logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

Atlantik Ötesi İlişkilerde Fransa’nın Politikası Nedir?

1949 yılında kurulan NATO’nun kuruluş metni yazılırken, bir bakıma ittifak içi güç dengesi yazılı olmayan bir şekilde tanımlanmıştı: “Büyük kararlar İttifakın üç büyük üyesi (Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa) tarafından kendi aralarındaki görüşmeler ile olgunlaştırılacak, belirlenecek hareket tarzı takiben ittifak içinde tartışmaya açılarak bu yönde karar alınması sağlanacaktır.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 14.01.2022
  • Süre : 9 dk
  • 413 kez okundu

1949 yılında kurulan NATO’nun kuruluş metni yazılırken, bir bakıma ittifak içi güç dengesi yazılı olmayan bir şekilde tanımlanmıştı: “Büyük kararlar İttifakın üç büyük üyesi (Birleşik Amerika, İngiltere ve Fransa) tarafından kendi aralarındaki görüşmeler ile olgunlaştırılacak, belirlenecek hareket tarzı takiben ittifak içinde tartışmaya açılarak bu yönde karar alınması sağlanacaktır. Ancak, ABD lüzumlu gördüğü durumlarda son analizi tek başına yaparak ana kararın oluşumunu sağlayacaktır.” Diğer dört üye (Benelüks ülkeleri ve Kanada) ise, de facto bu durumu kabullenmek ile karşı karşıya bırakılmıştır.

Öte yandan ABD ve İngiltere merkezli transatlantik ilişkilerde Avrupa kanadında Fransa’nın başını çektiği grup, NATO içinde Atlantik-ötesi bağın zaman zaman anlamını, kendi milli çıkarlarına etkilerini, Avrupa kimliğine bu bağın ne ölçüde fayda sağladığını vb. sorgulamaya başlamıştır. Amerikan tarafının sorgulayan bu yaklaşımlarda, taraflar arasındaki dengeyi İngiltere ve Almanya’nın tutumları ve izledikleri siyaset belirleyici olmuştur.

1950-53 arasında Kore’de güçlü ve sadık bir İngiliz desteği ABD’nin arkasında olmuştur. Truman’ın “…bu savaş barış tesis edilinceye kadar sürecektir…(Avrupa’da) işler kötüye giderse, müttefiklerimizi terk edecek değiliz.” açıklamasına; Attlee, “Sonuna kadar sizi destekleyeceğiz, sizin arkanızdayız.” sözleriyle karşılık vermiş ve Anglo-Amerikan bağının her zaman süreceğini ifade etmiştir. İki tarafın karşılıklı destek boyutundaki bu derecede yüksek kararlılığı, İngiliz-Amerikan münasebetinin derinleşmesini sağlamıştır. Bu yaklaşımlar, aynı zamanda ABD ve İngiltere’nin Batı’nın ajandasını yönlendirecek güce sahip olduklarını ve aynı zamanda iki ülkenin prensiplerde ayrılığa düşmeleri halinde, bunun Batı güvenliği için çok ciddi sonuçları olabileceği konusunda diğer ittifak üyelerini ikna edici bir rol oynamıştır.

NATO bağlamında ve ikili ilişkiler özelinde İngilizlerin sahip olduğu “Amerikalılarla kayıtsız-şartsız birlikte hareket etmek” anlayışına Fransız toplumu sahip değildir. Bunun en kuvvetli sinyali, Vietnam’da kontrolü kaybeden Fransızların “müttefiklik” beklentisinde görülmüştür.

1950’li yılların ortasında Vietnam mücadelesi esnasında Fransızlar, Asya’daki çıkarlarının korunması adına, özelde ise Fransızların NATO içinde ve dünya politikalarında büyük güç statüsünü hakiki manada elde edebilmesi için bir girişimde bulunmuşlardır. Fransa; Birleşik Amerika-İngiltere-Fransa arasında “Atlantik Yüksek Barış Konseyi”nin kurulmasını önermiş, ancak bu girişim, Birleşik Amerika tarafından mevcut mekanizmaların yeterli olduğu öne sürülerek kabul görmemiştir. Zaten Federal Almanya üzerinde üçlü grup olarak söz sahibi olan Fransa-İngiltere-ABD’nin yine NATO içinde Daimî Grup olarak sahip oldukları “yüksek pozisyon”, diğer NATO üyeleri arasında sancılı bir kıskançlığa neden olduğundan, ABD bu tür üçüncü bir girişimin sadece Fransa’ya fayda sağlayacağını değerlendirerek, desteklemek istememiştir.

