logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
ua-iliskiler

İran'la Nükleer Anlaşmasına Geri Dönüşün Anlamı

İran nükleer programı birçok nedenle dünyanın ve bölgenin gündemindeki yerini ve önemini korumaktadır. ABD başkanı Obama döneminde, dünyanın büyük güçlerinin ve bazı Avrupa güçlerinin dâhil olduğu bir grup ülke ile İran arasında yürütülen uzun müzakereler sonunda, 2015 Yılı’nda, özünde İran’ın nükleer silaha ulaşmasını önlemek olan ve on yıl süreli bir anlaşmaya varılmıştı.

Serbest Araştırmacı Yazar İlyas Süpürgeci
Serbest Araştırmacı Yazar İlyas Süpürgeci

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 09.11.2021
  • Süre : 5 dk
  • 331 kez okundu

Öncesi
İran nükleer programı birçok nedenle dünyanın ve bölgenin gündemindeki yerini ve önemini korumaktadır. ABD başkanı Obama döneminde, dünyanın büyük güçlerinin ve bazı Avrupa güçlerinin dâhil olduğu bir grup ülke ile İran arasında yürütülen uzun müzakereler sonunda, 2015 Yılı’nda, özünde İran’ın nükleer silaha ulaşmasını önlemek olan ve on yıl süreli bir anlaşmaya varılmıştı. Dönemin İsrail başbakanı Netenyahu başlangıçtan itibaren bu anlaşmaya, “İran bu anlaşma ile nükleer bir silaha sahip olabilir” iddiasıyla şiddetle karşı çıkmış ve hattâ ABD'nin içişlerine müdahale anlamına gelebilecek cüretkâr bir tutum sergileyerek başkan Obama ile çatışmıştır. Obama'dan sonra ABD'de Evanjelik ve Siyonist ittifakın desteği ile iktidara gelen Başkan Trump'ın İsrail'deki en büyük destekçisi ise Başbakan Netenyahu ve taraftarlarıydı. 
Trump başkan olduktan sonra, 2015 Yılında yapılan Nükleer İran konulu anlaşmayı tanımadığını ilan etmiş, yeni bir anlaşma yapılmasına razı oluncaya kadar İran'a yönelik bir dizi ağır yaptırımlar ve baskı politikası uygulamaya başlamış ve açıkça tam bir İsrail yanlısı siyaset izlemiştir. Açık kaynaklara yansıyan iddialara göre; Trump ve Netanyahu ikilisinin yönetimindeki ABD ve İsrail koalisyonu o dönemde İran'a karşı açık ve örtülü bir dizi operasyon (kritik personele yönelik suikastlar, nükleer programa ve stratejik tesislere yönelik siber saldırılar, stratejik tesislere sabotajlar, istihbarat operasyonları ve yıkıcı faaliyetleri teşvik etmek) gerçekleştirerek; İran yönetimini zayıflatmaya, nükleer programını akamete uğratmaya ve yeni bir anlaşmaya zorlamaya çabalamıştır. 
İran yönetimi birçok yönden etkilenmiş olsa da bu baskılara boyun eğmemiş, direnmiş ve nükleer programı ile birlikte balistik füze teknolojisini de geliştirerek sürdürmeye çalışmıştır. ABD'de Başkan Joe Biden döneminin başlaması ile birlikte ABD yönetimi, İran ile 2015 Nükleer konulu anlaşmaya geri dönme inisiyatifini ilan ederek İran yönetimini müzakere masasına davet etmiştir. İsrail'de Netenyahu iktidarı kaybetmiş ve yeni birçok partili koalisyon hükümeti kurulmuştur. İsrail'deki yeni hükümet bazı yeni şartlar ileri sürerek ABD'nin yeni yaklaşımını kabullenmiştir. İran, ABD ile Viyana'da daha önce başlatılan dolaylı görüşme müzakerelerinin başında bazı koşullar ileri sürerek henüz doğrudan müzakere masasına oturmamıştır. Fakat geçen hafta içinde İran Cumhurbaşkanı Reisi, Kasım ayı sonlarında müzakerelerin yeniden başlayabileceğini ilan etmiştir. 
Bu gelinen nokta itibarıyla ve oluşan yeni durum çerçevesinde; yabancı açık kaynaklarda yer alan bilgiler ve ilgili ülkelerin yetkilileri tarafından yapılan açıklamalar doğrultusunda; müteakip süreçlerin muhtemel cereyan tarzında etkili olacağı değerlendirilen faktörlerin üzerine odaklanmak ve bazı sonuçlara ulaşmak önem arz etmektedir. Mesele, uluslararası ve çok aktörlü bir niteliğe sahip olmakla birlikte; bu inceleme meseleye doğrudan tesir eden etkenler ve aktörler ile sınırlandırılmıştır. 

