Site İçi Arama

ua-iliskiler

Göç Olgusunun Uluslararası Boyutu

Uluslararası göç, karmaşık bir uluslararası yönetim konusudur.

Uluslararası göç olgusu insanlık tarihi boyunca karşımıza çıkan bir sosyolojik olgu olmasına rağmen, antropologlardan sosyologlara, planlamacılardan idarecilere, siyaset bilimcilerden iktisatçılara, tarihçilerden coğrafyacılara kadar birçok bilim adamının ilgilendiği uluslararası göç hem nedenleri hem de sonuçları açısından siyasi gündeme konu olan ve giderek önem kazanan bir politika alanı haline gelmiştir. Uluslararası göç, karmaşık bir uluslararası yönetim konusudur.

Tarihteki ilk büyük kitlesel göç olayı, 4. yüzyıl ortalarında Çin devletinin egemenliğinden kurtulmak için batıya doğru hareket eden Hun’ların Karadeniz’in kuzeyine yerleşmesi sonucunda buradan kaçan Cermen kavimlerinin yıllar boyunca Avrupa Kıtası’nı istila etmesi olarak kendisini gösteren ve bugünkü Avrupa devletlerinin temelini attığı kabul edilen Kavimler Göçüdür.

15. ve 18. Yüzyıllarda, Avrupalı tüccarlar Kuzey Afrika'dan topladıkları yaklaşık 15 milyon insanı köle olarak çalıştırmak üzere Güney Amerika'ya, Karayip adalarına ve Brezilya'ya götürmüşlerdir. Böylece Avrupa üç yüzyıl boyunca dünyanın göç hareketlerine yön vermiştir. Genel olarak bakıldığında, XVI. yüzyıldan XIX. yüzyılın başına kadar Avrupa ihtiyaç duyduğu emek gücünü, köleleştirme ile temin etmiştir.

Amerika gelen göçmenlere bağımsız çiftçi ve tüccar olma fırsatı sunmasıyla, fırsatlar ülkesi olarak görülmüştür. Bu sebeple, Amerika Birleşik Devletleri, genellikle tüm göçmen ülkeleri arasında en önemlisi olarak görülmüştür.

Uluslararası göç nedenleri dört ana başlıkla özetlenebilir:

1. Ülkelerarası farklı demografik özellikler,

2. Kapitalizmin devresel krizleri,

3. Bölgeler arası gelir farklılıkları,

4. Küresel olarak yeniden yapılanmaya zorlanan ekonomiler.

1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi- Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü:

Mülteci sorunu I. Dünya Savaşı ile gündeme gelmeye başlamış, II. Dünya Savaşı ile sorun büyümüş ve Soğuk Savaş döneminde zirveye ulaşmıştır. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde sığınma hakkı kavramına yer verilmiştir. Ama mültecilerle ilgili ilk düzenleme Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’dir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Cenevre’de imzalanan 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin amacı, savaş sonrasında Avrupa’yı yeniden şekillendirmekti Çünkü II. Dünya Savaşı’ndan sonra 7 milyon Avrupalı ülkesini terk ederek başka yerlere göç etmişti. Bu sözleşme ile bu insanların evlerine dönmeleri sağlanmaya çalışılmaktaydı. Bu Sözleşme içeriği itibariyle yetersiz görülmüş ve sonrasında Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü kararıyla mülteciler için uluslararası koruma sağlamak ve mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler bulmak amacıyla kurulmuş, mültecilerin tanımı ve konumu yeniden düzenlenmiştir. Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü’ne göre mülteci:

Vatandaşı olduğu ülke dışında olan ve “ırkı, dini, tabiiyeti, belirli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu" için vatandaşı olduğu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen kişileri ifade etmektedir.

