Site İçi Arama

ua-iliskiler

Tayvan Gerekçesiyle Çin’in Hawaii’ye Saldırması Halinde, NATO ABD’nin Yanında Savaşa Girmeli midir?

Tayvan’da ortaya çıkabilecek çatışma olasılığına, dünyada hiçbir devletin öyle kolaylıkla gözünü kapayamayacağını, büyük çaplı sonuçları olacağını değerlendiriyorum. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin güvenliği ile Hint-Pasifik'teki güvenlik arasındaki bağlantı ve hatta karşılıklı bağımlılık da göz ardı edilemez.

Rusya-Ukrayna Savaşı ve Olası Tayvan-Çin Savaşı, Farklı Coğrafyalardaki Ülkeleri Birleştiriyor

Çin Halk Cumhuriyeti'nin, kısaca Çin’in Tayvan'ın güvenliğine yönelik tehdidine ilişkin endişelerin arttığı bir dönemde NATO’nun, Hint-Pasifik bölgesindeki gelişmelerle giderek daha fazla ilgilendiği görülmektedir. Tayvan boyutunda yaşanacak bir çatışma olasılığı, sadece küresel ekonomi üzerinde yıkıcı bir etki yaratmakla kalmayacaktır. Aynı zamanda ABD'yi birçok yönden kendi dengi olan, üstelik nükleer silah dahil yüksek askeri kapasiteli bir rakiple doğrudan bir çatışmaya sokma potansiyelini de beraberinde getirebilecektir. Bir başka deyişle, bu tür bir kriz olasılığı, küresel ölçekte bir savaşın pimini çekme riskini dünyanın gündemine taşıyabilecektir. 

Tayvan’da ortaya çıkabilecek çatışma olasılığına, dünyada hiçbir devletin öyle kolaylıkla gözüne kapayamayacağını, büyük çaplı sonuçları olacağını değerlendiriyorum. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin güvenliği ile Hint-Pasifik'teki güvenlik arasındaki bağlantı ve hatta karşılıklı bağımlılık da göz ardı edilemez. Örneğin Türkiye’nin yanı başındaki bir gelişme olan Irak’tan geçen Kalkınma Yolu Projesi, Basra Körfezindeki güvenlikle ilişkilidir. Basra Hint Okyanusu ile bağlantılı ve aynı zamanda Kuşak Yol Girişiminin Pakistan’dan geçen ve Karaçi ile Gwadar limanlarına uzanan güzergâhında Çin üretimi malların ticareti yapılacaktır. Çin-ABD çatışması demek, bu hattın bir anda devre dışı kalması, Çin’den akışın kesilmesi, Türk ekonomisinin etkilenmesi ve benzeri sonuçları doğurabilecektir. Kuşkusuz olası krizlerde her ülkeyi az ya da çok etkileyecek buna benzer karşılıklı bağımlılık durumları birçok alanda verilecek örneklerle çoğaltılabilir. 

Güvenlik bağlamında ise bir NATO üyesi olan Türkiye’nin, NATO’nun son günlerde Hint-Pasifik bölgesine gösterdiği ilgi ve alakayı yakından takip etmesi, gelişmelerin seyrini okuyabilmesi zorunluluğu bulunuyor. Bugünlerde NATO ülkelerinin Tayvan'da meydana gelebilecek bir olaya doğrudan müdahil olabilecekleri senaryoların ana hatlarını çiziliyor, çeşitli platformlarda gün be gün tartışılıyor. Gerçekten de, Tayvan’daki olası bir kriz, ABD'nin Hint-Pasifik'teki ve Avrupa'daki ittifakları arasındaki bağ dokusunu harekete geçirebilecek dinamiklere sahiptir. Bilindiği üzere, ABD’nin Hint-Pasifik'te yanında görmek istediği Uzak Doğu’daki müttefikleri, bugün aynı zamanda Ukrayna'nın da sadık destekçileri olduklarını gösteren adımlar atmaktan, ABD ile Doğu Avrupa coğrafyasında Rusya’ya karşı birlikte hareket etmekten çekinmiyorlar. Aynı şekilde ABD'nin Doğu Avrupa'daki müttefiklerinin büyük çoğunluğu da Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrarı destekleme faaliyetlerinde ABD’ye yardımcı oluyorlar. Bu açıdan bakıldığında, Hint-Pasifik coğrafyasındaki çatışma olasılıkları ile Kuzey Atlantik hattında patlak veren herhangi bir güvenlik açığı, dünya genelindeki müttefiklik ekseninde birleşen farklı coğrafyalardaki ülkeleri birbirine yakınlaştıran bir tutkal işlevi görüyor.