İRAN NÜKLEER PROGRAMININ MEVCUT DURUMU 

İran yönetiminin Ekim ayı başlarında bildirdiğine göre; halen ellerinde %20 oranında zenginleştirilmiş olarak 210 kg kadar Uranyum ve %60 oranında zenginleştirilmiş 25 kg kadar Uranyum mevcuttur. U/A Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından, gerçek miktarın bunun da altında olduğunun belirtilmiş olması hayli ilginçtir. Uzmanlara göre; her durumda bu miktarların askeri anlamda bir nükleer güç için önemli olduğunu düşünmek henüz mümkün değildir. Çünkü uzmanlar tarafından; nükleer silah için gerekli olan 20 kg civarında uranyum metal için, en az %90 oranında zenginleştirilmiş onlarca kg uranyum üretilmesi ve bunun metal haline dönüştürülebilmesi gerektiği belirtilmektedir. Diğer önemli bir husus ise; nükleer başlık için gerekli donanımın üretilebilmesi yeteneğidir. Yine yabancı kaynaklara göre; İran'ın bunu gerçekleştirebilmeye bir veya iki yıllık mesafede olduğudur. Yani henüz İran'ın bir nükleer silaha sahip olmadığı gibi, bir nükleer eşikteki ülke statüsünde de olmadığı belirtilmektedir. Fakat bu hedef doğrultusunda bir çaba içerisinde olduğu iddia edilmektedir. Bunun kanıtı olarak; üç dört kat daha hızlı üretim yapabilen ve daha küçük boyutta (daha az yer kaplayan) olan ileri teknolojiye sahip santrifüjlerin monte edildiği bir yeraltı tesisinin inşası ve İran yönetiminin uzun süredir müzakere masasına dönmemiş olması gösterilmektedir. 

