denizler, Göller, Büyük çöller ve nehirler gibi doğal engellerin tamamı doğal sınır özelliği gösterir. Bu engellerin, geçilmesi imkânsız veya çok zor olmasına da gerek yoktur. Bunların bir hat boyunca uzanması ve iki ülkeyi birbirinden ayıracak bir bütünlüğe sahip olması yeterlidir. Çünkü doğal engeller, sadece fiziki açıdan değil psikolojik açıdan da engel özelliği taşırlar. 
Aslında bir engelin psikolojik açıdan engellik vasfı fiziki açıdan engellik vasfından daha önemlidir. Çünkü fiziki açıdan ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir engel aşılmaz değildir. Onu aşılmaz yapan, zihinlerde oluşturduğu engellik vasfıdır. Bu sebeple, tarih boyunca birçok devlet, sınırlarını daima doğal engellere dayamaya çalışmış ancak bunların geçilemeyeceğine inanılan psikolojik bir engel haline getirmek için gerekli tedbirleri de almıştır. 
Örneğin Roma İmparatorluğu’nun Avrupa’daki kuzey sınırları genel olarak Ren ve Tuna Nehirlerine dayandırılmıştır. Güney sınırları ise çöllere dayandırılmıştır. Bu doğal engellere rağmen sınırlar; kaleler, hat yolları ve askeri garnizonlarla sürekli olarak gözetim altına alınmıştır. Böylece fiziki engeli geçen kişiler veya ordular, diğer tedbirleri aşamamışlardır.
Bununla birlikte, tamamlayıcı tedbirler olmasa bile, bir fiziki engel insanların zihninde az veya çok psikolojik açıdan bir engel özelliği taşır. Bu psikolojik sınır etkisi, günümüzdeki sınırlarımızın çizildiği antlaşmalara da yansımıştır. Örneğin, Irak sınırımızın bir kısmı kolayca geçilebilecek bir engel olan Hezil Çayı’na dayandırılmıştır.
Aynı şekilde, geçilmesi pek de zor olmayan Arpaçay Ermenistan ve Türkiye arasındaki sınırın bir bölümünü teşkil eder. Benzer bir yapıdaki Aras Nehri ise hem Ermenistan ile Nahçıvan sınırını hem de İran-Azerbaycan sınırını oluşturur. Lozan Antlaşması’nda Türkiye ve Yunanistan arasındaki sınır da tarih boyunca birçok kez geçilmesine rağmen Meriç Nehri esas alınarak çizilmiştir.  
Ancak, her yerde sınırları oluşturmak için böyle doğal engeller bulmak mümkün değildir. Böyle durumlarda insanoğlu, yapay engeller oluşturarak doğal sınırların sağladığı faydayı sağlamaya çalışmıştır. Öyle ki, bazı devletler tüm sınırları boyunca yapay engeller inşa etmişlerdir. Böylece, doğal sınırların beyinlerde oluşturduğu engellik vasfını bu daimî yapay engellerle sağlayabilmişlerdir.
Yapay engellerden oluşan sınırların en bilinenleri Roma İmparatorluğu’nun Büyük Britanya’da inşa ettiği duvarlar ile Çinlilerin Türk ve Moğol akınlarını durdurmak için inşa ettikleri Çin Seddi’dir. 
Büyük Britanya Adası'nda hem İmparator Hadrian hem de İmparator Antonius Pius, Roma eyaletini korumak için adanın en batısından en doğusuna kadar uzanan savunma duvarları inşa etmişlerdir.
Çinliler ise, Hun Türklerinin akınlarını durdurmak için ülkenin kuzey sınırlarına bir duvar inşa etmeye başlamışlar ve daha sonra diğer Türk devletlerinin ve Moğolların akınlarına karşı bu duvarı tüm kuzey sınırını boydan boya kat edecek şekilde uzatmışlardır. 
