logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

Castro’nun Küba’sından Günümüze Yansıyan Miras

Süper güçlerin birbirlerinin “arka bahçelerine” girmeme kuralını delmesine örnek belki de tek uygulama, Küba’da görülmüştür.

Dr. Hüseyin FAZLA
Dr. Hüseyin FAZLA

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 26.01.2022
  • Süre : 7 dk
  • 308 kez okundu

Süper güçlerin birbirlerinin “arka bahçelerine” girmeme kuralını delmesine örnek belki de tek uygulama, Küba’da görülmüştür.

1959 yılında Sovyet Dünya görüşüne daha yakın olan Fidel Castro’nun Küba’da Amerika’nın öngöremediği şekilde, Fulgencio Batista’yı devirerek yönetimi ele geçirmesinden sonra, ABD-Küba ilişkileri bozulmuştur. Zira Batista döneminde Amerikan sermayesi, Küba kamu kuruluşlarının %80’ine, madenlerinin %90’ına, şekerin %40’ına sahip olduğundan, adada bir anda tüm dengeler Amerika aleyhine değişmiştir.

Bundan sonra, tıpkı Berlin’de olduğu üzere, Küba da bir süre, Doğu ve Batı Blok’u arasında bir gerginlik bölgesi olarak görülmüştür. Küba bunalımının temelinde yatan neden, ABD’nin Küba’nın yeni lideri Fidel Castro’yu (1959 yılında diktatör Batista’yı yıkarak sosyalist bir devrimle iktidara gelmiştir) devirmek istemesinden kaynaklanmıştır.

1961 Nisan ayında, Birleşik Amerika tarafından yapılan, Küba yönetiminden kaçıp ABD’ye sığınan mültecilerin kullanımına dayanan başarısız Domuzlar Körfezi Çıkarması neticesinde ilişkiler iyice gerilmiş durumdayken, 1962 ilkbahar aylarında Küba, Sovyetler Birliğine Küba topraklarına nükleer kabiliyetli füzeler yerleştirmesi için izin vermiştir.

Küba’daki füzelerin varlığının hava fotoğraflarıyla 16 Ekim 1962’de kesinlik kazanması, beraberinde 22 Ekim 1962 tarihinden itibaren Amerikan ablukasının Küba’ya uygulanmasını başlatmıştır. Birleşik Amerika ayrıca İttifak’ın sorumluluk sahası dışında olan bu bölgedeki gelişmeleri, NATO’nun dikkatine sunmuştur. Bunun üzerine 1962 yılının Aralık ayında, Paris NAC bildirisinde Küba’da konuşlu Sovyet füzelerinin dünya barışını tehdit etmekte olduğuna vurgu yapılmıştır. Devamla, İttifak’ın Birleşik Amerika’nın takip etmekte olduğu çözüme yönelik politikayı desteklediği beyan edilmiştir.

Nitekim arkasına NATO desteğini de alan ABD, Sovyet teknik personelinin kontrolünde bulunan Küba üslerinde konuşlu nükleer füzelerin derhal sökülmesini isteyen politikasını kararlı bir şekilde uygulama fırsatı yakalamıştır. Birleşik Amerika, bu politikasını kuvvetlendirmek için, Küba’ya Sovyetler tarafından sevk edilmekte olan saldırı nitelikli bütün askeri malzemeyi abluka altına aldığını resmen ilan etmiştir.

