logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

Coğrafya Bilmeden Devlet Yönetmek Mümkün Değildir

“Coğrafya her şeydir.” veya “Coğrafya kaderdir.” gibi sözler duymuşsunuzdur. Elbette bunlar oldukça iddialı sözlerdir. Ama yine de gerek bireyler gerek tolumlar üzerinde coğrafyanın büyük bir etkisi olduğu muhakkaktır.

Dr. Mehmet ÇANLI
Dr. Mehmet ÇANLI

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 19.10.2021
  • Süre : 3 dk
  • 197 kez okundu

“Coğrafya her şeydir.” veya “Coğrafya kaderdir.” gibi sözler duymuşsunuzdur. Elbette bunlar oldukça iddialı sözlerdir. Ama yine de gerek bireyler gerek tolumlar üzerinde coğrafyanın büyük bir etkisi olduğu muhakkaktır. Coğrafya her şey olmasa bile her şeyi etkileyen ve hatta şekillendiren temel unsurlardan biridir.

Örneğin Afrikalıların siyah olması, coğrafyanın eseridir. Her ne kadar bazı çevreler tersini iddia etseler de Kuzey Avrupalıların beyaz tenli ve sarışın olmasının sebebi de ırksal kökenleri değil coğrafyadır. Bazı genetik araştırmalarda şu anda açık tenli ve renkli gözlü olan İngilizlerin adaya ilk geldiklerinde koyu tenli olduklarının tespit edildiği yazılıp çiziliyor. Zaten, dünyanın farklı bölgelerinde farklı görünümde olsalar da aynı bölgelerde yaşayan insanların hep birbirine yakın ten, saç ve göz rengine sahip olmaları da bunun böyle olduğunu göstermektedir.

Coğrafya sadece ırksal özelliklerin ortaya çıkması üzerinde etkili değildir. Sosyal, kültürel ve ekonomik yapı da coğrafyanın eseridir. Tarım devrimi, ilk olarak Ortadoğu ve Anadolu’da ortaya çıkmıştır. Bu bölgelerde yaşayan insanların daha akıllı veya daha çalışkan olduklarından değil, tarım yapmaya uygun bitkilerin bu bölgelerde bulunması yüzünden böyle olmuştur. Ayrıca, toprak ve iklim de tarıma elverişlidir.

Asya bozkırlarındaki Türk topluluklarının atlı göçebe kültürü yaratması ve yakın zamana kadar ağırlıklı olarak hayvancılıkla geçinmesi de onların hayvanları veya hayvancılığı sevmesinden değil atın ana vatanının bu bölge olmasından ve coğrafyanın tarıma elverişli olmayıp hayvancılığa imkân sağlamasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, coğrafya her şeydir diyenler çok da abartılı bir şey söylememektedir.

Hal böyle olunca, coğrafyayı anlamadan insanı, milletleri, dilleri, kültürü ve savaşları anlamak mümkün değildir. İnsana ve hatta diğer canlılara ait her şey coğrafyaya aittir ve coğrafyanın eseridir. Bu sebeple, devleti ve kurumlarını yönetenlerin coğrafyayı doğru ve detaylı şekilde bilmesi çok önemlidir. Coğrafya derken sadece dağları tepeleri kastetmiyorum. Yöneticiler, fziki coğrafyanın yanında ekonomik, siyasi, demografik vb. coğrafya bilgilerine de vakıf olmalıdırlar.

Ben, kişisel olarak yönetici kadroların coğrafyayı her şeyiyle bilmesinin ne kadar önemli olduğunu ilk kez 1990’lı yıllarda idrak ettim. İlginçtir, bunu idrak etmemi sağlayan okuduğum kitaplar veya gördüğüm dersler değildi. Tamamen bir tesadüfün eseriydi. Malum, 1984’te ilk saldırılarını yaptıktan sonra PKK Terör Örgütü, Türkiye’nin en önemli sorunlardan biri olmuştur. Bu sebeple, o tarihten günümüze kadar hemen her yıl terörle mücadele adına birçok faaliyet yapılmaktadır. Bu faaliyetlere söz konusu dönemde görev yapan subay ve astsubaylardan katılmayan neredeyse hiç kimse yoktur. Ben de subay olarak görev yaptığım dönemde bu faaliyetlerin bazılarına katıldım.

Doksanlı yıllarda, terörle mücadele adına en çok yapılan faaliyet köy aramalarıydı. Bu kapsamda yapılan bir köy araması sebebiyle Muş’un dağlar arasındaki küçük bir köyüne gitmiştik. Arama yaparken köyün muhtarı yanıma sokulup özel olarak görüşmek istediğini söyledi. Köyde saklanan bir teröristi veya yakınlardaki bir terörist grubunu ihbar edecek diye düşündüm. Hemen adamı bir köşeye çektim.