İngiltere için Ortadoğu, Asya ile kıyaslandığında stratejik öncelikleri açısından daha öncelikli olarak önem verdiği bir bölge olarak o dönem için öne çıkmıştır. Fransa ise aynı yıllarda Vietnam’da yenilgiye uğraşmıştır. Fransa, Vietnam’a karşı bölgede kuvvetleri olan ABD ve İngiltere tarafından kendisinin yeterince desteklenmediğini gündeme getirmiştir. Bu nedenle Fransa; daha sonraları gündeme gelen İttifak’ın alandışı harekât yaklaşımlarına sıcak bakmamış, bu yönde alınması gereken kararları engelleyici bir tutum takınmıştır. İngiltere-ABD politikalarındaki ortaklıktan rahatsız olduğunu da saklamayan Fransa, zaman içerisinde İttifak’tan uzaklaşmaya doğru giden bir anlayışa yönelmiştir.

Bu anlayışın ilk işareti olarak da Avrupa ordusu kurulmasına yönelik çalışmaya Fransa Ulusal Meclisinde onay verilmemiştir. Böylece, bir anlamda kendisini uzak doğuda desteklemeyen ABD’ye karşı bir misilleme yapılmak istenmiş ve ABD’nin Avrupa’daki çıkarları bu şekilde engellenmek istenmiştir. Öte yandan bu savaş Fransa’nın kendi bağımsız nükleer kuvvetlerini geliştirme ve teşkil etme kararı için bir katalizör işlevi görmüştür. Bu karar neticesinde, zamanla, elde edilen nükleer güce dayalı caydırıcılığın sağladığı güvenceden istifade ile Fransa; kendisi ile NATO arasında mesafe koyma politikasını kendi güvenliğini tehlikeye atmadan başarıyla uygulayabilme gücüne erişmiştir. 1956 yılından itibaren ise Fransa, Batı ile Doğu arasında köprü vazifesini görecek bağımsız global bir güç olarak hizmet etme anlayışında olduğunu beyan etmiştir.

Bu dönemde imzalanan Güneydoğu Asya Antlaşması Örgütü (South East Asia Treaty Organization-SEATO) ile ABD’nin ve İngiltere’nin Güney Asya’da nüfuzu artmış, bu da İttifak içinde bu ülkelerin Avrupa politikasındaki etkinlikleri (sahip oldukları imkân ve kabiliyetler ile uyguladıkları politikanın başarılı olması nedeniyle) yanı sıra tüm dünya için geçerli olan etkinliklerinin İttifak üyeleri tarafından da kabul edilmesi sonucunu doğurmuştur. SEATO, Güneydoğu Asya’nın ortak savunmasına ilişkin olarak ABD’nin SSCB’ni çevreleme politikası uyarınca 1954 yılında kurulmuştur. 1955’te yürürlüğe giren SEATO, bölgede NATO benzeri bir örgüt olmayı amaçlamıştır. Avustralya, Fransa, Yeni Zelanda, Pakistan, Filipinler, Tayland ve ABD’nin kurdukları örgütten önce Fransa’nın sonra da Pakistan’ın ayrılmaları ile, örgüt işlerliğini kaybetmiştir.

