logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

Amerikan Politikaları Ekseninde Atlantik Ötesi İlişkilerin Geleceği (1)

Beş yüz yıldır, esas olarak Avrupa’dan kaynaklanan göçle beslenen Amerikan Rüyası, Transatlantiğin iki yakasını “paylaşılan ortak değerler” retoriği çerçevesinde birleştirmiş ve pek çok alanda Avrupa’nın önüne geçmeyi başarmıştır.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 04.01.2022
  • Süre : 7 dk
  • 345 kez okundu

Beş yüz yıldır, esas olarak Avrupa’dan kaynaklanan göçle beslenen Amerikan Rüyası, Transatlantiğin iki yakasını “paylaşılan ortak değerler” retoriği çerçevesinde birleştirmiş ve pek çok alanda Avrupa’nın önüne geçmeyi başarmıştır.

ABD Seçim Bürosu verilerine göre, ABD vatandaşlarının %72’si Avrupalıdır. Bu oranın 2050 yılında %56’ya düşmesi beklenmekle birlikte, uzun vadede Amerikan nüfusunda, kökleri Avrupa’ya dayanan vatandaşların oranı diğerlerine göre hep yüksek kalmaya devam edecektir.

1917 yılında Birinci Dünya Savaşı’na müdahil olan Birleşik Amerika, jeopolitik çıkarları açısından Avrupa’nın kendisine ‘hasım’ olabilecek bir gücün idaresi altına girmesini istemediği için bu savaşa girmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında da benzer şekilde, Sovyetlerin kontrolü altına girecek bir Avrupa, ABD’nin jeopolitik çıkarları açısından uygun bulunmamıştır. Benzer değerlendirmeler ışığında, tarihten gelen kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik yakınlık ile İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marshall Planı ve NATO gibi araçlarla, ABD’nin yeni Avrupa’nın entegrasyonu sürecinde sağladığı yoğun destek, günümüzde düzenli olarak gerçekleştirilen AB-ABD Zirvelerine zemin hazırlamıştır.

NATO ilk kurulduğunda, Marshall Plânı çerçevesinde, Avrupa’nın iktisadî olarak ayağa kalkmasının ve siyasî istikrarın sağlanmasının güvencesi olmuştur. Yani bu plan ile NATO’nun kuruluşu İkinci Dünya Savaşı sonrası paralellik arz eden iki gelişmeydi. NATO bunu başarmıştır.

Atlantik-ötesi ilişki, NATO içinde zaman içerisinde olgunlaşmıştır. ABD’nin askeri gücünü arkasına alan Batı Avrupa ülkelerinin aralarındaki sorunların Sovyet tehdidinin yakından hissedildiği bir dönemde rafa kaldırılmasını mümkün kılmıştır. Böylece Truman Doktrini doğrultusunda Avrupa ile birlikte hareket etmeyi Amerikan çıkarları açısından uygun bulan yaklaşım Atlantik-ötesi ilişkiyi doğurmuştur. ABD; Avrupa politikasının bir parçası olmayı ve aynı zamanda uluslararası sistemin yaklaşık beş asırdır liderliğini yapan ve yönlendiren bu kıt’anın bir yandan toparlanmasını, bu arada kendisi çıkarları ile örtüşen bir Avrupa’nın yaratılmasına öncülük etmiştir.

Avrupa içinde ise zamanla düşmanlıklar azalmış, ağırlıklı olarak ticaretin hâkim olduğu ve karşılıklı güvenin tesis edildiği bir uyum yakalanmıştır. Bu uyumun mimarı ‘Sam Amca’nın Avrupa’daki varlığı ve faaliyetleri, bu dönem boyunca, Fransa’nın ara çıkışlarına rağmen, genel manada Batı Avrupa için olumlu bulunmuştur. Aynı zamanda, Batı Dünyası olarak da nitelendirilebilecek Atlantik Havzasında, Atlantik-ötesi ilişki sayesinde Batı Avrupa’nın tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve dünya politikalarına yön verebilecek güce kavuşması söz konusu olmuştur.

