Site İçi Arama

ua-iliskiler

Bosna-Hersek’te Kalıcı Barış Mümkün mü?

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, herkesin beklediği şey olmuş ve Yugoslavya dağılmıştır. Hırvat kökenli Tito’nun bir arada tutmaya çalıştığı altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeden oluşan bu ‘mozaik’ ülke, 1980’de Tito’nun ölümünden sonra, ekonomik sorunlar ve etnik problemlerle boğuşmaya başlamıştır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, herkesin beklediği şey olmuş ve Yugoslavya dağılmıştır. Hırvat kökenli Tito’nun bir arada tutmaya çalıştığı altı cumhuriyet ve iki özerk bölgeden oluşan bu ‘mozaik’ ülke, 1980’de Tito’nun ölümünden sonra, ekonomik sorunlar ve etnik problemlerle boğuşmaya başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak, 1990’ların başında etnik çizgiler boyunca ülke parçalanmış, Sırp lider Slobodan Miloseviç yönetiminin, ülkenin geri kalanını ‘Sırbistan’ bayrağı altında birleştirme politikası, başarısızlıkla sonuçlanmıştır. 

25 Haziran 1991’de Hırvatistan ve Slovenya, sonrasında aynı yılın Eylül ayında Makedonya bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. 15 Ekim 1991 tarihinde Bosna-Hersek Parlamentosu, Sırp milletvekillerinin katılmadığı bir oturumda, bağımsızlık yönünde karar almış ve bunu pekiştirecek şekilde, Bosna-Hersek yurttaşları da bağımsızlık yönünde oy kullanmışlardır. 1992 yılı Nisan ayına gelindiğinde, ABD ve Avrupa Birliği; Hırvatistan, Slovenya ve Bosna-Hersek’in bağımsızlıklarını tanımışlardır. Aynı dönemde, Sırbistan ve Karadağ bir araya gelmiş ve kendilerini eski Yugoslavya’nın yasal varisi olarak ilan etmişlerdir. Bu oldu-bittiyi uluslararası camia tanımamış ancak Sırplar bu sevdalarından vaz geçmek istememişlerdir.

Böylece, özellikle ABD ve AB’den gerekli meşruiyeti elde edemeyen Sırpların ‘Büyük Sırbistan’ hayallerine ket vurulmuştur. Buna rağmen, bağımsızlığına yeni kavuşmuş olan Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde nüfusun %30’unu oluşturan Bosnalı Sırplar, Bosna-Hersek bölgesinde kendi devletlerini kurmak için ayrılıkçı bir silahlı hareket başlatmışlardır. Silahlı Sırplar, silahsız ve korumasız durumdaki Boşnakların topraklarının çoğunluğuna el koymuşlardır. Bundan cesaret alan Bosnalı Hırvatlar da kalan toprakların yarısını sahiplenmişler ve kendi bağımsız yönetimlerini ilan etmişlerdir. Böylece Bosna-Hersek nüfusunun yaklaşık %40’ını oluşturan Boşnak Müslümanlarına, ülke topraklarının %15-20’lik bir bölümü bırakılmıştır. Silahların gölgesinde gerçekleşen söz konusu etnik temelli ve dengesiz paylaşım; neticede bir anda etnik gruplar arasında silahlı çatışmaların çıkmasına neden olmuştur.

Silahlı ve daha organize hareket eden Bosnalı Sırplar tarafından, Bosna-Hersek’te adeta “etnik temizlik” yapılmış, binlerce Boşnak Müslümanı öldürülmüştür. BM; çatışmaları sona erdirmek maksadıyla, 1992 yılının Mayıs ayında Sırbistan ve Karadağ’a ambargo uygulamış ancak Avrupa ülkelerinde ve ABD tarafında, Sırplara ‘dur’ diyecek güç kullanma iradesi henüz oluşmadığından, Sırplar katliam yapmaya devam etmişlerdir. Sonrasında Bosna-Hersek’e gönderilen BM Koruma gücü de çatışmaları durdurmakta yeterince başarılı olamamıştır.