Fransa, 1954 Kasım ayında ortaya çıkan Cezayir ayaklanmasını bastırmak üzere tüm enerjisini Cezayir’e yöneltmeye başlamıştır. Bu nedenle, Avrupa’da konuşlu ve NATO’ya tahsisli kuvvetlerini Cezayir’e kaydırmak için NAC kararı aldırmayı başaran Fransa, 19 Mayıs 1955 yılında başladıkları Cezayir intikali neticesinde, 1956 yılı sonlarına gelindiğinde, NATO komutası altındaki yaklaşık 400.000 kadar Fransız askerini ve NATO’ya tahsisli malzemeyi Cezayir’e sevk etmiş bulunmaktaydı. Bu arada yürütülmekte olan Bağdat Paktı kurulmasına yönelik çalışmalara soğuk bakan Fransa; Suriye ve Lübnan’da nüfuzunu kaybettikten sonra, Ortadoğu bağlamında İngiltere ile ortak bir politika içinde bulunmak istememiştir. Ancak, Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın Cezayir bağımsızlık mücadelesini desteklediğine dair emareler olması üzerine, Mısır’a karşı İngilizler ile birlikte hareket etmek istemişler, böylece bu iki ülkenin çıkarları Süveyş kanalı üzerinde Mısır’a karşı kesişmiştir.

Aynı dönemde, Anglo-Amerikan yakın bağına rağmen; Birleşik Amerika, 1955 yılında kurulan Bağdat Paktının kuruluşuna yönelik çalışmalarda İngilizleri desteklemesine rağmen, resmi olarak bu pakt içinde yer almaktan kaçınmıştır. Sovyetleri çevreleme politikasının bir bacağı olarak hizmet edebilecek bu pakt içinde yer almak istemeyen ABD, İngiltere’nin Ortadoğu’da sömürge politikasını devam ettirme adına bu tür girişimler içinde yer almaya çalıştığını değerlendirerek, İngilizlerin bölgeye yönelik nüfuz mücadelesinde yalnız kalmasını amaçlamıştır. Böylece, uzun vadede Ortadoğu ülkelerine Birleşik Amerika’nın bölgeye yönelik sömürgeci bir yaklaşımı olmadığı mesajı verilmeye çalışılmıştır. Ancak, bu durum, Eden tarafından da ifade edildiği üzere “Birleşik Amerika bu bölgede dostlarını yalnız bırakma pahasına, düşmanlarına şirin görünme umudunu taşıyan bir politika izlemiştir.” Hatta daha da ileri giden Eden, ABD Dışişleri Bakanlığının İngiliz karşıtı bir politika izlediğini öne sürmüştür. Bu durumdan ders çıkaran İngilizler, en güvendikleri müttefiklerinin bile zaman zaman kendi milli politika ve menfaatleri söz konusu olduğunda İngiltere’yi yalnız bırakabileceğini göz önüne alan bir dış politika düzenlemesine gitmişlerdir. 1956 yılında, sonuçları görüleceği üzere, bundan böyle Eden ve Lloyd tarafından ABD ile danışma mekanizması işletilmeden, İngiliz çıkarları doğrultusunda hareket edilmeye başlanmıştır. Burada İngilizler tarafından göz önünde bulunduran faraziye ise, gerçek bir krizde Anglo-Amerikan bağının daima Amerikan desteğinin İngiltere’ye yönlendirilmesi için yeterli olacağı yönündeydi.

1950 yılındaki Ortadoğu barışının korunmasına yönelik üçlü (ABD, İngiltere, Fransa) antlaşmaya rağmen, 1955 yılına gelindiğinde, ABD politikasında değişiklik olmaya başlamıştır. ABD, Aralık 1955’ten itibaren önemli NATO kararlarının üçlü olarak tartışılması yerine, NAC’ta tartışmaya açılarak çözüme kavuşturulmasının uygun olacağını, özellikle tartışmalara İtalya ve Federal Almanya’nın da dahil edilmesi gerektiğini vurgulamaya başlamıştır. Ancak, NATO’nun işlerliği ve üyeler arasındaki eşitlik ilkesi açısından olumlu bulunması gereken ABD politikasındaki bu değişiklik; Fransa tarafından, kendilerinin “büyük güç” statüsünden uzaklaştırılmalarına yönelik bir Anglo-Sakson manevrası olarak değerlendirilmiştir.

Gerçekten de 1956 ilk yarısında yapılan Araplar ile İsrail arasında çıkabilecek muhtemel bir harbe ilişkin Anglo-Amerikan plan çalışmasına Fransızlar dahil edilmemiştir. Bunun üzerine, 2 Mart 1956 tarihinde Fransa Dışişleri Bakanı Christian Pineau tarafından yapılan açıklama ile üç ülke arasındaki ilişki “Bizim edindiğimiz izlenim, belirli güçler arasında, Fransa’nın (Ortadoğu ile ilgili) mirasını dikkate almayan birtakım çalışmaların varlığı mevcuttur. İttifak ilişkisine, hatta verilen güvencelere rağmen, Fransa-İngiltere-Amerika arasında (eskiden olduğunun aksine) ortak bir politikanın varlığından söz etmek mümkün değildir.”.