TARAFLARIN TUTUMU VE MÜZAKERE MASASINDA NİHAİ OLARAK ELDE ETMEK İSTEDİKLERİ

İsrail 
Aşırı sağcı Naftali Bennet’in başbakanı olduğu çok partili koalisyon hükümetinin İran yönetimi ve İran'ın nükleer programı hakkındaki değerlendirme ve yaklaşımında; aslında Netenyahu dönemindeki hükümetlerden bir farkı yoktur. “2015 Anlaşması, İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek için yeterli değildir ve söz konusu anlaşmaya geri dönülmesi ve yaptırımların kaldırılması demek; İran'ın nükleer silaha sahip olmasının yolunu açmak demektir” şeklinde özetlenebilecek kanaat ve düşünceye mevcut hükümet de sahiptir. 
Açık kaynaklarda yer alan bilgilere göre; İsrail istihbaratı ABD yönetiminden farklı olarak; “nükleer silah için gerekli uranyum metali bakımından, İran'ın elindeki zenginleştirilmiş uranyum miktarı ve kurduğu gelişmiş santrifüjlerden oluşan yer altındaki merkezlerde eskisinden üç veya dört kat hızlı bir uranyum zenginleştirme kapasitesiyle, nükleer eşik statüsüne sahip ülke, olmaya çok yaklaştığını ve nükleer bomba başlığı üretimi için gerekli donanım, bilgi ve teknolojiye sahip olup olmadığı konusunda kesin bir bilgiye sahip olunamamasının endişeyi arttıran faktör olduğu; İran yönetimine asla güvenilemeyeceği; ayrıca yer altında inşa edilmiş olan nükleer tesislerin kinetik olarak vurulmasının kolay olmayabileceği" yolundaki kanaat ve iddiaları dikkat çekicidir. 
İsrail yönetimi yeni bir anlaşma için müzakere masasına oturulması gerektiğini ileri sürmektedir. Yapılacak yeni bir anlaşmanın; 2015 Anlaşması’nın istismara açık taraflarının giderilmesini, daha uzun süreli ve daha sağlam (etkin olarak izlenebilen ve ihlalleri önleyebilen mekanizmalara sahip olan) olması gerektiğini ileri sürmektedir. Ayrıca yeni anlaşmada, İran'ın balistik füze ve füze başlığı teknolojileri geliştirmesini ve bölgede terör ve teröre destek vermesini sonlandıracak hükümler olmasını istemektedir. İran yönetimi tarafından bu şartlar kabul edilmeden ve uygulandığı görülmeden mevcut ambargoların sürdürülmesi ve hattâ ağırlaştırılması gerektiği kanaati hâkimdir. 
İran Cumhurbaşkanı Reisi tarafından müzakerelere Kasım ayı sonunda başlanacağı açıklaması yapılmasının ve İran'ın müzakere masasına dönme kararı vermesinde temel etkenin; mevcut yaptırımların İran ekonomisinde yarattığı tahribat ve bunun Tahran yönetimini oldukça zorlamış olması gösterilmektedir. Fakat buna rağmen müzakere masasında sonuç alabilmek ve/veya sonuç alınamadığı takdirde kullanmaya hazırlıklı olmak maksadıyla; güç kullanma yönünde hazırlık yapılması gerektiğinin önemi Tel Aviv'deki yetkililer tarafından vurgulanmakta ve açık kaynaklarda bu bilgilere rastlanılmaktadır. 
İsrail tarafında hâkim kanaatin; İran'ın ABD’den talep ettiği koşulların ABD yönetimi tarafından yerine getirilmesinin yasal olarak mümkün olmadığını Tahran yönetiminin bildiğini, İran'ın daha sağlam ve daha uzun süreli yeni bir anlaşmayı kabul etmesinin ise pek mümkün görülmediği, Tahran yönetiminin hedefine ulaşmak için zaman kazanmaya çalışacağı, fakat zayıf bir ihtimal de olsa İran'ın yeni bir anlaşmaya razı olmasının İsrail'e bazı önemli avantajlar sağlayabileceğine inanılıyor olmasıdır. İsrail hükümeti bu kanaat doğrultusunda; nükleer silaha ulaşmasının engellenmesi maksadıyla, İran ile bir anlaşmaya sahip olunması durumunun anlaşmaya sahip olunmaması durumuna göre daha tercih edilebilir olduğu inancıyla ABD başkanı Biden'ın müzakere ve diplomasi yoluyla meselenin çözülmesi yaklaşımını kabul etmiş görünmektedir. Nitekim mevcut savunma bakanı ve eski genelkurmay başkanı (E) Korgeneral Beny Gantz’ın, “İsrail yeni bir nükleer anlaşma ile yaşayabilir” açıklaması medyada yer almıştır.  
İsrail hükümetinin yeni yaklaşımının; meseleyi aslında ABD'nin ve dünyanın meselesi haline getirmek ve yeni bir anlaşma sonrasında İran'ın yapabileceği ihlallerden sorumlu tutulabileceği daha sağlam bir zemin yaratmak stratejisi doğrultusunda bir yaklaşım olduğunu belirtmek gerekiyor.  
İsrail açısından diğer önemli bir husus ise: Körfez ülkelerini İsrail'e yakınlaştırmak, ilişkileri normalleştirmek, Filistin topraklarındaki İsrail işgalini unutturmak ve “ortak tehditlere” karşı birlikte bir cephe oluşturmak maksadıyla; İsrail ve ABD'nin “Nükleer İran” meselesini sömürdüğünü ve Körfez ülkelerindeki korku faktörüne oynadığını da görmek gerekiyor. İbrahimî anlaşmalara Suudi Arabistan'ın henüz katılmadığı ve fakat baskıların yoğunlaştığı görülmektedir. Yani “Nükleer İran" konusunun bir nevi Demokles’in kılıcı gibi Körfez ülkelerinin başının üstünde sallanması halâ İsrail ve ABD'nin çıkarınadır.