1951 Cenevre Sözleşmesi’ne göre 1951 tarihinden önce olan olaylar sonucunda yukarıda bahsedilen durumlarda bulunan kişiler mülteci olarak kabul edilmektedir, yani tarih sınırlaması vardır; çünkü daha önce de belirtildiği gibi sözleşme, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkesini terk eden Avrupalıların ülkelerine dönmesini amaçlamaktadır. 1967’de yapılan protokol ise tarih sınırlamasını ortadan kaldırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem; yaşanan hızlı ve sürekli ekonomik büyümenin etkisiyle tüm dünyayı saran “göç çağı” olarak nitelendirilmiştir. İki büyük savaşta milyonlarca insan kaybeden Batı, yeniden inşası için gerekli olan insan gücünü ilk komşu ülkelerden göçü teşvik ederek karşılamıştır. Avrupa çevresindeki ülkelerden Batı Avrupa’ya gelen İşçiler, “misafir işçi sistemi aracılığıyla, göç etmişlerdir. Bu ülkelerin başında gelen ülkeler Almanya, Fransa ve İngiltere’dir. İngiltere “Avrupa Gönüllü İşçi” projesi ile İtalya’dan çoğunluğu erkek 90.000 işçi getirmiştir. Fransa, Güney Avrupa’dan gelen işçilerin işe alınmasını düzenlemek için 1945 yılında “Ulusal Göç Ofisi” (ONI)kurmuştur.

1945 yılından sonra, Batı Avrupa’ya gelen göçmenler “misafir işçi” sistemi ile kabul ediliyordu, fakat 1973 yılından sonra Avrupa ülkeleri, bu sistemle kabul ettiği göçmenleri artık “istenmeyen misafir” olarak görmüş ve gitmeleri istemiştir. Böylece, Avrupa devletlerinin çoğu kendilerini “sıfır göç alan ülkeler” olarak ilan etmişlerdir. Avrupa ülkelerinin göç konusunda böyle bir politika benimsemelerinin sebepleri birbirilerine bağlı 3 sebeple açıklanabilir:

-- Göçler sonucunda, Avrupa’da yeni ve etnik açıdan farklı nüfuslar meydana gelmiştir

-- Göçmenlerin aile birleşimi ve kalıcı olarak yerleşmeleri sonucu Avrupa’da doğmuş ikinci ve üçüncü kuşakların ortaya çıkmıştır.

-- İkinci ve üçüncü kuşakların ortaya çıkmasıyla cemaat bilinci oluşmuş ve ülke içinde ayrışmalara sebep olmuştur.

Uluslararası göç hareketlerinin; soğuk savaş dönemine kadar, genellikle göç kabul eden ülkenin yasalarına göre düzenlenen ve çoğunlukla Avrupa’dan diğer kıtalara ya da Avrupalı ülkelerin kolonilerine doğru oluştuğu gözlenmiştir. Ama Soğuk Savaştan sonra uluslararası göç hareketleri genelde büyük boyutlu, ekonomik, politik ve güvenlik sorunlarından kaynaklan; tipik olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden özellikle Avrupa’ya ve Batı’ya yönelik hareketler olarak gelişme göstermiştir.

Birleşmiş Milletler Uluslararası Göç verilerine göre 2010 yılında dünya nüfusunun %3,1’i göçmen konumunda iken, daha fazla gelişmiş bölgelerdeki göçmen sayılarının toplam nüfusa oranı 10,3; daha az gelişmiş bölgelerdeki oran ise 1,5’tir. Dünya’daki toplam göçmenlerin %32,6’sı Avrupa’da, %23,4’ü de Kuzey Amerika’dadır. ABD’nin oranı ise yaklaşık %20’dir. Diğer gelişmiş ülkelerden Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkeler ise diğer ülkelere oranla yüksek oranlara sahiptirler. Uluslararası göç olgusundaki bu durum, göçün gelişmekte olan ya da azgelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü gelişmekte olan ülkelerde yaşayanlar için, birçok zengin özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa-ülkeleri hayallerindeki yerler olarak görülmektedir.

