Site İçi Arama

ua-iliskiler

Uluslararası Ceza Divanı’nın Gelişimi ve Temel Yapısı

Soğuk Savaş sonrasında Yugoslavya'nın dağılması sırasında yaşanan ciddi "İnsancıl – Silahlı Çatışma Hukuku" ihlallerine dünya kamuoyu kayıtsız kalmadı ve 1993 yılında BM bünyesinde özel amaçlı bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu. Aynı periyotta Ruanda ve çevresindeki iğrenç zulüm olaylarını kovuşturmak ve yargılamak için ertesi yıl yine bir diğer Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.

"Bu dava… tüm insanlığın davasıdır." 

Birleşmiş Milletler (eski) Genel Sekreteri Kofi Annan

Uluslararası Ceza Divanı’nın (UCD) (1) arka planı, kuruluş süreci, uluslararası ceza hukuku suç ve cezaları, Divan’ın ele aldığı, halen görmekte olduğu veya karara bağladığı davaları konu alan akademik çalışmalarımı, yürüttüğüm bilimsel araştırma sonuçlarımı, ilgilileri aydınlatmak ve karar vericileri bilgilendirmek özellikle de evrensel barışa ve adalete katkıda bulunmak gayesiyle akademik yayınlarla paylaşmayı hep görev bildim.

UCD ile ilk tanışmam hâkimlik yaptığım dönemde ve yüksek lisans eğitimim sırasında gerçekleşti. Tez danışmanım, çok değerli hocam Prof.Dr. Ahmet Mete TUNCOKU bana bu konu üzerinde çalışmamı önerdiğinde çok heyecanlandım. Çünkü bir gün evrensel barış ve adaletin tüm insanlık tarafından kabul edilip uygulanacağına dair bir inancım vardı. Ayrıca bu değerlere aykırı davranan kişilerin, ulusal statülerinin onlara sağladığı koruma ne olursa olsun, uluslararası toplum tarafından cezalandırılabileceğine de inanıyordum. UCD'nin bu amaca ulaşmak için kurulmuş olması ve 1998 Roma Statüsü’nün kuruluş toplantılarına başta Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye olmak üzere birçok devletin katılması bu inancımı güçlendirmişti. Bu motivasyonla tamamladığım yüksek lisans tezim genişletilmiş haliyle Türkiye'de UCD üzerine yazılan ilk kitap oldu.(2)

Silahlı çatışmaların ardından galipler, kendi kültürlerine göre kimi zaman mağlupları cezalandırıyor, kimi zaman aşağılayıcı muamelelere maruz bırakıyor, kimi zaman da onlara iyi davranıyorlardı. Konuyu inceleyen bazı yazarlar, silahlı çatışmaların yürütülmesine insani kısıtlamalar getirilmesine ilişkin ilk düşüncelerin M.Ö. 6’ncı yüzyılda "Savaş Sanatı" adlı eseri yazan Çinli Sun Tzu'ya kadar dayandığını ifade ediyordu. Bu geleneksel yaklaşımları bir kenara bırakırsak, uluslararası uygulamada savaş suçlularının cezalandırılmasına ilişkin ilk modern yaklaşım Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı devam ederken Rusya, Fransa ve İngiltere, Osmanlı Devleti'ni "Ermeni katliamı" yapmakla suçlayan bir bildiri hazırladılar. Bu eylemlerden hükümet mensuplarının bizzat sorumlu tutulacağı konusunda uyarıda bulunan bu bildiri, Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği aracılığıyla Osmanlı Hükümeti'ne verilmiştir.

“Yaklaşık bir aydır Ermenistan'daki Kürt ve Türk nüfus, Osmanlı yetkililerinin göz yumması ve çoğu zaman da yardımıyla Ermenileri katlediyor. Bu tür katliamlar Nisan ortasında (yeni usul) Erzurum, Derçun, Eguine, Van, Bitlis, Muş, Sasun, Zeytun ve Kilikya'nın her yerinde yaşandı. Van'a yakın, yüze yakın köyün sakinleri katledildi. O şehirde Ermeni mahallesi Kürtler tarafından kuşatılmıştır. Aynı zamanda Konstantinopolis'te Osmanlı Hükümeti zararsız Ermeni halkına kötü muamele etmektedir. Türkiye'nin insanlığa ve medeniyete karşı işlediği bu yeni suçlar karşısında, Müttefik hükümetler, Osmanlı Hükümeti'nin tüm üyelerini ve bu tür katliamlara karışan ajanlarını bu suçlardan şahsen sorumlu tutacaklarını Bab-ı Ali'ye açıkça duyururlar. Paris, 28 Mayıs 1915”(3)