ABD, bu kriz esnasında, NATO senedinde yer alan NATO sorumluluk sahası sınırları dışında kalan (Oğlak Dönencesi altında) bir bölgede, kendi inisiyatifiyle, Küba’ya karşı deniz ablukası uygulamıştır. Ancak, Sovyetlerin füzeleri ile ABD topraklarını ve dolayısıyla NATO’yu, alan dışı bir bölgeye konuşlandırarak tehdit etmesi, NATO’da alan dışı kavramının sınırlarını ortadan kaldırmıştır. Öyle ki, NATO’nun (özelde Türkiye’nin) güvenliği, bu alan dışı bölgedeki füzeler ile doğrudan ilişkili hale gelmiştir. İki süper güç arasındaki çekişme, bir füze pazarlığına dönüşmüş, Küba’da konuşlu Sovyet füzelerinin sökülmesi; Amerika’nın NATO’ya tahsisli olarak Türkiye’de konuşlandırdığı Jüpiter füzelerinin çekilmesi şartına bağlanmıştır. Bir anda patlak veren bu kriz durumu, Avrupa’nın ve Türkiye’nin “kaderinin” bu iki süper güç arasındaki denge ile doğrudan ilişkili olduğunu göstermesi açısından önemli görülmüştür. Bu değiş-tokuş, Türklerin NATO’ya bakışı üzerinde, geniş manada, NATO dayanışması ve morali üzerinde menfi etkiler doğuracaktır. Nükleer başlık taşıyan Jupiter füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesine ilişkin gizli antlaşma 25 Ekim 1959 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Bu füzeler 1962 yılının Temmuz ayında tam manasıyla kullanıma hazır hale gelirken, Küba Bunalımı sonrasında 1963’te Jüpiter füzelerinin Türkiye’de konuşlandırma sürecine, İsmet İnönü’nün bilgisi dahilinde, ABD’nin aldığı tek taraflı kararla, son verilmiştir.

ABD, bu gerginlik döneminde, bir anlamda “kendi çıkarları için müttefiklerini gerekirse gözden çıkarabileceği” gibi bir olumsuz izlenim vermekten kaçınmaya çalışmıştır. Ortaya çıkan denge (veya dengesizlik) içinde, ABD’nin meşru müdafaa hakkından yola çıkarak Küba’ya saldırması halinde, cevaben benzer şekilde Sovyetlerin de Türkiye’de konuşlu füzeleri bahane ederek Türkiye’ye saldırması hakkını kullanabileceği ve takiben bir NATO-Sovyet savaşı çıkabileceği değerlendirmeleri, İttifak üzerinde soğuk rüzgarların esmesine neden olmuştur.

Esasta, Türkiye üzerinde konuşlu füzeler askeri manada büyük bir değer içermiyordu. John F. Kennedy yönetiminde ABD, Jüpiter füzelerinin Türkiye ve İtalya’dan çekilmesini Küba krizi öncesinde değerlendirmeye başlamıştı. Küba Krizi çıkınca, Kennedy; Türkiye’de konuşlu Jüpiter füzelerini Küba’daki Rus füzelerine karşı ‘değişim’ amaçlı pazarlık konusu yapmış ancak açıkça ‘karşılıklı sökme’ tabiri kullanılmamıştır. Buna rağmen, sonunda bu teklif Krusçev tarafından da kabul edilince, füzelerin sökülmesine yönelik karşılıklı söküm ve yer değiştirme icra edilmiştir. ABD’nin güvenliğini pekiştirmek adına Türkiye’nin güvenliğini pazarlığın bir parçası olarak gören yaklaşım, NATO bütünlüğü ve ABD’ye üye ülkelerin (başta Türkiye) güvenini sarsması açısından önemliydi. Buna rağmen, Kennedy Yönetimi, kartlarını rizikolu oynayarak, Türkiye’den füzelerin çekilebilmesi için öncelikle Küba’dan füzelerin çekilmesini şart koşmuştur.

1962 Ekim ayında 13 gün süren bu krizde, Washington, müttefikleri ile omuz omuza, dayanışma içinde hareket etmesini sağlayacak mekanizmaları işletmek için gerekli “zamanı” bulamamıştır. Ancak, müttefikler içinde sadece İngiltere ile her halükârda bir dayanışma içinde hareket edilmiş, İngiltere ile bilgilendirme kanalları devamlı olarak açık tutulmuştur.