Adam önce etrafa bir göz attı ve hiç kimsenin bizi görmediğine kanaat getirince elini ceketinin iç cebine soktu. Bir saldırı girişimi olabilir diye hemen elimi tetiğe götürdüm fakat adamın naylon poşete sarılmış bazı kağıtları çıkardığını görünce rahatladım. Bu sefer de bunların ne olduğunu merak etmeye başladım. Adam, kutsal bir metni açıyormuş gibi büyük bir dikkat ve saygıyla kağıtları naylon poşetten çıkarmaya başladı ve ilk kâğıdı bana doğru uzattı.

Kâğıdı alıp baktım, Arap (veya Osmanlı) alfabesiyle bir şeyler yazıyordu. Kâğıt, klasik A4 kağıdından çok daha kalın ve parşömen gibi daha uzundu. Yıpranma durumundan ve sarıya dönen renginden çok eski bir kâğıt olduğu anlaşılıyordu. Kâğıda kısaca göz attım ama ne okuyabildim ne de Latin alfabesiyle yazılmış herhangi bir yazı göremedim. Çocukken Kur’an okumayı öğrenmiştim ancak bu yazıda ne esre ne ötre olmadığından okumak mümkün değildi.

Adama Arap harflerini okuyamadığımı, bunun ne olduğunu sordum. Adam “Atatürk’ün mektubu.” diye fısıldadı. Bir yandan da naylon poşetteki diğer kağıtları çıkarıp bana uzattı. Bu kağıtları alıp bakınca sevindim. Çünkü yazılar Latin alfabesi ile yazılmıştı. Hemen okumaya başladım. Okudukça da şaşırmaktan kendimi alamadım. Kâğıtlar, noter tarafından onaylanmış bir belgeydi. Belgede, metnin kime ait olduğu ve kimin transkripsiyon yaptığı da yazıyordu.

Dikkatle belgeyi okumaya başladım. Şimdi yılını tam olarak hatırlamıyorum ama Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa tarafından I. Dünya Savaşı sırasında gönderildiği yazının altındaki nottan anlaşılıyordu. Mektup, muhtarın dedesi olduğunu söylediği kişiye yazılmıştı. Mektupta özet olarak “Senin, ailenin ve aşiretinin ne kadar vatansever olduğunu biliyorum. Malumunuz şu anda Ruslarla harp halindeyiz. Bu mücadelede vatan için canla başla çalışacağınıza inancım tamdır. Bölgenizdeki şu geçitleri tutmanız, oluşturacağınız müfrezeleri şu bölgeye göndermeniz çok yararlı olacaktır.” şeklinde ifadeler bulunuyordu.

Böyle bir yazının dağ başındaki bir köyde karşıma çıkmasına çok şaşırdım. Ancak beni daha da şaşırtan, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa’nın bölge insanını, kimin kim olduğunu, ne yapıp ne yapamayacağını ve en önemlisi de ilk defa geldiği bir bölgenin arazi arızalarını askeri harekata etkileri açısından bu kadar iyi bilmesi oldu.

Emekli olup Atatürk İlkeleri ve İnkilâp Tarihi bölümünde doktora yaparken, bu konudaki şaşkınlığım daha da arttı. Elbette askeri okullardaki eğitimim süresince İnkilâp Tarihi ve Harp Tarihi derslerinde I. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele hakkında bilgiler verilmişti. Bu konularla ilgili bazı kitaplar da okumuştum. Ama doktora sürecinde o dönemde yaşayan ve hatıratı yayınlanan kişilerin anıları dahil daha yoğun bir okuma ve araştırma yapma imkânım oldu.  

Okudukça, kocaman bir imparatorluğun üç kıtaya yayılan toprakları üzerinde bir uçtan diğer bir uca giderek muharebelere katılan subayların birbirinden çok farklı özellikler gösteren bölgelere nasıl kısa sürede uyum sağladıklarını ve bölgelerin tüm detaylarını nasıl bilebildiklerini anlamakta zorlandım. Örneğin Atatürk 1909 ve 1911’de Trablusgarp’a, yani bu günkü Libya topraklarına gitmiş ve bu bölgedeki mücadelelere katılmıştır. I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale, Doğu Anadolu ve Suriye cephelerinde savaşmıştır. Bu bölgelerdeki muharebelere karargâh subayı ve komutan olarak iştirak eden Atatürk, bu görevleri esnasında birçok askerî harekâtı planlamış ve icra etmiştir.

Resmî belgelere ve yayınlanan eserlere bakıldığında, bu harekât planlarının coğrafyanın detaylı bir incelemesine dayandığı açıkça görülmektedir. Aynı şey Millî Mücadele dönemi için de geçerlidir. Bu planların, coğrafyasının tüm boyutlarıyla bilinmeden yapılması mümkün değildir. Mustafa Kemal Paşa’nın Erzurum Kongresi öncesi ve sonrasında yaptığı görüşmeler ve mektup yazdığı kişiler incelendiğinde demografik yapıya da vakıf olduğu görülmektedir. Peki ama bu nasıl mümkün olabilir?