Savaştan sonra dönemin iktidar partisi olan İttihat ve Terakki Partisi'nin liderleri; "1) Ermeni olayları, 2) Mebusan Meclisi kararı olmaksızın ve gerekçesiz olarak savaş ilanı, 3) Ahmet İzzet Paşa'nın müdahale ile Harbiye Nezareti'nden istifa etmesi, 4) Geçim işlerinde yolsuzluk, 5) Devlet işlerinin keyfi yürütülmesi" iddialarıyla suçlandı ve Divan-ı Harb-i Örfi'de yargılandılar.(4)

Birinci Dünya Savaşı'nın diğer mağlup devleti Alman İmparatorluğu ile Savaşın galip devletleri arasında Versailles Barış Antlaşması 28.06.1919 tarihinde imzalandı. Antlaşmanın 227’nci maddesinde, Alman İmparatoru Kayser II. Wilhelm’in savaşın en sorumlu kişisi olarak görüldüğü ve Avrupa'nın kutsal ahlak ve özgürlük haklarına yönelik saldırıyı başlattığı kabul edilmiş ve bu nedenle bir İngiliz, bir Fransız, bir İtalyan, bir Amerikalı ve bir Japon yargıçtan oluşan mahkeme tarafından yargılanacağı belirtilmiştir. Ancak Kaiser II. Wilhelm yakalanamadığı için bu mahkeme hiçbir zaman kurulamadı. Antlaşmanın 228’inci maddesine göre, savaş kurallarını ve davranış usullerini ihlal eden kişilerin mahkeme önüne çıkarılmasına izin verildi ve bu amaçla Leipzig'deki Alman Yüksek Mahkemesine fiili yargı yetkisi tanındı.

Modern uluslararası ceza yargılamalarının ilk uygulama örnekleri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ad hoc(5) mahkemelerde görülmektedir. Bu mahkemeler iddia, savunma ve kovuşturma aşamalarıyla yargılamaları bütüncül bir şekilde yürütecek şekilde yapılandırılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Almanya'yı idare eden Nazi yönetimi soykırım ve çok ciddi insanlık suçları işledi. Yaşananların tekrarlanmaması için savaş suçlarının soruşturulmasının ve kovuşturulmasının kaçınılmaz olduğu çok açıktı. Savaşın sonunda ABD ve müttefiklerinin imzaladıkları tüm ateşkes ve barış anlaşmalarına savaş suçlularının yakalanması ve yargılanması yönünde hükümler dikte ettirmeleri dikkat çekicidir. Benzer şekilde Almanya'nın imzaladığı Teslim Bildirgesi'nde Alman yetkililer, savaş suçları veya benzeri şiddet içeren suçlar işleyen önemli Nazi yöneticilerinin Müttefiklere teslim edilmesini kabul etmişti. Bu temelden hareket eden galip devletler; ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa, Londra'da imzaladıkları anlaşmayla Nürnberg'de Uluslararası Askeri Mahkeme kurulmasına karar verdiler.

Bir diğer mahkeme yine hemen İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, Japon savaş suçlularını yargılamak için Yüksek Müttefik Kuvvetler Komutanı General Douglas Mac Arthur'un özel emriyle 19 Ocak 1946 tarihinde Uzakdoğu Uluslararası Askeri Mahkemesi adıyla kuruldu.

İkinci Dünya savaşı sonrası kurulan bu iki mahkemenin sağladığı en önemli sonuçlar olarak; ilk kez uluslararası modern bir ceza yargı kurumu oluşturulmasıyla birlikte, uluslararası alanda devletin sorumluluğunun yanı sıra ciddi insancıl hukuk suçları işleyenlerin bireysel sorumluluğunun da kabul edilmiş olmasını sayabiliriz. 

Her ne kadar UCD'nin kurulması çok uzak bir gelecekte olmasa da bu hedefe ulaşılıncaya kadar bazı acı deneyimlerin yaşanması gerekti. Soğuk Savaş sonrasında Yugoslavya'nın dağılması sırasında yaşanan ciddi "İnsancıl – Silahlı Çatışma Hukuku" ihlallerine dünya kamuoyu kayıtsız kalmadı ve 1993 yılında BM bünyesinde özel amaçlı bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu. Aynı periyotta Ruanda ve çevresindeki iğrenç zulüm olaylarını kovuşturmak ve yargılamak için ertesi yıl yine bir diğer Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.