Tarihi döngüsel bir süreç olarak gören, sabit politik kimlik ve çıkarlar doğrultusunda ortaya çıkan ulusal çizgileri izleyerek, hegemonik sistemde bir devletin er geç rekabetle karşılaşacağını öneren Realizm, zayıflayan hegemonya ile birlikte ittifakların ve çıkar birliklerinin dağılmasını da olağan saymıştır. Realistlere göre Birleşik Amerika; Atlantik-ötesi ilişkilerde baskın konumunu koruyabilmek için giderek daha fazla kaynak ve güç harcamak zorundadır. Aksi taktirde, Atlantik havzasındaki diğer ülkelerin iradesini kontrol edemeyeceği noktada, hegemonyası da sona erecektir. Bu açıdan, ABD’nin Avrupa üzerindeki nüfuzunun devamı, taraflar arasındaki karşılıklı çıkarlar ve değerlerin kesiştiği noktaya kadardır. Çakışan noktalarda ise ayrışma ortaya çıkmaktadır. Bu kapsamda, Soğuk Savaş sonrası ilişkilerde ve Atlantik-ötesi ilişkinin dönüşümüne neden olacak birtakım olgulara bakılmasında fayda vardır.

1990’larda, Sovyet tehdidinin bittiğini gören Batı Avrupa ülkeleri, tekrar eski geleneksel kıt’a içi rekabet diplomasisine dönme eğilimi göstermeye başlamıştı. İki Almanya’nın birleşmesi, bu eğilimin kuvvetlenmesine hizmet etmiş, ulusal bakış açıları tekrar su yüzüne çıkmıştı. Federal Almanya, savaş sonrası parçalanmış Almanya’nın batı yarısını temsil ettiğinden, Soğuk Savaş döneminde hiçbir zaman Avrupa içi politikada ve Atlantik-ötesi ilişkilerde güçlü bir ses olarak ortaya çıkamamıştır. Bir sıralama yapılacak olursa, NATO ve Atlantik-ötesi ilişkide; ABD, İngiltere ve Fransa’dan sonra Federal Almanya’nın politik öncelikleri İttifak içinde ve Atlantik-ötesi faaliyetlerde yankı bulabiliyordu. Bu durumda, ABD ile birlikte hareket eden İngiltere’den sonra, aykırı ses çıkarma ‘sorumluluğu’ Fransa’ya kalıyordu. Federal Almanya ise konumu itibariyle ne Fransa’nın yanında tam yer alabilecek ne de ABD ve İngiltere ile birlikte hareket edebilecek bir açılım ortaya koyamamıştır. Federal Almanya açısından Atlantik-ötesi ilişkide bu zemin hakimken, iki Almanya’nın birleşmesi, bir anda dengeleri Almanya lehine değiştirmiştir. Almanya, 40 yıl sonra, tekrar Avrupa’nın en büyük askeri ve ekonomik gücü oluvermişti. Almanya’nın NATO’da ve Avrupa içinde kendi isteği ile düşük profil izlemeye dayalı politikasının sonu gelmişti.

Daha önce, Avrupa ülkelerinin entegrasyonu fikrine öncülük eden Fransa, bundan böyle Almanya ile birlikte hareket etmeye önem verecekti. Öte yandan, Soğuk Savaş döneminde Federal Almanya’nın önceliklerini pek dikkate almayan ABD ve İngiltere ise, bundan böyle Avrupa’da Fransa’dan ziyade Almanya’nın olurunu alma ihtiyacını hissedeceklerdir.

Üç husus, Almanya’nın güvenlik açısından eskiye oranla ABD’ye bağımlılığını en aza indirgemiş, bu arada Fransa’ya hukuki bağlamda yakınlaştırmıştır:

1) Almanya’nın gelişen olaylar çerçevesinde Avrupa içinde liderliğe oynaması olası gözüküyordu. Almanya bir yandan Fransa’nın NATO içinde liderlik arayışlarını desteklerken, diğer taraftan kendisi Avrupa’da çıkarlarına ulaşabilirdi.

2) Almanya, Birleşik Amerika ile ilişkisinde; arada büyük sorunların çıkmasına ve ilişkinin bozulmasına yol açabilecek risklerden uzak durmayı yeğlemiştir. Fransa ise, ABD-Fransa ilişkisini riske atabilecek adımlar atmaktan geri durmamıştır.