Bosna-Hersek’teki etnik temizlik dünyanın gözü önünde, sözde medeni Avrupa’nın göbeğinde yaşanmıştır. Clinton yönetimi, başlangıçta bu toprakların Avrupa’nın sorumluluk sahasında bulunduğu gibi yersiz bir yaklaşımı benimsemiş ve çatışmaları durdurmaya yönelik ciddi bir tavır sergilememiştir. Avrupalı devletler de gereken iradeyi çeşitli nedenlerle ortaya koyamayınca, kitlesel katliamlar 1994 yılına kadar devam etmiş, Boşnakların çoğunluğu Sırplar tarafından toplama kamplarına hapsedilmişlerdir. Bu arada 12 Nisan 1993 tarihinden itibaren NATO ülkelerine (Türkiye dahil) ait uçaklar, ‘uçuşa yasak’ bölge ilan edilen Bosna-Hersek üzerinde Sırp hava araçlarına yaptırım maksatlı görev uçuşları gerçekleştirmişlerdir. Ancak yerdeki saldırgan Sırp unsurlarına ateş açma yetkisi verilmediği için, bu uçuşlardan o dönemde beklenen fayda alınamamıştır. Aynı dönemde, Sırplara karşı askeri yaptırım yerine ekonomik ambargo uygulamakla yetinen ABD ise; BM gücünün gözü önünde, Srebrenica’da Sırp güçlerinin 7.000 Müslümanı katletmesi üzerine, daha fazla gözünü bu yaşanan mezalime kapayamamıştır. NATO’nun BM kararları doğrultusunda Sırplara karşı müdahale kararı alması neticesinde, 30 Ağustos 1995’ten itibaren Bosna-Hersek’teki Sırp askeri mevzileri bombalanmaya başlanmıştır. Bu bombardımanın bir sonucu olarak, 21 Kasım 1995 tarihinde, Dayton’da taraflar arasında ateşkes antlaşmasının imzalanması mümkün olabilmiştir. Takiben 14 Aralık 1995 Barış Antlaşmasıyla, günümüz Bosna-Hersek’i; Bosnalı Hırvatlar, Sırplar ve Boşnaklardan oluşan egemen bir devlet olarak dünya sahnesindeki yerini almıştır. Dönüşümlü olarak üç ayrı etnik grubun liderlerinin “cumhurbaşkanlığı” yaptığı Başkanlık Konseyi ülkeyi yönetmeye başlamış ve tarafların nüfuslarına göre temsil edildiği parlamentoya işlerlik kazandırılmıştır.

Bosna Hersek Devleti, Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı yapı şeklinde teşkil edilmiştir. Devletin başında her üç etnik grup tarafından (Boşnak, Hırvat ve Sırp) ayrı ayrı seçilen üç kişilik bir Başkanlık Konseyinin görev yapmasına karar verilmiştir. Bu konseyin yanı sıra Bosna Hersek Halk Meclisinin 15 üyenin (10 Bosna Hersek Federasyonu, 5 Sırp Cumhuriyeti) ve Temsilciler Meclisinde ise 42 üyenin görev yapması kararlaştırılmıştır.

İsmini ülke topraklarını sulayan Bosna nehrinden alan Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde, yaklaşık 5 milyonluk nüfusun; %44’ü Boşnaklara, %31’i Sırplara ve %17’si Hırvatlara aittir. Osmanlılar, Bosna Hersek'i 1463 yılında topraklarına katmış ve yaklaşık 400 yıl, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında kaybedinceye kadar bu ülkeyi idare etmişlerdir. 

Bosna Hersek’in kuruluşundan sonraki ilk 10 yıl boyunca ülkenin merkezi bir ordusu teşkil edilememiştir. Nihayetinde, karar vericilerin 2005 yılında vardıkları tarihi anlaşmayla Savunma Bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlığa bağlı Saraybosna merkezli, yaklaşık 15.000 kişilik profesyonel ordu yapılanmasına geçiş yapılmıştır. Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar arasında dönüşümlü bir görev haline getirilmiştir. 