Geçtiğimiz yüzyıl, insanlık tarihinde korkunç vahşetlere ve zulümlere sahne oldu. Dünya üzerinde 250'den fazla çatışma yaşanmış ve bu çatışmalarda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 86 milyon insan hayatını kaybetmiştir. Yine bu çatışmalarda 170 milyondan fazla insan mal ve haklarından mahrum bırakıldı. Bu mağdurların çoğu unutuldu ve çok az sayıda fail adalet önüne çıkarıldı.(6)

BM Genel Kurulu ilk kez 1948'de Nürnberg ve Tokyo davalarından sonra toplu katliam yapanların ve savaş suçlarının yargılanması için bir sistem kurulması gerektiğini belirtse de somut bir ilerleme sağlanamadı. Suçluların cezasız kalmasını önlemek için pek çok dolambaçlı yol izlemek zorunda kalan BM Örgütü, kalıcı bir Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kurulması gerektiği fikrini her zaman savundu. Bu görüşün temelinde bu tür ciddi suçların cezasız kalmamasının sağlanması (cezasızlığın önlenmesi) ve tarih boyunca kurulan ad hoc mahkemelere getirilen eleştirilerinden korunmak amaçları yatmaktadır.

Genel Kurulun 52/160’nolu kararının ardından Genel Sekreterin daveti üzerine, tam yetkili temsilcileriyle 160 devlet; 129 sivil toplum kuruluşu, bağımsız kurum, devlet dışı örgüt ve gözlemciler UCD’nın kuruluşu ve Statüsü’nün oluşturulması için yapılan konferansa katıldı. 17.07.1998 tarihli Karar Belgesi ile Uluslararası Daimî Ceza Divanı (Roma) Statüsü, 120 ülkenin kabulü, 7 ülkenin aleyhte oyu (ABD, Hindistan, İsrail, Bahreyn, Katar, Çin ve Vietnam) ve 21 ülkenin çekimser kalması (Türkiye bu guruba dahil) suretiyle kabul edildi. Avrupa Birliği ülkeleriyle birlikte İngiltere (daha sonra AB’den ayrıldı) anlaşmaya taraf olmasına rağmen, ABD'nin katılmaması dikkat çekicidir. ABD bir süper güç olarak hem BM'de hem de NATO'da baskın bir role sahiptir. Ayrıca ABD, insan haklarının, uluslararası toplumsal düzenin korunması ve demokrasinin desteklenmesi için küresel terörizmle mücadele eden ve silahlı çatışma bölgelerine askeri birlik gönderen bir devlettir. Ancak durum böyle olsa da aynı ideal ve amaçlara hizmet etmek üzere kurulmuş olan Uluslararası Ceza Divanında neden yer almamayı tercih ettiklerinin incelenmesi gerekmektedir. ABD'yi bu tutuma sevk eden nedenlerin, siyasi, sosyolojik ve hukuki açıdan incelenmesi gerektiği açıktır. ABD'nin anlaşmaya katılmamasının günün şartlarına ve konjonktürüne göre bir tercih olup olmadığı ve bu tercihin bugün değişmesinin yararları ve sakıncaları ayrı bir araştırma konusudur. ABD’nin UCD’ye yaklaşımı şu şekildedir.(7)

“Amerika Birleşik Devletleri, Statüdeki yargı yetkisi kavramını ve bunun Devlet dışı taraflar üzerinde uygulanmasını kabul etmemektedir. Statü’nün kabulüne karşı oy kullandı. Saldırganlık suçunun tanımını detaylandırmaya yönelik yapılacak herhangi bir girişimde, çoğu zaman bunun bireysel bir eylem olmadığı, bunun yerine saldırı savaşlarının mevcut olduğu gerçeği dikkate alınmalıdır. Statü aynı zamanda Güvenlik Konseyi'nin saldırının işlendiğini belirlemedeki rolünü de kabul etmelidir. Hiçbir taraf Devlet, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından sorumlu olan Birleşmiş Milletler Şartı kapsamındaki Güvenlik Konseyi'nin yetkisini ihlal edemez.

Amerika Birleşik Devletleri sonuç bildirgesindeki "e" kararını(8) desteklememektedir. Terör ve uyuşturucu suçlarının Divan yetkisi kapsamına alınması bu suçlarla mücadeleye yardımcı olmayacaktır. Sorun kovuşturma değil soruşturmadır ve Mahkeme bunu yapmak için yeterli donanıma sahip olmayacaktır.”