1950’lerin sonlarına doğru, başta Marshall Planı çerçevesinde kısmen yeniden kalkınmalarını ABD desteği ile sağlamış olan Batı Avrupalı devletler; kendi kıtalarında yeni bir düzen kurma arayışına girmiş, kendi ağırlıklarını dünya siyaset sahnesi içinde oturma ve buna bağlı olarak kendi geleceklerini kendilerinin tayin etme hakkını en iyi şekilde kullanma yoluna yönelik uğraşlar içine girmişlerdir. Toprak bağlamındaki sömürge politikalarının artık işlemediğini bilen İngiltere ve Fransa, yine de son bir çabayla, Mısır üzerindeki ‘haklarını’ zorla koruma yolunu seçmişlerdir.

Vietnam ve Mısır hadiselerinden sonra, Fransızların Atlantik havzasındaki ilişkileri, Amerikalılar açısından “başına buyruk” gelişmeye başlamıştır. Fransızlara göre, Amerikalılar, Avrupa’nın kendi başına dünya sahnesine çıkışını engellemeye çalışmaktadırlar. NATO içindeki konumunu kullanarak Avrupa üzerinde denetim kurma istemektedirler. İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda güvenlik alanında Avrupa, Atlantik’in karşı yakasının vesayetini fiiliyatta kabul etmişti. Fransa’nın karar alma sürecinde ulusal özerkliğini ön palan çıkaran tutumu, ABD’nin baskın rolüne karşı zımni tepkiyi göstermenin ötesine geçmeyerek, eleştirilerinde Fransa öncelikli konularla sınırlı kalan, sisteme yönelik bir hareket olmamıştır.

Bu arada NATO’nun Savunma Stratejisi, istihbarat bilgilerinin paylaşımı, askeri-nükleer teknolojinin üretimi, kullanımı ve aktarılması konularında farklı yaklaşımlar ortaya çıkarmıştır. İstihbarat bilgileri toplama ve askeri-nükleer teknoloji üretme konusunda Avrupalı müttefiklerinden çok ileri durumda olan ABD, aynı zamanda NATO’nun giderlerinin büyük bir çoğunluğunu da karşılamıştır. Bu noktada Fransa’nın giderek sesini yükselttiği ‘ABD, istihbarat bilgilerini ve askeri teknolojiyi Avrupalı müttefikleriyle paylaşmıyor’ eleştirisine ABD’nin yanıtı tersinden aynı içerikte gerçekleşmiştir.

Öte yandan ekonomik hayattaki bu gözle görülür entegrasyon sürecinde, politik birlikteliğin de tesis edilmesi önünde Fransa’dan gelen “çatlak” sesler, Avrupa Birliğine giden sürecin zaman zaman sekteye uğramasına neden olmuştur. Ülkesinin karşılaştığı ağır kriz üzerine 1958 yılında Fransa’da iktidara gelen ve yeni bir anayasal düzen kuran General de Gaulle, 5’inci Cumhuriyet düzenlemeleri yaptıktan sonra, Cezayir Savaşı nedeniyle bir iç çalkantı yaşayan Fransa’da düzenin tesis edilmesini sağlamış ve takiben 1961 yılında Cezayir sorununa noktayı koymuştur. Böylece, ülkesinin dikkatinin Avrupa’ya çevrilmesine öncülük etme fırsatı yakalamıştır.

Bundan sonra, dış politikada Fransa’nın yerinin güçlendirilmesine yönelik girişimlerini devreye sokmak istemiştir. 1960’lı yıllarda Avrupa’nın ekonomik-siyasal bütünleşmesini adım adım inşa etmeye koyulmuştur. Böylece de Gaulle’nin ve Almanya’da Adenauer’in tarihi çabaları neticesinde, Fransa-Almanya ekseni kurulmuş ve günümüz Avrupa Birliği yapısının temelleri atılmıştır.