NATO, Soğuk Savaş Sonrasında Kolektif Güvenlik Kavramını Öne Çıkardı

Günümüzde dünya jandarmalığına soyunan NATO, kendi coğrafi alanının (üye ülkelerin coğrafi sınırlarının bileşkesi) dışına çıkan, dışardan bakıldığında NATO’yu doğrudan ilgilendirmeyen alanlarda boy gösterme arayışına devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında Ukrayna ve Tayvan bağlamında müttefiklik ilişkilerinin veya temaslarının artış eğilimine girdiği söylenebilir.

Soğuk Savaş’ın sonuna kadar ağırlıklı olarak stratejik konseptlerini kendi sınırlarının korunmasına, açık tehdit olarak ilan edilen Sovyet Blokuna karşı bir korunma kalkanı inşa edilmesine kendisini adayan NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, kendi doğal sınırlarını aşarak, kitle imha silahlarının yayılması, terörizm gibi muğlak tehdit ve riskler öne çıkarılmak suretiyle, İttifak tüm dünyadaki güvenlikle ilgili gelişmelerle ilgilenmeyi kendi güvenlik ihtiyacının bir parçası olarak görme yolunda evrilmiştir. NATO, İttifak’ın çıkarları ve beklentileri doğrultusunda Kolektif Güvenlik kavramının içini doldurma gayretinde olmuştur.

Bu bağlamda bakıldığında, NATO siyasi ve askeri bağlamda Amerikan politikalarıyla doğrudan olmasa da büyük ölçüde örtüşen bir anlayışla hareket eden uluslararası bir örgüttür. Bunun aksini savunmak, NATO’nun işleyişinden ve gerçeklerinden kopuk savlara bizi götürür. Bu manada, Tayvan'da meydana gelebilecek bir durumun İttifak'ı hangi senaryolar çerçevesinde etkileyebileceğini, hem Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesini tetikleyecek bir eylem olarak hukuki boyutta hem de Washington’un Pekin'e karşı küresel bir kampanyada NATO müttefiklerinin desteğini hangi şartlarda isteyebileceğinin gerekçeleri boyutunda ele almak gerekiyor. 

NATO, Tayvan’da Patlak Verecek Bir Çatışmanın Tarafı Haline Gelebilir mi?

Soğuk Savaş Dönemi dinamikleri göz önüne alındığında, NATO’nun Tayvan’daki gelişmelerin bir parçası olması ihtimalini kimse gündeme dahi getiremezdi. Zira, o dönemdeki hâkim anlayış, NATO’nun kendi sorumluluk sahası dışındaki gelişmelere, risk ve tehditlere ‘gözünü kapaması’ idi. Soğuk Savaş bitince dengeler değişti. Özellikle ABD Başkanı ‘Baba’ Bush, 1992 yılında ‘Yeni Dünya Düzeni’ savını ortaya atarak, Amerikan ve dolayısıyla Batı çıkarları için iki şeyin bundan böyle öne çıktığının altını çizdi: Birincisi; ‘insan hakları’ ve ikincisi ‘serbest piyasa ekonomisi’. 

Dikkat edilirse, bunların her ikisi de muğlak kavramlar olmakla birlikte ABD’nin bugün bile muhataplarının sesini kısmak için kullandığı yumuşak güç silahları olarak biliniyor. Hatta zaman zaman ‘insan hakları’ söylemi sadece Çin’e karşı değil Türkiye gibi müttefiklerine karşı bile silah olarak kullanılıyor. 

Dünya ticaretini sekteye uğratmamak, tüm insanları eşit, özgür ve kardeşçe yaşatmak, hukukun üstünlüğünü tesis etmek, demokratik değerlere inanmak, kısacası insanca yaşamak için ‘Amerikan rüyası’ tüm dünyada hâkim olmalıdır benzeri görüşleri tüm insanlığa dayatan Yeni Dünya Düzeni, özünde Amerikan hegemonyasının devamını tesis etmek üzerine kurgulanmıştı. Üstelik anti tezi Sovyet sisteminin çökmesi de bu manada Amerikalıların ne derece doğru yolda olduğunu tüm insanlığa ispat etmiştir savı bolca öne sürülüyordu. 