Uluslararası Hareketlilik-Düzensiz göç “yasadışı göç”:

Çağdaş uluslararası göçlerin öne çıkan özellikleri olarak; göçün giderek küreselleştiği, hızlandığı, farklılaştığı, kadınsallaştığı ve siyasallaştığı görülmektedir. Başka bir ifadeyle; göç bütün dünyada hacim olarak büyümüş, daha fazla ülkeleri etkilemiş; emek gücü, mülteci ya da yerleşimci gibi bir tip olmaktan çıkıp daha çok bunların hepsi olacak şekilde gerçekleşme eğilimindedir. Kadınlar göç hareketlerine daha fazla katılmaya başlamıştır. Uluslararası göçler ulusal güvenlik politikalarının belirlenmesinde önemli bir faktör olmuştur çünkü hedef ülkelerin yasalarına aykırı olarak gelişen bir özellik göstermeye başlamıştır.

Günümüzde yaşanan uluslararası insan hareketliliği “düzensiz göç” ya da “yasa dışı göç” olarak adlandırılmaktadır. Küreselleşme süreci, İran Devrimi, İran – Irak Savaşı, Sovyetler Birliği (SSCB) ve Yugoslavya’nın dağılması, Afganistan Savaşı, Körfez Savaşı, Arap Uyanışı ve Suriye İç Savaşı; düzensiz göçlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bir yanda az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin artan nüfuslarına yeterli sosyal ve ekonomik imkânlar sağlayamaması, savaşlar ve bölgesel gerilimler gibi güvenlik endişeleri; diğer yanda Avrupa ülkelerinin işgücü açıkları, yaşlanma sorunu ve sıkı göç politikaları sonucunda dünya genelinde hem mültecilerin ve sığınmacıların hem de düzensiz/yasa dışı göçlerin sayısında dramatik bir artış gözlenmiştir.

Günümüzde yoğun olarak yaşanan insan hareketliliğinin “düzensiz göç” şeklinde tanımlanmasının nedeni, göç eden kişilerin özelliklerinin her an değişebilmesi ve bundan dolayı kim oldukları, ne zaman, nasıl ve ne yönde hareket edeceklerinin kestirilememesidir. Ulus-devletlerin yasalarıyla çatışan düzensiz göç, bu niteliğiyle çoğu durumda “yasadışı göç” olarak da adlandırılmaktadır. Yasadışı göç tanımlanmasına üç faktör sebep olmaktadır: Birincisi ülkeye giriş veya çıkışta kullandıkları yöntem, bir başka deyişle, sınırın “yasadışı” olarak geçilmesi. İkincisi bulundukları ülkenin vize veya ikamet izni ile ilgili kanunlara uymaması. Üçüncüsü ise bulundukları ülkenin çalışma şartlarını belirleyen kanunlara uymamalarıdır. 

Özellikle, Suriye ve sınır ülkelerinden Avrupa’ya gitmeye çalışan Suriyeli mültecilerin sayılarının artmasıyla birlikte sınır güvenliği ve göçmen akışının kontrolünü arttıran, göçü kısıtlayan devlet politikaları ve uygulamaları günümüzde çok tartışılmaktadır. 

UNHCR’nin verilerine göre; 2018 yılında, dünya genelindeki mülteci sayısı 2017’deki sayıya göre 500.000 artarak 25,9 milyona ulaşmıştır. 2018’in sonu itibariyle, dünya genelinde 3,5 milyon sığınmacı rakamına ulaşılması endişe vericidir. 

Devletler, genel olarak, düzensiz göçün ‘yasadışılığını’ vurgulayarak, bu durumu, topraklarına izinsiz giren, topraklarında izinsiz kalan ve çalışan insanların varlığını egemenlik haklarının bir ihlali olarak değerlendirmektedirler. Bu anlamda, mülteciler göç alan ulus-devletler için, güvenliği tehdit eden bir unsur olarak göç politikalarında güvenlik olgusu olarak tartışılmaya başlanmıştır. Ayrıca, düzensiz ya da yasa dışı uluslararası göç, terörizm, göçmen kaçakçılığı, insan ticareti gibi suçlarla bağlantısı sebebiyle de hedef ülkelerce bir güvenlik tehdidi olarak görülüp bu konuda ciddi önlemler almaya teşvik etmektedir.