3) Almanya’nın rolü ve gücü arttıkça ve Rusya yeniden yapılanma sürecinde başarıl oldukça, özel bir Alman-Rus yakınlaşmasına (Bismarck politikası) tekrar dönüş yapılmıştır.

Böylece Almanya’da, askeri yayılmacılığı öngörmeyen ancak Almanya’nın gücü ve oynayabileceği rol ile doğru orantılı olacak bir politikanın izlenebilmesini savunan yeni bir milliyetçilik anlayışı gelişmiştir. Bu durum, Avrupa ülkelerinden bir kısmının iki nedenle (Amerikan hakimiyetine tepkisel yaklaşım ve Almanya’nın tekrar güçlenmesi) Rusya ile ilişkilerini geliştirme anlayışına yönelmelerini özendirecektir. Eğer, Birleşik Amerika da bu ‘dağınıklığın’ etkisiyle, Avrupa içinde benzer ‘parçalanmaya’ yönelik yaklaşımlara girerse, Atlantik-ötesi ilişkinin uzun ömürlü olması ve ‘hür ve bütün Avrupa’ yaklaşımının geliştirilmesi mümkün olamazdı.

Avrupa ülkelerinin 1990’lardaki yöneticileri genelde, 1960 ve 70 yıllarındaki protesto eylemleri nedeniyle, ABD karşıtı bir anlayışla yetişen gençlik içinden geliyordu. Bu anlayışa sahip yöneticiler için ABD’nin artık Avrupa’daki işinin bittiği ve ülkesine geri dönme vaktinin geldiği, ‘Avrupa, Avrupalılarındır’ anlayışından hareketle Avrupa’nın güvenliği ve kendi içişlerinin Avrupalılar tarafından belirlenmesi gerektiği bağlamındaki sesler yükselmeye başlamıştı.

Öte yandan, aynı dönemde, NATO’nun varlık nedeni sorgulanmaya, İttifak devam edecek ise nasıl bir politikanın izlenmesi gerektiği tüm İttifak ülkeleri kamuoylarında tartışılmaya başlanmıştır. Bu ortamda, Avrupa ülkeleri kendi iç politika önceliklerine ve Avrupa’nın entegrasyonu sürecine ağırlık verirken, NATO’nun geleceğini şekillendirmek ABD’ye kalmıştır. Dolayısıyla, Atlantik-ötesi ilişki tek yönlü işlemeye devam etmiştir. Halen, ABD ile eşit şartlarda politika belirleyecek sorumluluk ve yeterlilikte bir birleşik Avrupa tesis edilememiştir.

Böylece, ABD’nin yönlendirmesiyle (dolayısıyla ağırlıklı olarak ABD’nin global politika sorumluluğu ve anlayışı ile örtüşen) NATO’nun 1991 stratejik konsepti yazılmış, takiben yapılan zirveler ve Barış İçin Ortaklık, Rusya ve Ukrayna ile ilişkiler, NATO’nun genişlemesi vb. yeni açılımlar hep Birleşik Amerika’nın liderliğinde gerçekleşebilmiştir. Avrupa ülkeleri açısından bakıldığında, sonuçları itibariyle bunlardan en önemlisi, NATO genişleme süreci olmuştur. Zira bu açılım, ‘hür ve bütün Avrupa’ temelini güçlendirmiş, AB’nin de genişlemesini pekiştirmiştir.

Bu gelişmelere rağmen, AB ülkelerinin birçoğu ile Birleşik Amerika arasında ikili düzeyde özel ilişkiler, Atlantik-ötesi ilişkilerin seyrine ve ABD’den bağımsız yeni Avrupa Düzeninin doğmasına etki etmektedir. Aslında, 1990 sonrasının Avrupa’sı için iki seçenek mevcuttu:

1) Global sorumluluklarını en aza indirgemiş, adeta bir mini-BM statüsünde, Birleşik Amerika ile sadece ekonomik rekabete ağırlıklı veren bir Avrupa.