İşte ABD’nin bu yeni dünya düzeni dayatmasının uluslararası örgütler bağlamında ana aktörü olarak NATO belirlendi ve ittifakın kolektif savunma sorumluluğu yanında kolektif güvenlik için de kolları sıvaması gerektiği müttefiklere dikte ettirilmeye başlandı. Türkiye, Almanya, Fransa, Belçika vb. ülkeler NATO’nun özünde bir savunma paktı olduğun, sorumluluğu dışındaki alanlara yönelmesinin, dünya jandarmalığına soyunmasının ittifakı kuruluş maksadı dışına çıkaracağını ve küresel boyutta görülen tehditlere NATO’nun müdahalesini istemenin, her üyenin ittifak dışında gelişen risklerde ABD ile benzer çıkarlara sahip olmadığı için doğru olmayacağını, her üyenin çeşitli nedenlerle alan dışı operasyonlarda ABD ile birlikte hareket etmek istemeyebileceğini ve bunun da ittifakın genel bütünlüğünü bozabileceğini savunmaya başladılar. 

Nitekim bu konuda en büyük anlaşmazlık 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgalinde yaşandı. Fransa, Almanya ve Belçika açıktan bu işgale karşı çıkarken, İngiltere, Polonya vb. ülkeler de ABD’nin yanında yer aldılar. Bunun neticesinde NATO üyelerinden istekli olan ülkelerin koalisyonu (coalition of willing) ile ‘işgal kuvveti’ teşkil edilmek yoluna gidildi ve NATO bir yönüyle işgalin dışında tutulmuş oldu. Türkiye ise bir yandan Irak’tan kendisine gelebilecek olası füze saldırılarına karşı NATO’dan 10 Şubat 2003 tarihinde füze savunma sistemi desteği isterken, diğer yandan da1 Mart tezkeresine ‘hayır’ diyerek, Amerikan askerlerinin Türkiye’nin güneydoğusundan Irak’ın kuzeyinde cephe açmasına engel olma yönünde bir karar aldı. ABD’nin Türk topraklarını kullanabilmek için ittifak üyelerinin füze sistemi göndermesi doğrultusunda NATO içindeki nüfuzunu kullanması, ‘Türkiye’ye füze sistemi göndermek, NATO’yu da Irak olayına bulaştırır’ tezi nedeniyle Fransa, Almanya ve Belçika’nın açık tepkisine neden oldu. Nihayetinde 16 Şubat’ta alınabilen karar sonrasında gerekli hava savunma sistemleri Türkiye’ye intikal ettirilirken, Türkiye; Amerikan askerlerinin topraklarını kullanmasına izin vermeyerek, dolaylı yönden Fransa, Almanya ve Belçika ile birlikte hareket etmeyi yeğlemişti. 

Soğuk Savaş sonrasında; 1993-1995 Bosna Hersek, 1999 Kosova dahil NATO’nun alan dışı operasyonları hep gündemdeki yerini korumuştu. Irak’ta da NATO’nun bir bütün olarak ABD’nin yanında yer alması beklenirken, İttifak içindeki o dönemdeki gelişmeler bunu mümkün kılmadı.

Şimdilerde Tayvan konusu bu manada tekrar gündemde olup, NATO mekanizmasının ABD çıkarları ve beklentileri açısından işlerliğinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Bu çerçevede, Batı başkentlerinde “NATO'nun Tayvan'da gelişecek olası bir duruma müdahale etmesinin yasal kapsamı nedir?” tartışılmaktadır. “Olası bir Tayvan krizinde Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesinin devreye sokulması mümkün olabilir mi?” benzeri sorulara muhtemel cevaplar havada uçuşuyor.

Olası Tayvan Krizinin coğrafi sınırlarının Kuzey Amerika'ya kadar genişleyip genişlemeyeceği, konunun NATO’yu ne derece ilgilendireceği ya da ilgilendirmeyeceği gibi değerlendirmeleri, tartışmaları faydalı buluyorum. Bu kapsamda öne çıkan bir savaş oyunu simülasyonunu dikkatinize sunuyorum. Bazı Amerikan çalışma ve değerlendirmelerine göre, Yeni Amerikan Çalışmaları Merkezi'nin Tayvan olasılığını simüle eden yakın tarihli bir savaş oyunundaki bulgular öne çıkarılıyor. Buna göre “Kızıl [Çin'in] ABD kıtasındaki askeri tesisleri hedef almak istediği, ancak bunu yapacak güce sahip olmadığı” iddia ediliyor. NBC News'in Meet the Press programı için hazırlanan bir sonuç özetinde buna örnek olarak Çin'in Hawaii, Alaska ve Kaliforniya'ya yönelik füze saldırıları yapmayı düşündüğü (ve Çin’in Kaliforniya açıklarında atmosferde bir nükleer silah patlatmasının bu ülkenin ABD’ye yönelik nasıl bir tehdit olduğunun kanıtı olduğu) savunuluyor. Bahse konu savaş oyunun, olası bir Tayvan krizinin ABD ya da Çin'in beklediğinden çok daha uzun sürdüğünü ve çok daha büyük bir tırmanmaya yol açtığını ortaya koyduğu söyleniyor. 