Yasa dışı göçmen için gittiği ülkede kendisi için koruma tedbiri alınmazken; mülteci ve sığınmacılar için gittikleri ülkede kendileri için koruma tedbirleri alınır. Aynı zamanda yasa dışı göçmen hakkında idari açıdan sadece geri gönderilme işlemi yapılırken; mülteciler ve sığınmacılar için ise geri gönderilme, toplumsal uyumun sağlanması ya da üçüncü ülkeye yerleştirme gibi idari işlemlerden biri uygulanır.

Dünyanın birçok bölgesinde, göçmen kaçakçıları düzensiz göç sürecinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Göçmen kaçakçılığı, devletlerin sınırlarını yönetme kabiliyetini azaltmakta, göçmenleri tehlikeli göç rotalarına yöneltmekte ve bu durumdan büyük kazançlar elde etmektedirler. EUROPOL verilerine göre, 2015 yılında AB’ye düzensiz göç rotalarıyla ulaşan bir milyondan fazla göçmenin yüzde 90’dan fazlasının, yolculukları esnasında göçmen kaçakçılarından yardım aldığı saptanmıştır.

Düzensiz göç olgusuyla ilişkilendirilen bir diğer önemli sorun ise insan ticaretidir.  Bireyin zorlama, baskı, şiddet ya da tehdit yoluyla rızası dışında alıkonulması, bir yerden bir yere götürülmesi, her konuda her türlü çalıştırılması insan ticareti, bunu yapan kişi ya da şebekeler ise insan taciri olarak kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler 2016 Küresel İnsan Ticareti raporuna göre; dünya genelinde 500’de fazla farklı insan ticareti akışı gerçekleşmiştir. Raporda, tespit edilen insan ticareti mağdurların yüzde 42’sinin ülke içindeki mağdurlardan oluştuğu ve sadece Batı ve Güney Avrupa’da tespit edilen insan ticareti mağdurlarının 137 farklı menşe ülkeden geldiği belirtilmektedir. Ayrıca raporda, insan kaçakçılığının hangi sebeplerle yapıldığına değinilmiş ve sebepler açıklanmıştır: Zorla çalıştırma, zorla evlendirme, çocukları askere alma, fuhuş yaptırma, organların çıkarılıp satılması ve çocuk işçiliği.

Güvenlik gerekçesi ile ülkelerini terk eden insanlar gittikleri ülkenin güvenliklerini tehdit etmektedirler. Bu insanlar gittikleri ülkelerin ekonomik yapılarını, politik ve sosyal istikrarını, askeri düzeni, çevreyi ve çevresel yapıyı etkilemektedir. Bu faktörlerin güvenlik olgusu ile yakın ilişki içerisinde olması nedeniyle mülteciler ülkelerin güvenliğini de etkilemektedir.

Özellikle 1990’ların ortalarından itibaren Doğu Avrupa ve Afrika’dan Avrupa ülkelerine olan mülteci akını, belirli bir kesim tarafından ‘yoksulların işgali’, ‘Avrupa’nın saldırıya uğraması’ şeklinde değerlendirilmektedir. Ayrıca, “Göçmenler ücretleri düşürür, yerli nüfus arasında işsizliği yükseltir, doğurganlıklarıyla sosyal sistemi çökertir ve ulusal kimliği tehlikeye düşürürler gibi ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel yeni argümanlar da ilave edilmektedir.

Devletlerin düzensiz göç ile mücadele ederken en çok kullanılan yöntem sınır güvenliğinin artırılmasıdır. Sınır güvenliğini arttırmak için de yüksek ‘risk’ taşıyan sınırlara duvar örülüp elektrikli tel çekilmektedir.