Bu sorular kafamda dolaşırken okulda Atatürk’ün eğitim hayatı ile ilgili bir araştırma yapmam gerekti. Harp Okulu ve Harp Akademisi derslerini inceleyince, uzun süredir kafamı meşgul eden bu soruların cevabını buldum. Çünkü, dönemin Harp Okulu ve Harp Akademisinde çok teferruatlı bir haritacılık eğitimi verildiğini gördüm.

Bu eğitim, haritacılıkta kullanılan yöntemler, harita yapımı ve okunması hakkındaki nazari bilgilerin öğretildiği topoğrafya nazariyatı dersle başlamaktadır. Daha sonra, bu nazari bilgiler ışığında bir tepenin veya bir bölgenin manzara krokisinin çizilmesinin ve arazi şekillerinin haritaya geçirilmesinin uygulamalı olarak öğretildiği topoğrafya ameliyatı dersi işlenmektedir. Bunun ardından da harita yapımı ile ilgili harita tersimi (harita çizilmesi) dersi görülmektedir.

Haritacılıkla ilgili bu teknik bilgiler öğrenildikten sonra, coğrafyanın askeri harekata etkilerinin anlatıldığı askeri coğrafya dersi işlenmektedir. Bu ders, ordular için uygun ilerleme mihverleri, savunmaya uygun hatlar gibi nerede savaşılacağını ve nasıl savaşılacağını belirleyen hususların öğretildiği bir derstir. O dönemde okutulan ders kitabı incelendiğinde, Libya, Mısır, Ortadoğu, İran, Kafkasya, Karadeniz Havzası, Anadolu ve Balkanların tamamının askeri coğrafya açısından çok detaylı olarak anlatıldığı görülmektedir.

Haritacılık eğitimi bununla da bitmemektedir. Harp Akademisi’nde, bugün jeostrateji dediğimiz alanın konularını kapsayan Stratejik Coğrafya dersi görülmektedir. Bu derste, askeri coğrafyaya ilave olarak önemli savaşların meydana geldiği bölgeler, hudutların durumunun harplere ve ülkelerin güvenliğine olan etkileri gibi konular da anlatılmaktadır. Bu derslerden, dönemin askeri okullarında çok mükemmel bir coğrafya eğitimi verildiği anlaşılmaktadır. Zaten Enver Paşa dahil o dönemdeki iç güvenlik harekatlarına ve muharebelere katılan subayların not defterleri ve yayınlanan hatıraları da bunu açıkça göstermektedir. Bu hatıralarda, olayların geçtiği bölgeler manzara krokisi şeklinde değil haritalarda olduğu gibi münhanilerle çizilmiştir.

O dönemde, coğrafya öğretimi okuldan sonra da devam etmektedir. Arazi tatbikatlarında, kurmay gezilerinde ve diğer askeri faaliyetlerde öncelikle arazi gezilerek coğrafi faktörler detaylı bir şekilde incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Dönemin ilkel koşulları sebebiyle harita basımı kısıtlı olarak yapıldığından, arazinin elle haritaları çıkarılmaktadır. Bu geziler sırasında ayrıca, bölgenin ekonomik, sosyal ve demografik yapısı da incelenmektedir.

İşte bu yüzden, o dönemin subay ve generalleri, ülkenin bir köşesinden diğer bir köşesine gidip askeri birlikleri muharebelerde sevk ve idare ederken coğrafyaya adapte olmakta hiçbir zorluk yaşamamışlardır. Millî Mücadele de bu mücadeleyi yürüten askeri kadronun coğrafyaya çok iyi vakıf olması sayesinde başarıya ulaştırılmıştır.

Bu vukufiyet, Mustafa Kemal Paşa’nın 29 Mayıs 1919’da 15. Kolordu Komutanı Kazım (Karabekir) Paşa’ya gönderdiği ve Millî Mücadele’nin askeri boyutunun nasıl sevk ve idare edileceğini ve uygulanacak stratejiyi özet olarak açıkladığı telgrafta açık bir şekilde görülmektedir.[1]

Aynı şey, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Ali Fuat (Cebesoy) Paşa tarafından hazırlanan ve Millî Mücadele’nin askeri boyutunun nasıl icra edileceğini açıklayan harekât planında da görülmektedir.[2]

Sonuç olarak, devleti ve onun kurumlarını yönetenlerin, başarılı bir yönetim sergilemek için ülke coğrafyasını çok iyi bilmeleri elzemdir. Millî Mücadele’yi yöneten kadroların derin coğrafi bilgileri sayesinde savaşı en uygun şekilde planlamaları ve başarı ile icra ederek zafere ulaştırmaları da bunun böyle olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

 

[1] Bu emir, Kazım Karabekir’in İstiklal Harbimiz isimli eserinde bulunmaktadır.

[2] Bu plan Ali Fuat Paşa’nın Millî Mücadele Hatıraları ve Bilinmeyen Hatıralar kitaplarında anlatılmaktadır.


Google Ads