Bu şekilde duvar inşa edilerek belirlenen sınırlar, sadece dış düşmanların ülke topraklarına girmesini engellemek için belirlenmiş bir hat olarak anlaşılmamalıdır. Bu duvarlar, yabancı sivil şahısların da ülkeye girişini sınırlarlar. Öte yandan, ülkelerin kendi vatandaşlarının ülke dışına çıkması açısından da bir engel niteliği taşırlar. 
Hadrian Duvarı ve Çin Seddi’nin daha çok yabancı sivil şahıslar ve yabancı orduların ülkeye girmesine engel olmak maksadıyla inşa edildiği anlaşılmaktadır ancak duvarların sadece kendi vatandaşlarının ülke dışına çıkmasını önlemek amacıyla inşa edildiği de olmuştur. Örneğin, Doğu Almanya tarafından 13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan Berlin Duvarı’nın inşa edilme maksadı, komünist rejim altında yaşamak istemeyen Almanların Batı Almanya’ya kaçmasını önlemektir ve bu duvar 9 Kasım 1989 tarihinde yıkılıncaya kadar bu amaca hizmet etmiştir.
Ayrıca, sınır bölgeleri tarih boyunca bir sürgün ve cezalandırma yeri olarak da kullanılmıştır. Örneğin Çin İmparatorları, devletin birliğini sağlamak için uzun savaşlar sonunda yıktıkları beyliklerin esir düşen yöneticilerini, sürgün etmek ve cezalandırmak için Çin Seddi bölgesine göndermişlerdir.
Osmanlı da aynı yöntemi uygulamıştır. Birçok kişi ceza olarak uzak ve ücra sınır bölgelerine gönderilmiştir. Örneğin, Libya’nın güneyindeki %95'i çöllerle kaplı ve bugün Libya’yı oluşturan üç eyaletten biri olan Fizan, sürgün yeri olarak kullanılmıştır. Hatta, bu bölgeye yapılan sürgünler çok uzun bir süre devam ettiğinden olsa gerek, dilimizde “Seni Fizan’a sürerim!” şeklinde bir deyim bulunmaktadır. Bugün de “sürgün yedik” vb. terimler genellikle sınır bölgelerine, özellikle de mahrumiyet açısından daha olumsuz koşullara sahip olan doğu ve güneydoğu sınırlarına yakın bölgelere tayin olmayı ifade eder.
Sınır boyunca inşa edilen uzun ve büyük yapay engellerin başka maksatları ve etkileri de vardır. Örneğin, bu tür büyük engeller ülkelerin büyüklüğünü ve azametini gösteren birer propaganda vasıtası olarak etkili olmuşlardır.  Çin Seddi, bozkır uluslarının zihnine, büyük Çin imajını yerleştirmiştir. Aynı şey Hadrian Duvarı için de geçerlidir. 
Ancak yapay engellerin de doğal engellerde olduğu gibi çok büyük, azametli ve geçilmesi çok zor engeller olmasına gerek yoktur. Tüm sınır boyunca uzanan daha basit engeller de büyük bir etki yaratabilir. Yeter ki bu engellerin psikolojik olarak da engellik vasfı bulunsun. Psikolojik engeller yıkılırsa bir fiziki engelin çok büyük bir engellik vasfı kalmaz. Nitekim büyük Çin Seddi, psikolojik engellik vasfını yitirdiği zamanlarda Türk ve Moğol orduları tarafından yüzlerce ve hatta binlerce defa aşılmıştır.
Psikolojik etkiyi sağlayan, sınırın ardındaki ülkenin gücü ve sınırın derinliğinde başka engellerin ve güçlü askeri birliklerin varlığıdır. Sınırı koruyan askeri güç ve derinlikteki diğer doğal ve yapay engeller, fiziki engeli psikolojik bir engel haline getirir. Bu sebeple tarih boyunca hiçbir doğal veya yapay engel tek başına sınır olarak kullanılmamıştır. Bu engellerin ülke derinliklerine kaleler, garnizonlar ve hat yolları yapılarak engelin aşılması önlenmeye, buna rağmen engeli aşanlar olursa yeni engellerle gücünün kırılmasına çalışılmıştır. 