Bosna-Hersek’te, geldiğimiz noktada ülke genelinde şiddet ortadan büyük oranda kalkmıştır diyebiliriz. Ancak, Boşnak ve Bosnalı Sırplar arasında zaman zaman gerginlikler yaşanabilmektedir. Ülkede, halen etnik tabanlı milliyetçilik; siyasi partiler ve dini gruplar tarafından teşvik görebilmektedir. Etnik grupların çıkarlarını temsil eden bakış açıları; ortak yaşamın gereklerine uygun bir yapının ortaya çıkmasını geciktirici bir rol oynamaktadır. Bu durum ayrılıkçı hareketlerin kendilerine yaşam alanı bulmaları için uygun bir zemin oluşturmaktadır. Aradan 25 yıl geçmesine rağmen, iç savaş sonrasında ortaya çıkan sorunlar tam manasıyla giderilememiştir. Özellikle yerinden edilmiş kimselerin ve mültecilerin evlerine dönmesine yönelik beklenen ilerleme kaydedilememiştir. Bu insanların mağduriyetlerinin devam etmesi, toplumsal barışın tesis edilmesini zorlaştırmaktadır. 1995 sonrasında, çatışmalarda kullanılan silah ve mühimmat kontrol altına alınmıştır. Ancak, sınır güvenliğinin etkin olarak sağlanamaması ve silah kaçakçılığının yaygın olarak yapılıyor olması, barış ortamına bir tehdit olarak ortaya çıkmıştır. Uluslararası kaçakçılık ve suç örgütlerinin faaliyetleri de ülkedeki ortamı ve toplumsal düzeni bozucu bir faktör olmaya devam etmiştir.

Bosna Hersek Federasyonu, ülkedeki mevcut siyasi bölünmüşlüğünü aşacak politikaları geliştirememiştir. Bu nedenle, ekonomik reform ve yeniden yapılanma süreçlerinde sürekli aksamalar meydana gelmiştir. Boşnak Hırvat Federasyonu ile Bosna Sırp Cumhuriyeti arasında ortak bir piyasa dahi henüz oluşturulamamıştır. 

Ülke sorunlarına çözüm üretmesi beklenen federal devlet; gösterilen çabalara rağmen yeterince güçlü bir yapıya kavuşamamıştır. Dayton Anlaşmasının Bosna Hersek devletini etkin işletebilecek bir yapıda kuramaması, günümüzdeki hantal yapının varlığının ve işlemeyen kurumların en büyük nedeni olarak görülmektedir. Mevcut anayasanın devletin işleyişini etkinleştirecek ve ekonomik, sosyal, hukuki ve kültürel gelişmeyi sağlayacak esaslarla yeniden yapılması gündemdeki yerini korumaktadır. Ülkede, demokratikleşme ve küresel sisteme entegrasyon süreci de tamamlanamamıştır. Anayasa değişikliğinin gerçekleştirilmesi ve beraberinde AB üyeliğinin elde edilmesi halinde, ülkenin önünün açılacağı ve kalıcı barışın tesis edilebileceği umudu, halkın geneline hakim olan kurtarıcı bir beklentiye dönüşmüştür.

Günümüzde, ABD’nin Bosna Hersek’e ilgisi yok denecek kadar azdır. Bosna-Hersek, ağırlıklı olarak AB etki sahası haline gelmiştir. Hırvatistan’ın Temmuz 2013’te AB üyesi olması bu ülke ve çevresine canlılık getirmiştir. Aynı canlılığın, Sırbistan ve Bosna Hersek’in AB üyesi olması halinde, tüm bölgeye yayılacağına dair değerlendirmeler yapılmaktadır. Bununla birlikte, Bosnalı Sırpların ağırlıkla yaşadığı Sırp Cumhuriyeti, Sırbistan ile birleşerek büyük Sırbistan’ı kurma hayallerinden halen tam manasıyla vazgeçmiş değillerdir. Ayrıca, Sırbistan’ın AB ile müzakerelere başlaması, Bosnalı Sırplar’ı Bosna-Hersek Federasyonundan ayrılma yönünde motive etmiştir. Öte yandan, AB’nin Bosna-Hersek’le de üyelik müzakere sürecini başlatması, bölgedeki barışın sürdürülmesine de olumlu katkı yapmıştır. Bosna Hersek’in AB üyeliğini elde etmesi halinde, bu durumun ayrılıkçı hareketleri belirli ölçüde frenleyeceği aşikardır. 