Fransa, AET’yi, Fransa’nın ekonomik çıkarlarını gözetmek için kullanılacak ekonomik bir forum olarak görmek isterken, AET’ye üye ülkeler arasında klasik uluslararası ilişkilerin devam etmesinin gerektiğini savunmuştur. Bu arada İkinci Dünya Savaşı esnasında “Anglo-Sakson”lara karşı De Gaulle’ün edindiği “güven eksikliği” algılamasının ve NATO içinde ABD’den sonra etkin bir konuma sahip olan ve Fransa’nın NATO içinde bir anlamda güçlü bir pozisyon elde etmesinin önünde her zaman gizli-açık bir engel olarak duran İngiltere’nin, AET topluluğuna girmesi halinde, bu topluluktaki Fransa’nın güçlü pozisyonunun sarsılabileceğinden hareketle, de Gaulle İngiltere’nin AET üyeliği için yaptığı iki başvuruyu veto etmekten çekinmemiştir. Bu durum, yeni Avrupa Düzeni yapılanmasının ivmesini yavaşlatan bir girdi olarak tarihe geçmiştir. De Gaulle’e göre, İngilizler kıta Avrupa’sı ile entegrasyondan ziyade ABD ile birlikteliğe dayanan Atlantik Topluluğuna entegrasyondan yana bir politika izlemeye devam etmiştir. De Gaulle; İngiltere’nin kıta Avrupa’sının birlikteliğine hizmet edecek bir anlayışla hareket etmediğini ifade etmiştir.

Fransız milliyetçiliğinin sembolü haline gelmiş bir yüksek zat olarak görülen de Gaulle, ülkesinin ulusal çıkarları konusundaki yaklaşımını, Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla eşdeğer görmüştür. De Gaulle, devletler üstü bir yapı yerine “Devletlerin Avrupa’sı” fikrini savunmuştur. Amerikan politikalarına sürekli kuşkulu yaklaşan de Gaulle, İngiltere’yi Truva atı gibi gördüğünü saklama gereği duymamıştır. Bu nedenle, İngiltere’nin AB üyeliğini iki kere veto etmiştir. De Gaulle’ün dış politika hedefi, Amerika’nın dostu olarak kalmak fakat bu ülkenin güdümüne girmemek olarak ortaya konmuştur. AB’nin kurucularından olmasına karşın ortak Avrupa’nın çıkarının Fransa’nın çıkarından önce gelmediğini savunmuştur. De Gaulle’e göre nükleer silahlara sahip olmak Fransa’nın bağımsızlığını garanti eden bir adım olmuştur. Fransa’nın ilk nükleer denemesini 13 Şubat 1960 tarihinde Büyük Sahra’da yaptığı gün, de Gaulle, Fransız Ordu Bakanı’na şu telgrafı çekmiştir. “Bu sabahtan itibaren Fransa daha güçlü ve daha gururludur.

Fransa ve Almanya, 1963 yılında imzaladıkları antlaşma ile aralarındaki işbirliğini sıklaştırmayı kararlaştırmışlardır. Bu işbirliği hem Sovyet tehdidine karşı konulmasını hem de ABD’nin NATO dahil Avrupa üzerindeki etkinliğinin azaltılmasını amaçlamıştır. Fransa Başkanı, Avrupa Birliği düşüncesinde federatif bir yapıyı savunanlara karşı ulus-devlet kimliklerinin korunduğu bir düzeni savunmuştur.

De Gaulle’ün 27 Ocak 1964 tarihinde Çin Komünist Yönetimi ile Fransa arasında karşılıklı diplomatik temsilcilikler açılmasına ön ayak olması ve takiben “Fransa’nın kendi nükleer silahları olması gerekir” görüşü doğrultusunda hareket etmesi, ilk başta ABD’nin tepkisini çekmiştir. Ancak bu durum Fransa’nın önüne yeni ufaklar açan bir hamle olmuştur. De Gaulle, ülkesini daha bağımsız bir çizgiye taşımak ve Avrupa’da yükselen bir kimlik haline getirebilmek düşüncesiyle, 2 Şubat 1965 tarihinde Fransız ekonomisini altına dayalı sisteme geçirmiştir.