Bu şekilde sınır boyunca inşa edilen yapay engeller, genellikle işe yaramışlardır. Örneğin İtalya, 1911 yılında o zamanki Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp eyaletine yani günümüzün Libya topraklarına çıkmış ve iç kesimlere doğru ilerlemiştir. Ancak, 3000 kişiyi (bir tümen) geçmeyen Osmanlı ordusu, yerel halkı da yanına çekerek gayri nizami harp icra etmeye başlayınca, İtalyan birlikleri iç kesimlere girememişlerdir.
Atatürk ve Enver Paşa gibi birçok subayın da sivil kıyafetlerle gizlice bölgeye gitmesinin ardından İtalya’nın işi daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Ancak, Balkan Savaşı başlayınca subaylar geri dönmek zorunda kalmış ve Uşi Antlaşması ile bölge İtalya’ya bırakılmıştır. 
Buna rağmen, Sünusi tarikatının öncülüğünde direniş devam etmiş ve 1918 yılında imzalanan Mondros Mütarekesi ile bölgedeki az sayıda Osmanlı subayı da çekilmesine rağmen İtalya, uzun bir süre daha bölgeyi tam olarak ele geçirememiştir. Üstelik, Ömer Muhtar 1923’te yeni bir direniş hareketi örgütlemiş ve İtalyanlara çok ağır zayiatlar verdirmiştir.
İtalya, uzun mücadelelerden sonra yeni bir yöntem denemeye karar vermiştir. Bu maksatla Mısır’dan başlayarak tüm Libya kara sınırı boyunda üç-dört sıradan oluşan tel engeli döşemiş, bu engel boyunca çok sayıda askeri karakol kurmuş ve zırhlı araçların devriye gezdiği hat yolları inşa etmiştir. Böylece, direnişçilerin sıkıştıklarında bölge dışına çıkmalarını, dışarıya çıkanların içeriye girmelerini ve lojistik destek almalarını önlemiştir. Bunun sonucunda, hareket alanı daralan ve dış destekten mahrum kalan Ömer Muhtar’ı 1931 yılında yakalayarak direnişi sona erdirmiştir.
Buraya kadar incelediğimiz tarihi örneklerden de anlaşıldığı gibi sınırlar, bir ülkeyi komşu devletlerin saldırılarından korumak kadar devletler için hayati önemi olan başka fonksiyonları da yerine getirmektedir. Bu fonksiyonlar; komşu ülkelerin konvansiyonel tehditlerinden korumak, terör örgütleri başta olmak üzere suç örgütlerinin ülkeye giriş ve çıkışını engellemek, kendi vatandaşlarımız ve yabancı ülke vatandaşlarının kontrolsüz olarak ülkeye giriş ve çıkışlarını önlemek şeklinde özetlenebilir.
Sınırlarla ilgili bu hususlar, günümüzdeki sınırlar için de geçerlidir. Hatta bu hususlardan sınırlara fiziki engeller inşa etmek ve bu fiziki engelleri psikolojik engeller haline getirmek, bugün çok daha önemlidir. Çünkü günümüzde, konvansiyonel tehditler azalmakla birlikte komşu ülkelerdeki istikrarsız bölgelerde üslenen terör örgütlerinin ülkeye giriş ve çıkışlarını, kaçakçıları ve iç savaş yaşayan ülkelerden göç eden kontrolsüz göçmen kafilelerini engellemek çok önemli bir güvenlik sorunu haline gelmiştir.
Örneğin Türkiye’de, sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte milyonlarla ifade edilen Suriyeli bulunmaktadır. Suriyeli göçmenlere son zamanlarda sayıları giderek artan Afganlar da eklenince, ülke yabancı göçmenlerin yarattığı sorunlarla başa çıkamayacak hale gelmiştir. Öte yandan, PKK Terör Örgütü ve diğer bazı küçük terör örgütleri uzun bir süredir Suriye, İran ve Irak sınırından ülkemize girerek eylemlerde bulunmaktadırlar. 