2) Global sorumluluk yüklenmeye hazır, bunun için dış politikada anlayış birliğine ulaşmış, Amerikan politikaları karşısında alternatif politikalar ortaya koyabilen bir Avrupa (bir bakıma Hindistan’ın Soğuk Savaş döneminde izlediği dünya politikası benzeri).

Avrupa için yakın tehdidin ortadan kalktığı bir ortamda, iki seçenekten birisini tercih etmek yerine, ara bir yol izlemesi söz konusu olabilir değerlendirmeleri de yapılmıştır. Ya da bu iki açılımı birleştirerek, tek politika haline getirmesinin de söz konusu olabileceği tartışılmıştır. Her halükârda, ABD karşıtı bir yükselişi ifade eden bu seçeneklerin uygulanması halinde, Avrupa ile Birleşik Amerika arasındaki Atlantik-ötesi ilişkinin zamanla zarar görmesinin kaçınılmaz olacağı değerlendirmesine ulaşılmıştır.

Bu değerlendirmeye rağmen, bugün ABD-Avrupa ilişkisinin sonu geldiğini söylemek mümkün değildir. Zira jeopolitik gerçekler, olduğu yerde durmaktadır. Birleşik Amerika liderliğindeki NATO’nun varlığı; halen Avrupa için Rusya karşısında bir sigorta işlevini görmektedir. Aynı zamanda NATO, Avrupa’nın içinden yükselebilecek hegemonik yeni bir güce karşı güvenlik supabı görevini yerine getirebilecek bir organdır. En azından, Almanya’nın kendi iç politika dinamiklerinden esinlenerek, yeniden iki dünya savaşının çıkmasına neden olan saldırgan politikalarına dönme olasılığına karşı, Avrupa dışından dengeleyici bir güç olarak, Birleşik Amerika’nın diğer Avrupa uluslarının yanında olmasının hiçbir zararı yoktur. Almanya, böyle bir politikayı takip edebilir mi? Günümüzde bu türden bir yaklaşıma sahip olmadığını net bir şekilde gösteren Almanya, ileriki yıllarda iç siyasetindeki farklı gelişmeler ve yönelimler çerçevesinde, Hitler Almanya’sına benzer bir çıkışı yapabilecek bir potansiyeli her zaman sergileyebilecek kaynaklara sahiptir. Bu nedenle, bunu bugünden kestirmek zordur. Ancak, tarihi gerçekler ışığında bu tür bir olasılık her zaman dikkate alınmalıdır. Birleşik Amerika’nın söz sahibi olmadığı bir Avrupa coğrafyasında, Almanya’nın; Bismarck politikası benzeri bir anlayışla hareket etmesi, Almanya ve RF’nin ortak bir politikada buluşması her zaman için mümkündür. Belki de bu olasılık, günümüz Doğu Avrupa devletleri tarafından en çok ürküten ancak dillendirilmeyen seçenek olarak görülmüş, Belarus ve Ukrayna krizleriyle birlikte yüzlerini doğrudan ABD’ye dönmüşlerdir.

Birleşik Amerika’nın, 19. yüzyıl İngiltere’sine benzer şekilde, Avrupa’nın uzağında ancak bu kıt’ayı kollayan bir politika izlemesi de mümkündür. Bu, bir nevi Avrupa’ya karşı ‘güç dengesi stratejisini uygulaması, geleneksel ABD politikasından ayrılması demektir. ABD’nin, ortak değerleri paylaştığı bir Avrupa’ya karşı bu tür bir anlayışla hareket etmesi, ancak son çare politikası olarak düşünülebilir. Aksi takdirde, şu anki dünya dengeleri açısından, Birleşik Amerika’nın Avrupa’yı kollayan bir siyasetten ziyade Avrupa’dan güç alan bir politikayı takip etmesi daha doğru olacaktır.

(Devam edecek)

Kaynakça

Gordon P.H.(Editor) (1997). NATO’s Transformation, The Changing Shape of the Atlantic Alliance, Rowman and Littlefield Publishers, London.

Kissinger H. (2002). Does America Need A Foreign Policy, UK.

Bostanoğlu B. (2008). Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge Kitabevi, 2. Baskı, Ankara.


Google Ads