ABD ise, Fransa dahil Avrupalı müttefiklerinin NATO giderlerine katkısının çok cüzi olduğu gerçeğini dile getirmeye başlamıştır. Bütün bu tartışmalara Fransa, de Gaulleist tarzına uygun klasik bir tepki vermiştir. Böylece Fransa, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılmıştır. Bu arada Bağlantısızlar Bloku ile özel ilişkiler geliştirmeye başlamıştır.

1966 Mart ayında, 14 NATO ülkesine hitaben bir nota veren Fransa, askeri kanattan ayrılma kararını iletmiştir. Fransız Hükümeti, Fransız görevlilerini NATO’nun entegre askerî karargâhlarından çekme, Fransız kuvvetlerinin milletlerarası kumandanlıklara bağlılığına son verme, Milletlerarası karargâhların, Müttefik kıtaların, Fransa’nın egemenliğinde bulunmayan tesis ve üslerin Fransız topraklarından çıkarılmasını isteme kararını bildirmiştir. Böylece NATO karargâhlarının ve birliklerinin Fransa’dan ağırlıklı olarak Belçika’ya taşınması söz konusu olmuştur.

1966-2009 yılları arasında kadar Fransa, NATO’nun siyasi kanadında bulunmaya ve NATO’ya mali katkı sağlamaya devam etmiştir. Ancak, askeri kanatta Fransız silahlı kuvvetleri yer almaktan uzak durmuştur. Açıktır ki, ABD gibi, Fransa da nükleer teknoloji ve istihbarat bilgilerini müttefikleriyle paylaşmak niyetinde olmadığını göstermiştir.

Bu dönemde, Batı Avrupa’da ve Atlantik Havzasında ortaya çıkan “çok merkezlilik”, hem İttifak’ın kendi içindeki birliği ve hem de AET içindeki gelişen birliktelik için menfi bir havanın oluşmasına neden olmuştur. De Gaulle’ün 1969 yılında istifa etmesini takiben, Fransa tekrar Avrupa politik sahnesinde birleşmeye yönelik katkı sağlamaya başlamıştır. Fransa’nın bundan sonra izlediği politika iki kutuplu dünya sistemine yönelik bir eleştiri üzerine oturtulmadığı için, Fransa NATO’nun siyasi kanadında kalmaya devam etmiş, bu arada çok yönlü dış politika izleme imkanını muhafaza etmiştir.

Fransa’nın zig zag görünümünde olmasına rağmen, devamlılık sunan NATO politikası, aslında Fransa için öncelikli konunun Avrupa güvenliği olmadığı, herhangi bir uluslararası oluşumda Fransa’nın ulusal çıkarının ön planda tutulduğu ve iki kutuplu uluslararası sistem içinde çok yönlü bir dış politika arayışını önceliklemeyi tercih ettiğini göstermiştir.

Fransız-Amerikan anlayış farklılığına rağmen, 1957 ve 1962 Berlin Buhranında, 1962 Küba Krizinde, 1990–91 Körfez Krizinde, Fransa; ABD’nin politikalarını desteklemiştir. Ancak, Fransa kendi politik kontrolünü dışlayan Birleşik Amerika tavrından her zaman rahatsızlık duyduğunu ifade etmiş ve bunu NATO platformlarında seslendirmekten geri kalmamıştır. Bu nedenle de zaman zaman NATO, Fransa ile ABD arasındaki çekişme nedeniyle “uyumsuzluk”, “bölünme”, “NATO’nun sonu”, “NATO’nun varlığına olan ihtiyacın tartışılması”, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşmiştir” benzeri başlıklar altında ittifakın itibarına zarar veren görüntülere sebep olmuştur.

Nitekim, Fransa Irak Harekâtı esnasında, 1993 yılında ABD’nin Bağdat’a ve 1995 yılında Bosna’daki Sırp mevzilerine cruise (seyir) füze atışlarını yapmasını eleştirmiş, bu tür taarruzların koalisyon/NATO platformlarında tartışılmadan ABD tarafından tek taraflı olarak gerçekleştirilmesini ve İttifak içi danışma mekanizmalarının kullanılmamasını eleştirmiştir. Fransa’nın getirdiği bu yaklaşım ise sahip olduğu kuvvetlerin koalisyon ya da NATO şapkası altında da olsa ikinci ülkeler tarafından alınacak kararlara tabi olarak kullanılabilirliği kuralını getireceğinden, ABD tarafından sıcak karşılanmamıştır.