Konvansiyonel olmayan ve son günlerde “hibrit” olarak tanımlanan bu tehditler, günümüzde sınırların doğal engele dayanmasının da pek fazla etkili olamadığını göstermektedir. Tam aksine, yüksek dağlardan geçen İran sınırı, askeri birliklerle tam olarak kontrol edilemediğinden sığınmacılar, teröristler ve kaçakçılar açısından engel olmaktan ziyade uygun bir geçiş bölgesi haline gelmiştir. 
Aynı durum, Ege Denizi ve Meriç Nehri gibi doğal engeller için de geçerlidir. Nitekim, son yıllarda yüzbinlerce yasadışı göçmen, günlerce yürüme zahmetine katlanmak zorunda kalmadan Ege Denizi ve Meriç Nehri’ni basit ve küçük botlarla kısa sürede aşarak Yunanistan ve Bulgaristan toprakları ile Ege adalarına geçmişlerdir.
Bu gelişmeler, birçok ülkede yapay fiziki engellerle sınırları kapatma yönünde genel bir eğilim ortaya çıkarmıştır. Örneğin Yunanistan, Türkiye sınırına yeni tel engelleri döşemeye başlamıştır. İsrail ise bazı bölgelerde beton bloklardan duvarlar inşa ederek Filistinlilerin ve HAMAS gibi örgütlerin ülkesine sızmasını engellemeye çalışmaktadır. 
Suriyelilerin ve Afganların akınlarından sonra Türkiye de İran ve Suriye sınırlarında benzer tedbirler almaya başlamıştır. Bu olumlu bir gelişmedir ancak yeterli ve sürdürülebilir değildir. Yeterli değildir çünkü yeterince birlikle ve sürekli olarak korunamadıkları müddetçe bu tür engeller de kolayca geçilebilmektedir. Sürdürülebilir değildir, çünkü bu engellerin inşası büyük mali kaynaklar gerektirmektedir. Üstelik, beton bloklar aşırı iklim ve hava koşulları sebebiyle kısa sürede yıprandıklarından sürekli bir idame maliyetine sebep olmaktadırlar. 
Yunanistan, Türk ordusunun muhtemel taarruzuna karşı yıllar önce Meriç Nehri’nden itibaren Türk sınırına paralel çok sayıda sulama kanalı inşa etmiş ve bu kanalların maliyeti Avrupa Birliği tarafından sağlanan fonların çoğunu tüketmişti. Yunanistan 2008 yılında ağır bir ekonomik kriz yaşayınca, bu kanalların bakımı da yeterince yapılamamış ve pek bir işe yaramamıştır. Nitekim, Meriç Nehri’ni geçen yasadışı göçmenler bu su kanalları üzerlerindeki köprülerden ve hatta kanalların içinden kolaylıkla geçebilmişlerdir.
Bu sebeple, sınır güvenliği için yeni çözümler geliştirilmesi gerekmektedir. Bu çözümler ucuz, idame edilebilir, kendini amorti edebilir ve etkili olmak zorundadır. Bunun da en kolay yolu, mevcut doğal engelleri güçlendirmek veya geliştirmekten geçmektedir. Doğu ve Güney sınırlarımızın güvenliği için bu maksatla kullanılabilecek en uygun fiziksel engeller, akarsulardır. 
Dicle ve Fırat Nehirlerini besleyen dereler, çaylar ve nehirlerin çoğu Türkiye topraklarından doğmaktadır. Bunların büyük bir kısmı sınırı dik olarak kesmekle beraber sınıra paralel olarak akan akarsular da mevcuttur. Türkiye, sınırda veya sınıra yakın bölgelerde bu akarsular üzerinde çok sayıda baraj yapabilir. Bu barajlar gerilerindeki vadileri dolduracaklarından terör örgütleri, kaçakçılar ve yasadışı göçmenler sınırdaki ve sınıra yakın bölgelerdeki çok geniş alanları kullanma imkanından mahrum kalacaklardır.