BM operasyonlarına asker gönderen ve uzun yıllardır terörle mücadele etmekte olan Türkiye'nin tutumu ise biraz daha farklıydı. Türkiye şu yaklaşımı ortaya koydu:

“Türkiye, hazırlık çalışmaları ve konferans boyunca Divan'ın kurulmasına destek verdi. Ancak terör suçunun Statü'de insanlığa karşı suçlar kapsamına alındığını görmek istemişti. Devletler için katılma, ayrılma yaklaşımına izin veren bir formülasyon bulunmalıdır. Savaş suçlarıyla ilgili olarak, Divan’ın terörizmin kökünü kazımak için atması gereken adımlar bağlamında gelecekte Devletlerin iç meselelerine müdahale etmeyeceğini belirten bir dil kullanılması daha iyi olurdu. Ayrıca Türkiye, Savcının proprio motu (resen harekete geçme) yetkilerini de desteklememektedir. Türkiye, Statü'nün kabulüne ilişkin oylamada çekimser kaldı.”

Yukarıda belirtildiği gibi, bu konferansta 120 Devlet 17.07.1998 tarihinde anlaşmayı kabul etmiştir. UCD'nin Roma Statüsü olarak bilinen bu antlaşma, yürürlüğe giriş şartı olan 60'tan fazla devletin onayıyla 01.07.2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Roma Statüsü, diğer hususların yanı sıra, UCD'nin yetki alanına giren suçları, usul kurallarını ve Devletlerin UCD ile iş birliği yapma mekanizmalarını düzenlemektedir. Bu kuralları kabul eden ülkeler Taraf Devletler olarak kabul edilmektedir.

Tekrar vurgulamakta fayda var ki UCD, uluslararası toplumu bir bütün olarak ilgilendiren en ciddi suçları (soykırım suçu, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları) işlemekle suçlanan kişileri soruşturmak, kovuşturmak ve yargılamak üzere kurulmuş daimî bir uluslararası mahkemedir. UCD'nin birincil misyonu, bu tür suçların faillerinin cezasız kalmasına son verilmesine yardımcı olmak ve bu suçların önlenmesine katkıda bulunmaktır.

Tüm yüksek mahkemeler gibi UCD de dört organdan oluşmaktadır: Başkanlık, Daireler, Savcılık Ofisi ve Yazı İşleri. Daireler, Ön Yargılama, Yargılama ve Temyiz birimlerinden oluşur ve Mahkeme'nin yargısal işlevlerini yerine getiren 18 yargıç bulunmaktadır. Yazı İşleri, Mahkeme'ye idari ve operasyonel destek sağlar ve savunma, mağdurlar, iletişim ve güvenlik konularıyla ilgili faaliyetlerden sorumludur. (9)

Savcılık Ofisi, UCD'nin yargı yetkisi dahilindeki olaylar veya iddia edilen suçlar hakkındaki bilgileri analiz eder ve bir soruşturma başlatılıp başlatılmayacağına karar verir. Suç işlendiğine dair bazı kanıtlar bulursa, Divan’ın ilgili Dairesinde görülmek üzere dava açar.

Yargıçlar, yargılama aşaması başlamadan önce ortaya çıkan tüm sorunları çözer ve Divan’ın önüne gelen olayların ve davaların kabul edilebilirliğine karar verir. Bunun yanı sıra, yargılamaların adil ve hızlı olmasını, sanık haklarına tam saygı gösterilmesini ve mağdurlar ile tanıkların korunmasına gereken özenin gösterilmesini sağlarlar. Divan’ın Yargılama ve Temyiz Daireleri bir kararı onayabilir, bozabilir ya da değiştirebilir, hatta yeni bir yargılama yapılmasına karar verebilir.

Roma Statüsü 128 maddeden oluşmaktadır. İlk madde şöyledir:

“Uluslararası Ceza Divanı (Divan) kurulmuştur. Divan, sürekli bir kurum olacak ve bu Statüde sözü edilen uluslararası toplumu yakından ilgilendiren çok ciddi suçları işleyen kişiler üzerinde yargı yetkisine sahip olacak ve ulusal ceza yargı yetkisini tamamlayıcı olacaktır. Divanın yargı yetkisi ve görevleri bu Statü hükümleri çerçevesinde belirlenecektir.”