Yine Fransa ile ABD arasında NATO’nun Güney Avrupa Müttefik Kuvvetlerinin (Allied Forces, Southern Europe-AFSOUTH) komutası konusunda 1996 yılında çıkan tartışma transatlantik ilişkiler açısından ve Fransa’nın ittifaka bakışını anlamak noktasında önemli bir çıkış olmuştur. Fransa, 1996 yılında, NATO komuta yapısındaki değişiklikleri ve NATO’nun genişleme sürecine yönelik tartışmaları dikkate alarak, NATO’nun kuruluşundan 1996 yılına kadar ABD’li bir orgeneral/oramiral tarafından üstlenilen AFSOUTH Komutanlığı görevinin NATO’nun güney kanadında bulunan ülkelerden, özellikle Fransa, İspanya ve İtalya tarafından dönüşümlü olarak yerine getirilebileceğini dile getirmiştir. Bunun hem Avrupa ülkelerinin ittifak içindeki ağırlığının bir göstergesi olacağı hem de Avrupa’ya güneyden gelecek tehditlere karşı Avrupalıların sorumluluğunu göstermesi açısından önemli bir sembol olarak görüleceğini vurgulamıştır.

Haliyle bu teklife Amerikan tarafı karşı çıkmıştır. Zira ABD; AFSOUTH Komutanlığına atadığı oramiral/orgeneral rütbesindeki Komutanın aynı zamanda Akdeniz’de konuşlu ünlü 6’ıncı Filosuna (nükleer silah atma kabiliyeti de olan) komuta edecek şekilde görevlendirmeyi tercih eden çift şapkalı (NATO ve Milli) komuta anlayışıyla bugüne kadar hareket etmiştir. Böylece Amerikan çıkarları ile ABD’nin Akdeniz’deki NATO çıkarları bir kişi üzerinde toplanarak, ABD açısından “uyumun” ve komuta birliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Fransız yaklaşımını, bu uyumu bozabilecek ve ABD’nin çıkarlarının aleyhine başka kapıların açılmasına neden olabilecek bir teklif olarak görmüştür. İlave olarak ABD; Fransa’nın askeri yapıda yer almadan ve askeri kuvvetlerini yeni yeni NATO ihtiyaçları için sunmaya başlamışken, ara kademelerdeki komuta mevkilerine talip olmadan doğrudan stratejik özellikteki operasyonel bir komutanlığı almaya çalışmasını kuşkuyla karşılamıştır. ABD haricindeki diğer ülkeler ise Avrupa güvenliğine ABD katkısını baltalayabilecek bu türden kozmetik girişimlerin o dönem için önem arz etmediğini değerlendirmişlerdir. Bu nedenle Fransa’nın teklifine sıcak bakmamışlar ve destek vermemişlerdir.

Bu konuda İtalya’nın tavrı örnekleme açısından önemlidir. Akdeniz havzasına yönelik faaliyetler, İtalya için birinci öncelikte görülmüştür. NATO’nun gelişimi nasıl olursa olsun, Akdeniz’den kopuk bir İtalya’nın varlığının yeterince güçlü olamayacağı anlayışı İtalyan politika yapıcılarının ortak tutumu olmuştur. 1990’lı yıllarda NATO’nun Güney Kanadında, Balkanlardan Doğu Akdeniz’e bir dizi sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu bölgenin NATO tarafından dikkatle izlenmesi, İtalya’nın çıkarları ve beklentileriyle örtüşmüştür. İtalya, bu dönemde Amerikan 6’ncı Filosu’nun Napoli’de konuşlanmasına ve böylece Birleşik Amerika’nın Akdeniz ile doğrudan bağlantı içinde olmasına özen gösteren bir anlayışı savunmuştur. Fakat bu bir ikilem doğurmuştur.