ABD 
ABD'nin küresel çıkarları ve büyük stratejisi ile İsrail'in bölgesel bazı çıkarları arasında önemli bir farklılaşmanın yaşandığı çok açıktır. Bu farklılaşma İran'ın nükleer programı meselesinde de görülmektedir. 
Amerika içinde yer alan devlet dışı güçlü aktörlerin ve kamuoyunun tanıdığı etkili figürlerin seçimlerden çok önce yaptıkları değerlendirmelerde ve yorumlarda verilen temel mesaj şuydu: 
“ABD ile Çin rekabetinde ve/veya mücadelesinde çok dikkatli ve ince bir siyaset izlenmesinin, küresel bir tırmanmaya ve çatışmaya götürecek politikalardan kaçınılmasının çok önemli olduğu” vurgulanıyordu. Bu vurgu, Biden yönetimi dış politikasını anlamaya yardımcı olacak önemli bir husustur. Buna göre, ABD Ortadoğu bölgesinde kendisinin içinde yer alacağı veya sonradan içine çekileceği herhangi bir savaş istememektedir ve meselelerin çözümünde ordu en son kullanılacak bir araçtır. 
Biden yönetimi iyi niyet göstergesi olarak; İran üzerindeki yaptırımları kısmen gevşetmiş ve meselenin diplomasi ve müzakereler yoluyla çözülmesi yönündeki iradesini ortaya koymuştur. Fakat diğer yandan Tahran yönetiminin bu yumuşamayı ve iyi niyet girişimini istismar etmemesi için farklı tonlarda uyarı mesajlarını da göndermektedir. ABD yönetimi, küresel büyük stratejisinin bir parçası olarak;  bir yandan Doğu Akdeniz merkezli Büyük Ortadoğu bölgesinde İsrail merkezli jeopolitik bir dönüşüm sağlamaya çalışırken, diğer taraftan bölgesel dengeleri de koruyarak İran'ın nükleer bir güç olmasını mutlaka önleyecek bir bölgesel strateji izlemektedir.

İran 
Geçmişte ABD yönetiminin keyfi olarak ve İsrail yönetiminin talepleri doğrultusunda yarattığı hukuksuzluğu ve güvensizliği Tahran yönetiminin kendi çıkarları doğrultusunda kullanması kaçınılmazdır. Nitekim İran yönetimi, yabancı kaynakta yer alan bir bilgiye göre; 2015 yılında yapılan nükleer anlaşmaya geri dönmek için ABD tarafından kabul edilmesi hiç de kolay olmayan talepler ileri sürmektedir. Bu talepler; Tüm yaptırımların ve ambargoların tamamen kaldırılması ve ABD'nin anlaşmadan tekrar geri dönmeyeceğine ve İran'a yönelik bir daha yaptırım uygulamayacağına dair bir Kongre kararı alınarak ABD tarafından İran'a söz verilmesidir. İran, geçen haziran ayında dini lider Hamaney'in talimatıyla bu talepler yerine getirilinceye kadar müzakerelere dönmeyeceğini belirtmiş olmakla birlikte; geçen hafta, yeni Cumhurbaşkanı Reisi’nin müzakerelerin Kasım ayı sonunda başlayacağını açıklamış olması önemli bir gelişmedir. Tahran yönetiminin bölgesel ve küresel güç dengelerinin elverdiği ölçüde stratejik hedeflerine doğru yol alırken; bir taraftan zaman kazanmak, diğer taraftan kazanımlarını korumak ve rejimin devamlılığını sağlamak hedefi doğrultusunda strateji izlediği görülmektedir.