ABD, Kanada, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Hollanda gibi devletlerde sayısı artmaya başlayan mültecilere karşı “giriş ve yaşama koşullarını zorlaştırıcı ve ülkeden sınır dışı etmeyi kolaylaştırıcı” sert kanunlar içeren politikalar geliştirilmektedir. Amerika göç politikaları ile yasal olmayan girişleri, sığınmacılar ve mültecilerin çalışmalarını durdurmayı amaçlamıştır. Fakat göçmen işçiler ucuza çalıştıkları için işverenlerin tercihi olmuşlardır; işverenler ile kaçak çalışan mülteciler ve sığınmacılara uygulanan yaptırımlara rağmen sayıları artmıştır. UNHCR’nin raporuna göre, 2020 yılı sonu itibarıyla dünyada, 26,4 milyon mülteci, 4,1 milyon sığınmacı vardır

Avrupa devletlerinin ülkelerinde göçmen ihtiyacı olmasına karşın, yasa dışı geçişleri engelleme isteklerinin asıl sebebi, ülkelerine nitelikli olmayan, daha net bir ifadeyle kendilerine fayda sağlamayacak yabancıların girişini engelleme düşüncesidir. Avrupa Birliği ülkelerinin göçmen ihtiyacını ortaya koyan bu tür yaklaşımları yasa dışı göçe hareket kazandırmaktadır. Avrupa Birliği içinde bugün, Avrupa ülkelerinin göçmen kabul edip etmemeleri değil, ‘kontrollü ve seçici kabul’ konusu tartışılmaktadır. Bu noktada Avrupa ülkelerinin mülteciler konusunda sahip olduğu ortak hukuk sistemi olan Ortak Avrupa İltica Sistemine kısaca açıklamak gerekir.

Ortak Avrupa İltica Sistemi:

1990'lı yıllarda ise tüm dünyada ama özellikle Balkan'lar da devam eden savaşlar ve çatışmalar, sığınma başvurularının sayısında büyük artışlar meydana getirmiş ve konuyu Avrupa Birliği'nin gündeminde öne çıkarmıştır. Eski Yugoslavya'daki savaş nedeniyle yerinden olan pek çok insanın yöneldiği Almanya, diğer Avrupa ülkelerine sorumluluğun paylaşılması ve katkı sağlanması için ciddi baskılar yaptı. Baskılar sonucunda Mayıs 1999'da yürürlüğe giren Amsterdam Anlaşması ile ortak iltica sisteminin oluşturulması ve ulusal farkların kapanması, mülteciler için adil ve eşit ortak bir koruma hedeflendi. Hükümetler sonuç bildirgesinde “mülteci haklarına saygı” ve “1951 Sözleşmesi'ne sadık kalınacağı” sözü verirlerken Avrupa iltica sisteminin bu değerler üzerinde yükseleceğinin ve hayati öneme sahip geri göndermeme (non-reoulment) ilkesinin altı çizilmiştir.

Ancak Avrupa Devletlerinin, kendilerine fayda sağlamayacak mülteci girişini engellemek istedikleri ortadadır. Avrupalı devletler, Amsterdam Anlaşması ile “mülteci haklarına saygı” ve “1951 Sözleşmesi'ne sadık kalınacağı” sözü verirlerken Avrupa iltica sisteminin bu değerler üzerinde yükseleceğinin ve hayati öneme sahip geri göndermeme ilkesini uygulamadıklarına dair raporların olduğu UNHCR’nin Korumadan Sorumlu Yüksek Komiser Yardımcısı Gillian Triggs tarafından belirtilmiştir.