Her halükârda, Sırbistan ve Hırvatistan’ın Bosnalı Sırp ve Hırvatlar üzerindeki etkisinin sürmesi beklenmekte, bu durum da Boşnakları ‘yalnızlığa’ itmektedir. Elde edilmesi halinde, AB üyeliğinin bu tür sorunlara ne ölçüde çare üretebileceğini öngörülememektedir.
Son aylarda Balkanların geneline, yeni bir istikrarsızlık dalgası yayılmaya başlamıştır. 2021 Eylül ayında Kosova’da “plaka” konusunda gerginlik yaşanmıştır. Kosova’da Sırp plakasıyla araba kullanılmaması yönünde bir kural getirilmiştir. Kosova’nın kuzeyindeki yaşayan Sırplar, plakalarını geçici Kosova Cumhuriyeti plakasıyla değiştirmeme yanlısıdırlar. Bu kuralı aşmak için çeşitli eylemler düzenlemişler, tepkilerini yer yer şiddete varan uygulamalarla göstermişlerdir.
Eylül 2020 seçimlerinin ardından Karadağ’da siyasi hayat gerilmiştir. Bu ortamda, Karadağ’da bağımsız bir Ortadoks Kilisesi yapılanmasına geçmek isteyen halk, Sırbistan’ı buna engel olmakla ve iç işlerine müdahale etmekle suçlamıştır.

Bosna-Hersek’te ise, Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik, geçtiğimiz günlerde Sırp toplumunun, Bosna-Hersek devlet çatısının dışında yeni bir yapılanmaya gidebileceğini ima eden sözleriyle, ülke siyasetini germiştir. Dodik; Bosnalı Sırpların Bosna-Hersek ordusundan, istihbarat, yargı ve vergi kurumlarından çekilebileceğini de gündeme getirmiştir. Bu durum, “ayrılıkçı” bir Sırp milis ordusunun kurulmasını beraberinde getirebileceği gibi, tekrar Bosna-Hersek’te şiddetin tırmanmasına yol açabilecek gelişmelere neden olabilecektir.

Balkanların genelinde milliyetçi duygular tekrar yükselişe geçmiştir. Bu durum, doğal olarak bölünme ve bağımsızlık hareketlerini Balkanların gündemine yeniden taşımıştır. Etnik milliyetçi yönelişleri tetikleyen birçok faktörün varlığından bahsedilmektedir. Bunların başında, pandemiyle birlikte Balkanlarda sert bir ekonomik gerilemenin yaşanmış olması gelmektedir. AB genişleme süreci bu dönemde yavaşlamış gibi bir algı ortaya çıkmıştır. Hâlâ toplumlararası gerilimlerle dolu olan bu bölgede, siyaset servet dağılımında en belirleyici kurum haline gelmiştir. Dolayısıyla, kendi etnik grubuna yakınlık gösteren hükümet üyeleri, Bosna-Hersek gibi dönüşümlü liderliğin olduğu bir ülkede, işsizliğin yaygınlaştığı bir ortamda, hatalı uygulamalar gerilimlere neden olabilmektedir. 
Avrupa ülkeleri; halihazırda Eski Yugoslavya coğrafyasında ortaya çıkan risk ve tehditlere karşı ‘uzak’ bir duruş sergilemektedir. AB, sorunları önceden görmek ve bu kapsamda proaktif ve önleyici yaklaşımları sergilemek bağlamında yavaş kalmaya devam etmektedir. 

Öte yandan, Avrupa Birliği’nin en büyük açmazı; bu bölgedeki fay hatlarında ortaya çıkabilecek yeni kırılmalara karşı elinde ani reaksiyon kuvveti olarak kullanabileceği hazır askeri gücünün yok denecek kadar az olmasıdır. Bu yönde ortada net bir irade henüz mevcut değildir. Acil müdahale gücü bağlamında elde mevcut bir askeri gücün bulunmaması; bölgeyi istikrarsızlaştırmaya niyetli olanların da elini güçlendirmektedir. Bu arada Rusya; Slav ve Ortodoks grupları kayıran bir yaklaşım sergilemekte ve bölgedeki varlığını pekiştirmek isteğiyle hareket etmektedir. Bu durum siyasi fay hatlarını daha da kırılgan hale getirmektedir. Moskova Balkanlar’da ne kadar sorun çıkarırsa, bölgenin Avrupa Birliği ve NATO’ya entegrasyonunu da o kadar yavaşlatmış olacaktır. Rusya, Doğu Avrupa’nın, özellikle de Ukrayna kartının Batı’ya karşı rövanşını alma yönünde rekabetçi bir Balkan politikasını takip etmektedir.