Rusya Federasyonu
Rusya, İran'ın silah tedarikçisidir. Putin yönetimi, İran'ın nükleer programı konusunda kapalı diplomasi yöntemini tercih etmektedir ve açıktan bu konuda beyanda bulunmamaktadır. Bölgesel ve genel çıkarları açısından İran'ın nükleer silaha sahip bir ülke olmasını arzu etmeyeceği açıktır. Tıpkı Suriye'de izlediği tutum gibi. Bu alan, Rusya'nın her iki tarafı istismar etmesine uygun fırsatlar sunmaktadır. Bunlarla birlikte; Rusya, İran üzerinde Çin ile rekabet halindedir. Çin'in İran ile yapmış olduğu uzun vadeli ve kapsamlı stratejik işbirliği anlaşması Rusya için de yeni bir durum oluşturmuştur. 
Son tahlilde; birinci derecede ABD-İsrail ile yapacağı pazarlıkta elde edeceği kazanımlar ile kaybedeceklerinin mukayesesinin, ikinci derecede Çin ile yapacağı pazarlıkta elde edeceği kazanımlar ile kaybedeceklerinin mukayesesinin sonuçları Moskova'nın İran lehinde aktif bir tutum alıp almayacağını belirleyecektir. Rusya için önemli olan; muhtemel bir anlaşma sonrasında oluşması muhtemel koşulların, Rusya'nın uzun vadeli bölgesel ve genel çıkarlarına hizmet etmesidir. ABD’nin büyük stratejisi gereği bölgeye olan ilgisinin Asya-Pasifik bölgesine doğru kaymakta olduğu bir dönemde; Rusya, bölgede bir başka küresel gücün, yani Çin'in bir askeri güç olarak konuşlanmasını önlemeye yönelik bir siyaset izleyecektir. Görüleceği üzere bu konu, daha çok ABD-İsrail ile Rusya arasındaki en önemli pazarlık konularından biridir.

Çin
Rusya örneğinde olduğu gibi; İsrail ile İran arasındaki sorunlar ve bölgedeki sorunlar her iki ülke aleyhinde Çin tarafından istismar edilmeye açıktır. Nitekim Çin'in bu yönde politikalar izlediği görülebilmektedir. Konu bağlamında, Çin'in çıkarları Rusya'nın çıkarlarından önemli ölçüde farklılık arz etmektedir. Bu farklılık, Çin'in ABD ile olan küresel güç mücadelesi ile ilgilidir. ABD’nin büyük stratejisine göre; ABD Çin ile sahada yapacağı güç mücadelesinin ağırlık merkezini Asya-Pasifik bölgesinde Çin'in yakın çevresinde olacak şekilde belirlemiştir. Çin'in küresel güç olma ve hattâ liderliği ele geçirme iddiasını sürdürebilmesi o bölgelerdeki hedeflerini elde etmesi ile doğrudan ilgilidir. Bu nedenledir ki; Çin yönetimi ABD yönetiminin dikkatini ve gücünü dağıtma ihtiyacı içerisindedir. Kuzey Kore örneğinde bunu görebiliyoruz. Çin'in İran nükleer programı meselesini nasıl gördüğünü anlamak için bu açıdan da bakma gereği vardır. Bu açıdan bakıldığında Çin, ABD'nin Ortadoğu bölgesindeki bitmeyen savaşlardan sıyrılma stratejisi doğrultusunda hareket etmesinden dolayı rahatsızdır. Dolayısıyla, İran'a yönelik uzun sürebilecek ABD-İsrail kaynaklı muhtemel bir askerî harekâtın Çin'in büyük stratejisine hizmet etmesi ve bu koşulların Çin lehinde değişmesi sonucunu doğurması ihtimali söz konusudur.