Fransa’nın, NATO’nun Güney Müttefik Kuvvetler Komutanlığı görevinin bir Amerikalı General yerine bir Fransız General’e devredilmesi gerektiği yolundaki isteği karşısında, İtalya ikileme düşmüştür. İtalya; bir yandan Avrupalı bir Generalin etkin bir NATO Komutanlığı görevine atanmasına sıcak bakmıştır. Öte yandan, mevcut haliyle Amerikalı Generalin yardımcısının İtalyan olması ayrıcalığını da kaybetmek istememiştir. Ayrıca Amerikalıların Akdeniz’den uzaklaşmasına neden olabilecek ‘Avrupalılaştırma’ operasyonunu doğru bulmamıştır. Sonuçta, Akdeniz’deki milli çıkarları daha ağır basan İtalya, Fransızların bu bölgedeki İttifak komutasının ‘Avrupalılaştırma’ politikasına destek vermekten vazgeçmiştir.

Fransa, 2000’li yıllarda Irak güvenlik kuvvetlerine NATO şapkası altında eğitim desteği verilmesine karşı çıkmıştır. Bu tür bir eğitimin NATO sorumluluğu olmadığını vurgulamıştır. Fransa, üyelerden istekli ülkelerin kendi inisiyatifiyle Irak’taki eğitim sistemine katkı sağlamasının ve masraflarını üstlenmesinin en uygun hareket tarzı olduğunu savunmuştur. NATO bayrağı altında kolektif sorumluluğa karşı çıkarak, Amerika’nın müttefikleri Irak’ta eğitim sorumluluğu almaları için zorlayamayacağını ifade etmiş ve bunda başarılı olmuştur. Öte yandan, NATO Mukabele Gücü unsurlarının Afganistan’da görevlendirilmesine karşı gelmemiş, destek vermek konusunda bile istekli olmuştur.

Özetle, NATO içinde ve Atlantik-ötesi ilişkiler bağlamında Fransa; kendisini “gerçek Avrupalı” sayan bir kültür ve ulusal bilinç geliştirmiştir. Kendisini Avrupa’nın bir numaralı temsilcisi, gizli lideri olarak gören Fransa, her zaman bu istekle hareket etmiştir. Eskiden beri, Kıta Avrupa’sı politikası gereği, İngiltere’nin Avrupalılığına karşı çıkan Fransız siyaseti, öte yandan Almanya’nın da bir kıta gücüne dönüşmesine yol açabilecek ekonomik ve askeri yeteneklerinin gelişmesinden de tedirginlik duymuştur. AB içinde ABD politikalarının en güçlü “karşıtı” olan Fransa, günümüzde NATO-AB ilişkilerinde, özellikle güvenlik ve savunma boyutunda, Almanya’dan daha baskın bir şekilde, belirleyici bir rol oynama isteğiyle hareket etmektedir.

Bu arada, NATO Mukabele Kuvveti’nin bir parçası olan çok yüksek hazırlık seviyesindeki kuvvetin (VJTF) büyük çoğunluğunu, rotasyonel NATO görevlendirmesi kapsamında, 2022 yılı boyunca, Fransa tarafından karşılanacaktır. Fransa, 2009 yılında dönüş yaptığı askeri kanatta etkin bir rol almaktadır.

Kaynaklar:

Yıldız Y.G. (2001). Stratejik Vizyon Arayışları ve Türkiye, Der Yayınları, İstanbul.

NATO Enformasyon. (1971). NATO Bilgiler ve Belgeler, NATO Enformasyon Servisi, Brüksel

Sönmezoğlu F., Arıboğan Ü., Ayman G., Dedeoğlu B. (1996). Uluslararası İlişkiler Sözlüğü, Der Yayınları, İstanbul.

FRUS. (1949). Statement by the United States and United Kingdom Groups, 14 Kasım, Cilt 6.

Sherwood E.D. (2000). Allies in Crisis, Meeting Global Challenges to Western Security, Yale University Press, New Haven & London.

Türkeş M. (2004). “NATO Bağlamında ABD-Türkiye İlişkilerinde Devamlılık ve Değişim”, Türk Dış Politikasının Analizi, Derleyen Faruk Sönmezoğlu, 3.Baskı, Der Yayınları, İstanbul.


Google Ads