ABD Yönetimi, sorunun göbeğindeki Türkiye ile görüşmekten imtina etmiştir. Buna gerekçe: “eğer bu hususlar Türkler ile tartışmaya açılır ve Türkiye’nin ABD olan güveni sarsılırsa, bu sonuçta ABD’nin elinin zayıflamasına ve pazarlık gücünün azalmasına neden olabilirdi” ve “hele Türkiye’nin, bu durumu NATO platformlarında tartışmaya açması halinde, NATO dayanışması sarsıntıya uğrayabilirdi” şeklinde gösterilmiştir. Her ne kadar, ABD yönetimi Sovyetlerle pazarlık görüşmelerini gizlilik içinde yapmış olsa da İttifak ülke hükümetleri, Amerika’nın devamlı olarak arkasında olduklarını beyan eden açıklamalarda bulunmuştur.

Jüpiter füzelerinin kaldırılması kriz öncesinde yapılan planlamalarda yer almasına rağmen, NATO tarafından bu konuda verilmiş kesin bir karar bulunmamıştır. Eğer bu konu İttifak içinde görüşmeye açılsaydı, Türkiye itiraz etmeye hazırdı yorumları yapılmıştır. Ne ki, Kruşçev-Kennedy kararı sonrasında gerginliğin ortadan kaldırılması, Türk tarafının ‘şikayetlerini’ en aza indirmiştir. Çünkü Sovyet yakın füze tehdidinin şu veya bu şeklide ortadan kalkmış olması, en fazla Türkiye’yi rahatlatmıştır.

Bu krizin en büyük faydası, ABD ve Sovyetler Birliği arasında 5 Temmuz 1963 tarihinde “Nükleer Silah Denemelerinin Kısmî Yasaklanması Antlaşması” imzalanmıştır. İki devlet, bu tür krizleri aşabilmek için doğrudan telefon hattı uygulamasını (hotline) başlatma kararı almıştır. İki büyük devletin savaşmama iradesini test ettikleri Küba Krizi, bu nedenle bloklar arasındaki yumuşamanın tarihsel dönemeci olarak kabul edilmiştir.

De Gaulle, bu dönemde bilgilendirme kanallarının çalıştırılmamasına rağmen ABD’yi desteklemiştir. Ancak, kriz sonrasında, Fransız “Büyük Plan”ını devreye sokmaya başlayacaktır. İlk büyük adım, Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye olmak için başvuran ve Fransa tarafından ABD’nin Truva atı olarak görülen İngiltere’nin başvurusu, 14 Ocak 1963 tarihinde Fransa tarafından veto edilerek, Kennedy’nin İttifak’ın Avrupa Bacağının güçlendirilmesi vizyonunu sekteye uğratacak şekilde atılmıştır. Fransa; askeri ve ekonomik yönden serbestiyet kazanmak için, kendisine büyük yük getiren Cezayir Savaşı’nı da bitirerek, Cezayir’in bağımsızlığını tanımış, ancak Cezayir Savaşı’na katılan ve artık tekrar NATO Komutası altına girmesi beklenen Fransız birliklerinin NATO’ya bağlı olarak görev yapmasına izin verilmemiştir. Bu, Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından ayrılması yolundaki ilk sinyallerden birisi olmuştur.

Aynı dönemde, Amerikan Taktik Nükleer Bombalarının Fransa’ya konuşlandırılması yönündeki Amerikan teklifi de Gaulle tarafından “NATO’da en asgari seviyede temsil” edilme politikasına gidildiği ve yine Fransa’nın topraklarında sadece kendi nükleer silahlarını bulundurma politikası gereği, Birleşik Amerika; Fransa’da bulunan yedi NATO Hava Üssü’nü boşaltmış ve bu üsleri İngiltere ve Almanya’ya taşımıştır. Bu çerçevede, 1963’te ABD kuvvetlerinin Avrupa’yı takviye imkân ve kabiliyetinin sınandığı “Big Lift” askeri tatbikatı icra edilmiştir.