DEĞERLENDIRME VE SONUÇ 
İran'ın Nükleer Programı meselesinin; büyük aktörlerin çıkarları ve büyük stratejileri bakımından çok KARMAŞIK bir konu olduğu çok açıktır. Bölgesel ve küresel boyutları olan bu kadar karmaşık ve hassas bir konunun çözümü de kolay olmayacaktır. Avrasya ve Ortadoğu satranç tahtasındaki güç mücadelesi oyununda, bu bağlamda yapılacak hatalı bir hamlenin yol açabileceği sonuçlar, Pekin ile Washington arasındaki küresel güç mücadelesini ve Ortadoğu'nun tamamını etkileme potansiyeline sahiptir. Washington bu nedenle, meseleyle ilgili süreçlerin kontrolünü daima elinde bulunduracaktır ve kendisi açısından sürpriz bir gelişme yaşanmasını arzu etmeyecektir.
Potansiyel etkileri bakımından küresel boyutlara sahip olan ve Tel Aviv'in boyunu aşan bu büyük ve karmaşık meselenin çözümünde, Washington'un büyük güçlerle (Çin, Rusya, Birleşik Krallık ve AB) yürüttüğü ve yürüteceği diplomasi ve müzakerelerin önemli ve öncelikli konusu olduğu çok açıktır. 
Washington ve Tel Aviv’in zaman baskısı altında olduğu gerçeğinden hareketle; Pekin, Moskova, Londra, Paris ve Tahran gibi başkentlerle ikili ve çok taraflı yürütülmekte olan diplomasi ve müzakerelerden makul bir süre içerisinde beklenen sonucun alınamaması halinde; müteakip yol haritası için bir karar vermek zorunda kalacaklardır. 

Sonuç:
Tel Aviv'e göre, kendileri için ABD'nin alternatifi yoktur. ABD’nin yeşil ışık yakması ve/veya desteklemesinin, İran topraklarında herhangi bir askerî güç tatbikinin gerçekleştirilmesinde belirleyici unsur olacaktır. Washington ve Tel Aviv’in bölgede nükleer silaha sahip bir ülkenin olmasına ve hatta nükleer eşiğe ulaşmış bir İran varlığına göz yummayacakları ve bu doğrultuda ihtiyaç halinde güç kullanmaya önceden meşruiyet kazandırmak için diplomasi ve müzakere yöntemlerini zorlayacakları değerlendirilmiştir. Uzayan müzakere süreçlerinde Tahran yönetimini anlaşmaya zorlayacak şekilde; geçmişte olduğu gibi kontrollü gerginlik bağlamında, şiddeti ve dozajı dalgalı bir seyir takip edecek bir seri açık ve örtülü operasyonların gerçekleştirilebileceği ihtimali yüksektir. 
Diğer yandan müzakere süreçlerinde Pekin ve Moskova'nın tutumunun kritik öneme sahip olduğu ve Pekin'in bu konuyu olabildiğince bir yere kadar istismar edebileceği çok açıktır. Fakat müzakereler uzayacak olsa da günün sonunda İran ile nükleer konulu yeni bir anlaşma yapılabilmesi ihtimali yüksektir. Genel olarak ülkelerin ekonomik çıkarları bu yöndeki gelişmeleri teşvik edici bir unsurdur.  
Yine vurgulamak gerekir ki; İran ile yeni bir anlaşmaya varılması demek, İsrail ile İran arasında ve dolayısıyla İran ile ABD arasında gerginliğin sona ereceği anlamına gelmeyecektir.


Google Ads