Düzenleme Divan’ın dört önemli özelliğine vurgu yapmaktadır: Birincisi küresel bağlamda görevli ve yetkili olduğuna, ikincisi ad hoc uluslararası ceza mahkemelerinin tarihe karıştığına, üçüncüsü ceza yargılamasında ulusal bağışıklıkların hiçbirinin UCD önünde ileri sürülemez olduğuna ve dördüncüsü UCD'nin yargı yetkisinin tamamlayıcı özellik gösterdiğine işaret etmektedir. UCD'nin yargı yetkisinin tamamlayıcı olması son derece önemlidir. Burada "tamamlayıcı yargı yetkisinin" anlamı en özet şekliyle şöyle ifade edilebilir: ulusal yargı yetkisinin yürürlüğe girmesi halinde UCD konuyu takip etmekle ve davayı izlemekle yetinir. Eğer yargılama tarafsız ve adil ise UCD müdahale etmez. Bu sebeple ulusal bağlamda UCD Statüsünün gerekliliklerini karşılayacak hukuki düzenlemeler yapılması önem taşımaktadır. 

İnceleme konumuz olan UCD, olaylar, davalar ve kararlar çerçevesinde genişleyen bir karakter ortaya koyuyor. Özellikle Ukrayna savaşı sırasında UCD’nin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkında tutuklama kararı çıkarması, konuya hukuki perspektiften bakan bir dizi bilimsel ve entelektüel çalışmayı gerekli kılmaktadır. Bu incelemede UCD'ye ilişkin belli bir fikir, arka plan ve altyapı verilmiştir. Bu makalenin amacı açısından bu aşamada 1’inci Madde'nin önemini vurgulamak yeterli görünmektedir. Daha sonra yapılacak araştırma ve makalelerde Statü’de düzenlenen suçlara, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin hakkındaki tutuklama kararının içeriğine ve etkilerine, başta ABD olmak üzere Statüye taraf olmayan devletlerin değişen konjonktürüne daha detaylı yer verilmesi akademik bütünsellik çerçevesinde uygun bir yaklaşım olacaktır.

Kaynakça

(1) Divan terimi özel görev ve yetkiye haiz mahkemeyi ifade etmektedir. Ayrıca Anayasa’nın 38’nci maddesinde “…Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.” Şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Görüldüğü gibi bu özel yargı yeri için “Divan” terimi tercih edilmiştir. Bu gerekçeler bağlamında biz de yazı ve yayınlarımızda ICC için Uluslararası Ceza Mahkemesi ibaresi yerine “Uluslararası Ceza Divanı” terimini kullanacağız.

(2) ÇINAR M. Fatih, “Uluslararası Ceza Mahkemelerinin Gelişimi Işığında Uluslararası Ceza Divanı”, Kazancı Hukuk Yayınları, İstanbul-2004. Tam metin için bkz.: www.academia.edu/38981219.

(3) Fransa Büyükelçisi'nin (Sharp) ABD Dışişleri Bakanı'na gönderdiği telgraf için bkz.: www.history.state.gov/historicaldocuments/frus1915Supp/d1398.

(4) Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. KOCAHANOĞLU, Osman Selim: İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması (1918-1919), İstanbul-1998, s.513, 546.

(5) ad hoc: olaya özgü kurulan ve daimî olmayan mahkeme anlamına gelmektedir. Bu tip mahkemeler suçun işlendiği dönemde bulunmadıkları için geçmişe dönük kanunlaştırma yapıldığı, doğal hâkim ilkesinin zedelendiği, adalete değil galiplerin adaletine hizmet ettiği noktalarından eleştirilmektedir.

(6) UCD'nin kuruluş nedenleri için bkz.: legal.un.org/icc/statute/iccq&a.htm. Ayrıca UCD'nin kurulmasını öneren birçok sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır, bkz.: www.coalitionfortheicc.org.

(7) BM Diplomatik Konferansı, 20 Temmuz 1998'de kalıcı bir Uluslararası Ceza Divanı kurulması kararıyla Roma'da sona erdi, L/2889 sayılı basın açıklaması için bkz.: press.un.org/en/1998/19980720.l2889.html.

(8) Nihai anlaşma metni ve detaylar için bkz.: legal.un.org/icc/statute/finalfra.htm.

(9) Kurumsal yapısı hakkında kısa bilgi için bkz.: www.icc-cpi.int/sites/default/files/lesson1.pdf.

Dr. Öğr. Üyesi (Yrd.Doç.)  M.Fatih ÇINAR
Dr. Öğr. Üyesi (Yrd.Doç.) M.Fatih ÇINAR
Tüm Makaleler

  • 16.09.2023
  • Süre : 6 dk
  • 848 kez okundu

Google Ads