Bu arada, savaşı sürekli uzak bölgelerde tutma taktiği güden ABD, Küba Füzeler Krizi ile ilk defa doğrudan tehdit altında kaldığını hissetmiş ve riskli Domuzlar Körfezi Çıkarmasını göze almıştır. Sonraki dönemde, Domuzlar Körfezi ve Vietnam’daki başarısızlıklar ABD’yi doğrudan konvansiyonel müdahalelerden çok, nükleer üstünlük stratejilerine ve diplomatik kuşatma taktiklerine yöneltmiştir.

De Gaulle, 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri yapısından ayrıldığını deklare etmiş ve NATO’dan Fransa’daki karargahını 1 Nisan 1967 tarihine kadar başka bir ülkeye nakletmesini istemiştir. De Gaulle, Fransa’nın NATO’nun siyasi kanadından ayrılmadığının altını önemli çizmiştir. Bu noktadan sonra Fransa, kendisini Amerika’nın İttifak içi liderliğinden bağımsız görerek görüşlerini bildirmeye başlamıştır.

Fransa’nın bu çıkışı ilk başta NATO’nun Varşova Paktı karşısında dağılmaya başlayan bir örgüt görüntüsü vermesi nedeniyle olumsuz olarak görülmüş, ancak sonrasında Fransa’nın İttifak içi farklı bir ses olarak çıkışları, İttifak’ın geri kalan ABD dışındaki üyeleri arasında takdirle karşılandığı zamanlar da olmuştur. Bununla birlikte, Fransa’nın yokluğu ve ABD’ye rağmen aykırı siyasi çıkışları, İttifak içi uyumu zedelemekten öte bir fayda getirmemiştir. Öyle ki diğer üyeler ABD liderliğine daha fazla bağımlı hale gelmiştir. Bu dönemde özellikle Almanya ekonomik kalkınması ile İttifak içi mali konulara yaptığı katkı ile öne çıkmaya başlarken, İngiltere ve Fransa nükleer silahları ile NATO içinde stratejik bir önem kazanmışlardır. Fransa’nın kendi isteğiyle İttifak dışına çıkması, diğer Avrupa ülkeleri için doğal olarak Almanya’nın önemi ve Avrupa ülkeleri üzerindeki nüfuzu artmıştır.

Günümüzde Avrupa Birliği içindeki Fransız-Alman uyumu, bir bakıma Anglo-Sakson uyumunu dengelemek için Soğuk Savaş ortamında ortaya çıkmış ve Avrupa Birliği fikrinin hayat bulmasını sağlamıştır. Atlantik Havzası’ndaki bu çekişme, bugünlerde Rusya-NATO krizinde Alman ikircikli yapısının, Fransa’nın çekincelerinin, İngiliz agresif politikalarının ve ABD’nin her üç ülkeden de yararlanan emperyal politikalarının hayat bulmasındaki önemini korumaya devam ediyor.

Kaynaklar:

Akalın C. (2011). ABD ve Türkiye-2 Yumuşama Yılları. Kaynak Yayınları. 1. Baskı. İstanbul.

Bostanoğlu B. (2008). Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge Kitabevi, 2. Baskı, Ankara.

Cook D. (1989). Forging the Alliance, Arbor House/William Morrow, New York.

Davutoğlu A. (2001). Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, İstanbul.

McGhee G. (1992). ABD-Türkiye-NATO-Ortadoğu, (Çev. Belkıs Çorakçı). Bilgi Yayınevi, 1. Basım, Ankara.

NATO Enformasyon. (1971). NATO Bilgiler ve Belgeler, NATO Enformasyon Servisi, Brüksel.

Sherwood E.D. (1999). Allies in Crisis, Meeting Global Challenges to Western Security, Yale University Press, New Haven & London.


Google Ads