UNHCR’nin Korumadan Sorumlu Yüksek Komiser Yardımcısı Gillian Triggs, 28 Ocak 2021 tarihindeki konuşmasında “UNHCR’ ye, bazı Avrupa devletlerinin sığınmaya erişimi kısıtladığını, insanları topraklarına veya karasularına ulaştıktan sonra geri gönderdiğini ve sınırlarda onlara karşı şiddet uyguladığı yönünde düzenli olarak raporlar geldiğini” söylemektedir.  “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AB hukukuna göre, devletlerin, düzensiz olarak girseler bile, insanların sığınma ve geri gönderilmeden korunma hakkını korumasını gerektirmektedir. Yetkililer, koruma ihtiyacı içindeki kişilerin bireysel değerlendirmesini yapmadan ülkeye girişlerini kendiliğinden reddedemez veya kişileri geri gönderemez”. UNHCR’ye gelen raporlara göre, geri itmelerin şiddetli ve sistematik bir şekilde gerçekleştirildiğini, mültecileri taşıyan botların geriye çekildiğini, İnsanlar karaya çıktıktan sonra insanların toplanıp denize geri itildiğini belirtmiştir. “İnsan hayatına ve mülteci haklarına saygı göstermek bir seçim değil, yasal ve ahlaki bir yükümlülüktür. Ülkeler, sınırlarını uluslararası hukuka göre yönetme konusunda meşru haklara sahipken, insan haklarına da saygı göstermelidir. Geri itmeler kesinlikle yasa dışıdır”, demiştir.

Devletlerin düzensiz göçe yönelik geliştirdikleri politikalar “geri kabul anlaşmaları” ve “yasallaştırmalardır”. Geri kabul anlaşmalarının temel amacı ülke içindeki düzensiz göçmenleri geldikleri yerlere, kendi ülkeleri olabilir veya geçtikleri transit ülke olabilir), geri gönderebilmektir. Yasallaştırma ise, göçmenlerin yasadışı kalış veya çalışmalarını yasal statüye geçirmek için devlet tarafından düzenlenen af programlarıdır. Avrupa ülkelerinin bazılarında, özellikle de İtalya, İspanya ve Yunanistan’da sıklıkla kullanılan programlardır. Araştırmalar, AB ülkelerinde 1996-2008 yılları arasında toplamda 3,5 milyon göçmenin bu programlardan yararlanıp, statülerini yasallaştırdıklarını göstermektedir.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi’ye göre, her mülteci için en iyi çözüm; gönüllü, güvenli ve insan onuruna yakışır biçimde evine geri dönebilmektir. Diğer çözümler ise, ev sahibi topluma entegre olmak veya üçüncü bir ülkeye yerleştirilmektir. Ancak, 2018’de yalnızca 92.400 mülteci başka ülkelere yerleştirilebilmiştir ve bu, üçüncü bir ülkeye yerleştirilmeyi bekleyen kişi sayısının %7’sinden daha azdır. 593.800 mülteci evine dönebilmiş, 62.600 mülteci ise yaşamını sürdürdüğü yeni ülkede vatandaşlık almıştır.

Uluslararası kitlesel mülteci sorunu ortaya çıktığında, barış ve güvenliğin yeniden oluşturulması sürecinde tüm devletlerin, kendine düşen sorumluluğu yerine getirmesi önemlidir. Son yıllarda sıklıkla başvurulan sığınma yöntemi, sığınılan ülke de hem karışıklığa sebep olduğu hem de o ülke için büyük bir sosyo-ekonomik yük olduğu konusu tartışılmaktadır. Bu devletlerin sorumluluğu tek başlarına üstlenmeleri yeterli olmamaktadır. Özellikle kitlesel mülteci akınlarında, sığınılan ülke, az gelişmiş veya gelişmekte olan ülke ise, ülkenin sığınmacılara sağladığı imkânlar yeterli gelmemekte ve mülteciler ya da sığınmacıların insan haklarına aykırı durumlara, (kaçtıkları ülkelerden daha kötü şartlar) maruz kalmaları durumunu gündeme getirmektedir. Hem bölgede hem bölge dışında bulunan diğer devletler için, mültecilerin uluslararası korunma yardımına ihtiyaç duydukları zaman, sorumluluğun paylaşılmasına dair çağrılar bitmeyecektir.