Barajlar elektrik üretimi, sulu tarım ve balıkçılık sayesinde gelir getireceğinde, sadece engel olarak ülke savunmasına katkı sağlamakla kalmayacak ayrıca ülkemizin kalkınmasına da katkı sağlayacaklardır. Baraj yapmanın maliyet etkinliği açısından mantıklı olmadığı küçük akarsularda ise daha basit inşaatlarla su şişirmeleri veya sadece ilkbaharda akan derelerde göletler yapılarak oldukça geniş bir bölgeler kapatabilir. Bu su rezervleri, su kıtlığı çeken Ortadoğu ülkelerine bir baskı aracı olarak da kullanılabilir.
Ben, bu konu ile ilgili olarak 1994-95 yıllarında harita üzerinden Silopi ile Çukurca arasındaki sınır hattı için bir çalışma yapmıştım. Yaptığım çalışmaya göre; barajlar, göletler ve su şişirmeleri yapıldığı takdirde teröristlerin ve kaçakçıların geçebileceği alanlar çok büyük bir oranda azalıyordu. Su rezervlerinin oluşacağı bölgeler teröristlerin sızmalarına uygun yerler olduğundan, bu su engellerinin terörist ve kaçakçı geçişini engelleme olasılığı çok daha yüksek görünüyordu. Bir de bu su şişirmeleri, göletler ve barajlar arasındaki hâkim tepelere terörist saldırılarına dayanıklı sağlam hudut karakolları yapılırsa sınırlardan geçmek neredeyse imkânsız hale geliyordu. 
Bunlara, sınıra paralel olarak akan akarsuları da eklersek baraj ve su şişirmelerinin ne kadar etkili oldukları daha iyi anlaşılabilir. Yalnız, sınıra paralel olarak uzanan sular üzerinde baraj yapmak için komşu ülkelerle iş birliği yapılması gerekir. Suriye ve Irak’ın bu günkü durumu böyle bir şeyi pek mümkün kılmamaktadır. Ancak, bu akarsular üzerine belli aralıklarla tek taraflı olarak bir metre veya daha yüksek beton bloklar inşa edilebilir. Bu bloklar suyu tutacağından, nehirlerin suyunun azaldığı yaz aylarında da engellik vasıfları korunabilir.
Diğer akla gelen bir engel oluşturma yöntemi de sınır üzerinde bulunan tepelerin içeriye ve dışarıya bakan sırtlarında dozerlerle dik yarlar yapılması olabilir. Dik yarlar geçilmesi çok zor engeller olacağından sınırın bir kısmı bu şekilde kapatılabilir. Meriç Nehri bölgesinde yapıldığı gibi, sınırın iç kesimine sınıra paralel yüksek toprak setler oluşturmak da başka bir çözüm yolu olarak kullanılabilir. Ayrıca, sınıra paralel toprak kanallar açılarak bu kanallara su verilmek süratiyle engellik vasıfları artırılabilir.
Tabii ki bunlarla da yetinilmemelidir. Uygun yerlere beton bloklar inşa edilerek, tel engeller döşenerek, sensörler ve kameralar ile İHA gibi teknolojik imkanlar kullanılarak sınır güvenliği güçlendirilmelidir. Böyle yapıldığı takdirde fiziki engeller aynı zamanda psikolojik engel haline gelecek ve sınır güvenliğini bugün olduğundan çok daha iyi bir seviyeye taşıyacaktır.
Türkiye’nin bu ve benzeri başka tedbirlerle sınır güvenliğinin iyice artırılması zorunludur. Çünkü, günümüzde ortaya çıkan yeni tehditler gelecekte çok daha büyük tehditlere dönüşecek ve sınır güvenliği aynı zamanda bir iç güvenlik sorunu haline gelecektir. Bu sebeple, Türkiye sınırlarını tarihte hiç olmadığı kadar güçlendirmek ve sıkı bir şekilde korumak zorunda kalacaktır. Bu sebeple, şimdiden gerekli tedbirler alınmaya başlanmalıdır.


Google Ads