Bu simülasyonda öne çıkarılan şeyi tehlikeli ancak üzerinde kafa yormaya değer buluyorum. Simülasyonda, Çin’in; Tayvan krizi patlak verdiğinde, ABD’ye karşı caydırıcılık sağlamak, Tayvan’ı desteklemesinin önüne geçmek için Hawaii’ye ve ABD'nin batı kıyılarına sınırlı taarruzlar icra edebileceği vurgusu fazlaca öne çıkarılıyor. Çin'in kısa bir süre önce Alaska açıklarında Rusya ile ortaklaşa düzenlediği tatbikattan yola çıkılarak, Çin’i ‘yakın tehdit’ olarak göstermek için bu tatbikatın yeterli bir kanıt olduğu iddiası bolca işleniyor. 

NATO, Tayvan Bağlamında ABD’nin Yanında Savaşa Girmeli midir?

Şüphesiz, Amerika Birleşik Devletleri kıtasının herhangi bir bölümüne yönelik bir saldırı açıkça Kuzey Amerika'ya yönelik bir saldırı olacaktır ve dolayısıyla NATO’nun 5. Maddeyi devreye sokma sürecini ister istemez tetikleyecektir. ABD'ye yönelik herhangi bir saldırı ister Hawaii’ye ister Guam'a ya da başka bir ABD eyaletine veya bölgesine yönelik olsun, büyük bir çatışmanın parçası olabilir. Bu bakış açısından yola çıkarsak, örneğin ABD’nin Japonya’daki bir hava üssüne Kuzey Kore veya Çin tarafından bir füze saldırısı olursa, bu NATO için bir savaş nedeni midir? Böyle bir durumda ya NATO’nun 4. Maddesi (istişare veya danışma hükümleri) ya da 5. Madde (kolektif savunma) hükümleri devreye sokulacaktır. Nihayetinde Kuzey Atlantik Konseyi'nin nihai kararı İttifak'ın füzeyi fırlatan ülkeye karşı kuvvet kullanıp kullanmayacağını belirleyecektir. 

Bununla birlikte olası bir Tayvan krizinde, yukarıda anlatmaya çalıştığım ‘Amerikan topraklarına saldırı’ durumunda NATO’nun orijinal kuruluş senedinde yer alan ifadeler içinde kalması halinde, müttefiklerin ortaklaşa karar alabilmeleri o kadar da kolay gözükmüyor inancını taşıyorum. Kaldı ki, 1965 yılında NATO Sekretaryası, Antlaşmanın 5. ve 6. Maddelerinin Hawaii'ye uygulanamayacağını belirten bir hukuki görüş yayınlamıştı. Tabii ki bu görüşü bugün için bağlayıcı bulmuyorum ancak benzer görüşlerin İttifak içinde gündeme gelebileceğine işaret etmesi açısından önemli buluyorum.

Yine, Çin’in olası bir Hawaii saldırısı Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesini tetiklese bile, müttefiklerin sorgusuz sualsiz ABD’nin yanında yer almasına yol açmıyor, derhal harekete geçmelerini gerektirmiyor inancındayım. 

Zira 5. Maddeye göre; “Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini yeniden tesis etmek ve korumak.” esas amaçtır. Bu da Kuzey Amerika'ya yönelik bir silahlı saldırı durumunda tarafların Hint-Pasifik'te ABD'ye yardım etmekle yükümlü olmayacağı anlamına gelmektedir. 

Bunun yerine Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğini sağlamak için, alan dışına çıkmadan, NATO sorumluluk sahası içinde hareket etmeleri yeterli olabilecektir. Ancak tüm bunlar kolektif savunma bağlamındaki klasik görüş doğrultusunda anlamlı olabilecek yorumlardır. Peki kolektif güvenlik bağlamında 1990’lardan itibaren değişen NATO, kurucu senedinde yer alan maddeleri kolektif savunma penceresi yerine kolektif güvenlik penceresinden yorumlamaya başlarsa, NATO’nun, örneğin, ABD’yi doğrudan ilgilendiren ve müdahil olduğu küresel krizlere karşı tavrı nasıl olmalıdır? Müttefikler, ABD’nin içinde yer aldığı her krizin bir parçası olmalı mıdır? 