Uluslararası göç, karmaşık ve yönetim politikaları ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Ama değişmeyen tek amaç, devletlerin ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel kurumlarının devamlılığını sağlamaktır. Bu anlamda, devletlerin uluslararası göç politikalarının merkezi, kendilerini korumaları ve yeniden üretmelerinin önkoşulu olarak gelen göçmenlerin niceliksel ve niteliksel açılardan kontrol altında tutulmasıdır. Ülke çıkarlarına göre, bazı dönemlerde göçmenlerin gelişi daha fazla cesaretlendirilirken, kimi zaman da ülke çıkarları temelinde, göçmenlerinin gelişi yoğun ve sert bir şekilde engellenmeye çalışılmaktadır. Ülkelerin göç tarihleri bu çerçeve ve zaman içinde değişebilen farklı göç politika uygulamaları ile şekillenmektedir ve öyle olmaya devam edecektir.

Yazımızda Yararlandığımız Kaynaklar

https://www.unhcr.org/tr/27157-unhcr-siginmanin-avrupa-sinirlarinda-saldiri-altinda-oldugu-konusunda-uyariyor-ve-siginmacilara-ve-multecilere-yonelik-geri-itme-ve-siddete-son-verilmesi-cagrisinda-bulunuyor.html

https://www.unhcr.org/tr/22075-dunya-capinda-yerinden-edilmis-kisi-sayisi-70-milyonu-gecerken-bm-multeciler-yuksek-komiseri-duruma-mudahale-icin-daha-guclu-bir-dayanisma-cagrisinda-bulunuyor.html

DEVELİ, Erdem Selman, 21. YÜZYILDA GÖÇ OLGUSU: ULUSLARARASI GÖÇ TEORİLERİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Y.2017, C.22, Göç Özel Sayısı

https://dergipark.org.tr/en/pub/yalovasosbil/issue/21788/615741

https://www.refworld.org/cgibin/texis/vtx/rwmain/opendocpdf.pdf?reldoc=y&docid=55fa66404

Castles,Stephen-Miller,Mark J., Göçler Çağı, Modern Dünyada Uluslararası Göç Hareketleri.

DENİZ, Taşkın, UULUSLAR ARASI GÖÇ SORUNU PERSPEKTİFİNDE TÜRKİYE, TSA / YIL: 18 S: 1, Nisan 2014

https://scholar.google.com.tr/citations?user=J112z00AAAAJ&hl=tr

https://www.idealkentdergisi.com/ideal-kent-sayi-15/

Sühal ŞEMŞİT, Avrupa Birliği Politikaları Bağlamında Uluslararası Göç Olgusu ve Türleri: Kavramsal Bakış, YÖNETİM VE EKONOMİ Yıl:2018 Cilt:25 Sayı:1

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/464912

Arslan, Zafer Furkan, ULUSLARARASI GÖÇ: ÇEŞİTLERİ, NEDENLERİ VE ETKİLERİ. 

Bülent ŞENER, SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEMDE ULUSLARARASI GÖÇ OLGUSU VE ULUSAL GÜVENLİK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME, Güvenlik Bilimleri Dergisi, Mayıs 2017, 6 (1), 01-31,

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/312232

Yrd. Doç. Dr. Şenay Gökbayrak, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi l 63-3

Uluslararası Göç ve Kalkınma Tartışmaları: Beyin Göçü Üzerine Bir İnceleme, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/35986

ULUSLARARASI YÖNETİM, EKONOMİ VE POLİTİKA KONGRESİ BİLDİRİLER KİTABI CİLT 1 26-27 Kasım 2016 / İstanbul

Serbest Yazar Fatma Aksoy GÜRKAN
Serbest Yazar Fatma Aksoy GÜRKAN
Tüm Makaleler

  • 19.10.2021
  • Süre : 5 dk
  • 1420 kez okundu

Google Ads