Batı, çoklu etnik yapıları içinde barındıran toplumları inşa etmenin zorluğunun bilinciyle hareket etmek durumundadır. AB çok etnikli ve çok kültürlü devlet yapılarına destek vermekten vazgeçmemelidir. AB’nin destek vermediği bu tür devletler daha kırılgan hale gelecektir. Bundan, Balkanlar bölgesinde en fazla Bosna-Hersek menfi yönde etkilenecektir. Üstelik AB, kısa vadeli jeopolitik çıkarlar peşinde aşırı milliyetçi bölge liderlerine kur yapmayı tercih ederse, bölge halkı bunun karşılığında 1990’lardakine benzer şekilde, mutlaka ağır bir bedel ödemek durumunda kalacaktır.

Balkan halklarındaki genel beklenti, AB’nin bölgenin istikrarsızlaşmasına neden olan bazı siyasi liderleri meşrulaştırmaması yönündedir. Bölgede halen jeopolitik rekabet, “sınır ayarlamaları” fikrine sürekli ilgiyi canlı tutmaktadır. Saldırgan politikaları öne çıkaran bölge ülkelerindeki bazı liderlere prim verilmesi, AB’nin dolaylı olarak bölgeyi ‘karıştıran siyasilere’ destek vermesi şeklinde algılanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Dayton Anlaşması'nın özündeki sorunlar hala çözülememiştir. AB’nin yeterince liderlik gösteremediği algısı, bu kırılgan ortamda, ayrılma, bölünme ve irredantizm (kurtarımcılık) tartışmaları, bölge barışını tehlikeye düşürecek şekilde, büyümeye devam edebilecektir.

Bu bağlamda, AB’den çeşitli nedenlerle umudunu kesenler; Balkanlardaki birikmiş sorunları çözmesi için Amerikan gücüne ihtiyaç bulunduğunu dillendirmeye başlamışlardır. Biden iktidarından, 1990’ların Clinton yönetimine benzer bir çıkış yapması beklenmektedir. Bölgeye ABD’nin “geri dönmesi” için tezahürat yapanlar, Biden yönetiminin ülkelerindeki siyasi çıkmazı kırmaya yardımcı olacağına dair bir umuda sahip olduklarını ifade etmektedirler. Bununla birlikte, bu bölgeye öncelik verip vermeyeceğine dair Biden yönetimi henüz bir renk vermemiştir.

Kaynaklar

Best A. et al. (2015). 20. Yüzyılın Uluslararası Tarihi (Çev. Taciser Ulaş Belge), Siyasal Kitabevi, 1. Baskı, Ankara, ss.526-534.
Uçarol R. (2013). Siyasi Tarih (1789-2012), Der Yayınları, İstanbul, 9. Basım.
Gülboy B. (1997). Eski Yugoslavya’nın Dağılmasının Ardından Ortaya Çıkan Yeni Cumhuriyetlerin Bugünkü Siyasi, Askeri ve Ekonomik Durumlarına Genel Bir Bakış, İstanbul Üniversitesi UA İlişkiler Bölümü Uluslararası İlişkiler Yıllığı, Sayı 1, İstanbul, ss.81-92. 
Semercioğlu H. (2017). Bosna Hersek’te Yaşanan Boşnak-Sırp Çatışmasının Analizi, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:16 Sayı:63 (1339-1360).
Grgıć G. (2021), Why The West Won’t Do More In The Balkans, War on the rocks, 3 Aralık, Erişim Adresi: https://warontherocks.com/2021/12/why-the-west-wont-do-more-in-the-balkans/
By Charles A. Kupchan C.A. (2021). Is Bosnia on the Verge of Conflict?, Council on Foreign Relations, 2 Aralık, Erişim Adresi: https://www.cfr.org/in-brief/bosnia-verge-conflict?utm_source=li&utm_medium=social_owned

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA
Tüm Makaleler

  • 04.12.2021
  • Süre : 6 dk
  • 1350 kez okundu

Google Ads