Sonuç

NATO, her şeyden önce üye ülkelerin sınırları (karasuları ve hava sahaları dahil) dahilindeki coğrafi alana yönelik bir saldırı olması halinde, tehdidi kolektif savunma yaparak durdurma, caydırma anlayışı üzerine kurulmuş uluslararası bir örgüttür. Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası gelişmeler İttifak’ın bu klasik yaklaşımını, güvenlik ve savunma paradigmasını derinden sarsmıştır. Özellikle de ABD’nin küresel çıkarları ve hegemonyasını inşa sürecini destekleyecek şekilde NATO platformlarını bir araç olarak kullanmaya başlamasıyla birlikte, Bush’un 1992 yılında ortaya attığı Yeni Dünya Düzeni yaklaşımının İttifak üyelerince de kabul görmesi Washington’un temel müttefiklik kriteri olmaya başlamıştır. Bu kapsamda, ‘insan hakları’ ihlalleri ve ‘serbest piyasa’ dinamikleri kullanılmak suretiyle, 1980’lerin neo-liberal politikalarıyla bir bütünlük oluşturarak Yeni Dünya Düzeni’ni küresel bir norma dönüştürmüştür.

Bu şartlar altında NATO da kolektif savunmaya ilave olarak ‘kolektif güvenlik’ sorumluluğunu üstlenmeye başlamış, ittifak sınırlarını aşan, alan dışı operasyonları gündemine taşıma eğiliminde olmuştur. Bu yönüyle bazı durumlarda İngiltere hariç Batı Avrupa ülkeleri ile ABD’nin ve zaman zaman Türkiye’nin çıkar ve beklentileri çakışmış, İttifak bütünlüğünü bozucu çıkışların yapılmasına neden olmuştur. 

Günümüzde de alan dışı operasyonlar konusunda NATO tam manasıyla paylaşılan bir anlayış birliğine ulaşmaktan uzak bir görüntü vermeye devam etmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı bu açıdan hem bir NATO güvenlik sorunu hem de NATO dışı bir bir savaş olarak, İttifak’ı ikilem içinde tutmaktadır. Bu savaşa bir bütün olarak müdahil olamayan NATO’nun siyasi ve askeri tavrı, büyük oranda ‘istekliler koalisyonu’ çerçevesinde Ukrayna’ya silah yardımı bağlamında yerine getirilmektedir. Ötesine geçmek isteyen müttefikler (İngiltere, Fransa vb.) olmakla birlikte henüz bunların söylemden başka bir şey yapmadıkları gözlemlenmektedir.

Ukrayna sorunu devam ederken, yakın dönemde NATO’nun bütüncül yaklaşımını test edebilecek ikinci bir krizin Tayvan olması bekleniyor. Tayvan boyutunda Çin’in ‘tek Çin’ söylemiyle Tayvan’ı işgal etme teşebbüsüne engel olabilecek şekilde Uzak Doğu’daki müttefikleriyle birlikte hareket etmek isteyen ve böylece Çin’i durdurucu bir role soyunan ABD’ye karşı Çin’in saldırması, örneğin Hawaii’yi vurması halinde, NATO’nun takınması veya üstlenmesi gereken rolün ne olabileceği tüm müttefikleri ilgilendirmektedir. Şimdiden bir Uzak Doğu ülkesi olan Japonya ile yakın temasını çeşitli NATO platformları üzerinden sürdürmeye başlayan NATO’yu Washington ve Tokyo’nun yavaş yavaş Uzak Doğu ‘bataklığına’ sürüklemekte olduklarını değerlendiriyorum. Ufakta gözüken savaş ise 1950-1953 Kore Savaşı’na benzemeyecek büyüklükte tüm dünyayı içine alabilir endişesini taşıyorum. Umarım bu endişem yersiz kalır.

Kaynakça

James Lee, “NATO and a Taiwan contingency”, NDC Outlook, 15 Nisan 2024, https://www.ndc.nato.int/news/news.php?icode=1921

Hüseyin Fazla. (2022). 1952’den 2022’ye NATO ve Türkiye, Nobel Yayınevi. Ankara.

 

Dr. Hüseyin Fazla
Dr. Hüseyin Fazla
Tüm Makaleler

  • 11.05.2024
  • Süre : 9 dk
  • 508 kez okundu

Google Ads