Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Batı Karadeniz, Su ve Medeniyet

Batı Karadeniz konuşulurken eksik bir cümle kuruluyor. “Yağmur çok, su çok” deniyor. Doğrudur. Ama yeterli değildir. Asıl mesele şudur: Bu bölge su zenginidir; fakat suyu elinde tutamaz. Suyun aktığı, Türkün baktığı dönem çoktan bitmiştir. İşte bütün mesele burada başlar.

SU STRESİ 

Bugün 10 Nisan. Ana haberlerde içme suyuna gelen dev zam on haberlerinin flaş başlığı. 

ABD/İsrail-İran Savaşı ateşkese petrol ve Hürmüz Boğazının kapanmasından değil, su kaynaklarının bombalanmasından gidiyor. Körfez ülkelerinin su arıtma sistemlerinin ve su kaynaklarının zarar görmesi, ABD’yi finanse eden körfez ülkelerini ABD üzerinden ateşkes baskısı yapmasına  sebep oluyor.  

AA Ankara yine bugün “Su Stresi” başlıklı önemli bir haber yaptı. Dünya genelinde artan nüfus, kentleşme, tüketim alışkanlıkları, çatışmalar ve iklim değişikliği su kaynakları üzerindeki baskıyı hızla artırırken, geleceğe yönelik tahminler 2040 yılına kadar Türkiye dahil 33 ülkenin ‘‘aşırı yüksek su stresi” riskiyle karşı karşıya kalacağını ortaya koyuyor. 

Araştırmada, 2040 yılında ‘‘aşırı yüksek su stresi”  kategorisinde yer alacağı öngörülen 33 ülke şöyle sıralanıyor: ‘‘Bahreyn, Kuveyt, Katar, San Marino, Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Filistin, İsrail, Suudi Arabistan, Umman, Lübnan, Kırgızistan, İran, Ürdün, Libya, Yemen, Makedonya, Azerbaycan, Fas, Kazakistan, Irak, Ermenistan, Pakistan, Şili, Suriye, Türkmenistan, Türkiye, Yunanistan, Özbekistan, Cezayir, Afganistan, İspanya ve Tunus. 

Orta Doğu, İslam Alemi ve Türk Dünyası su kıtlığının merkezinde bulunuyor.  

Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE, Filistin, İsrail, Suudi Arabistan, Umman ile Lübnan'ın ise en yüksek risk puanına sahip ülkeler arasında yer alıyor.  

Küresel tablo son derece çarpıcı: Su güvenliği, yalnızca suya erişim değil; aynı zamanda insan ve ekosistem sağlığını koruma ve su kaynaklı afetlere karşı dayanıklılık kapasitesidir. Ancak 2024 itibariyle dünya nüfusunun %26’sı (2,1 milyar kişi) güvenli içme suyuna, %41’i (3,4 milyar kişi) güvenli sanitasyona ve 1,7 milyar insan temel hijyen hizmetlerine erişememektedir; bu yük en çok kadınlar ve kız çocuklarının omuzlarındadır. Ayrıca yaklaşık 4 milyar insan yılın en az bir ayında ciddi su stresi yaşamaktadır. Kuraklık; tarım, enerji, gıda fiyatları ve halk sağlığını tehdit ederken, ekonomik baskıyı ve göçü tetikleyebilmektedir. Buna ek olarak, Orta Doğu’daki jeopolitik gerilimler de su kaynaklarını doğrudan risk altına sokarak krizi derinleştirme potansiyeli taşımaktadır.

MEDENİYET SU İLE GELİR 

İlk medeniyetler, Asya’da İndus Vadisi, Avrasya'da Mezopotamya, Afrasya’da Nil Havzası ile bağlantılıdır.  Maya ve İnka uygarlıkları da Uzak Batı da Su havzalarında yeşermiştir. 

Medeniyetler su ile gelir. 

Kaynaklar, insanlık tarihinin farklı dönemlerinde suyun yönetimi ve kullanımı üzerine kapsamlı bilgiler sunmaktadır. 

Antik Roma’nın mühendislik harikası olan su kemerleri, bu yapıların şehir planlamasındaki yeri ve toplumsal dağıtım sistemleri,  medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Sümerlerin Mezopotamya’da kurdukları gelişmiş tarım ve sulama teknikleri, yazı ve astronomi gibi alanlardaki öncü keşifleri, Mekke’de Zemzem suyunun keşfi, İstanbul Belgrad Ormanlarında barajların modern zamanlarda bile işlevi suyun kontrol altında olduğunda  medeniyete yüksek katkısını gözler önüne sermektedir. 

İstanbul suyun iki yakasında, New York suyun yanında, Paris-Londra-Budapeşte suyun kıyılarındadır. Hengâme  dünyasında su  gibi aziz olmak…   

Su hayattır.  Ancak yanlış müdahaleler sellere neden olabilmektedir. Dere yataklarında yapılaşmalar, yüksek havzalarda suyu tutamamak şehirleri bir anda yutabilmektedir.  

Ayrıca, ABD/İsrail ile İran Savaşı 40 günde  göstermiştir ki, müttefik Körfez Ülkeleri petrol bitince değil, su bitince teslimi silah ediyor. 

Su tesislerinin vurulmasındansa petrol ve doğalgaz tesislerinin vurulmasını tercih ediyor. 

Medeniyetler su ile gider.  Su bitince hayat da biter. 

Avrupa Su Çerçevesi de bu stratejik konuyu hassasiyetle ele almıştır. 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren  Su Çerçeve Direktifi (SÇD) (2000/60/AT) Giriş bölümünde 1.maddede “Su, diğer başka şeyler gibi ticari bir mal değil; bundan ziyade korunması, savunulması ve sağlıklı hale getirilmesi gereken bir mirastır.” İfadesine yer vermiştir.  

TÜRKİYE’NİN İLK SU FESTİVALİ: KEBAN SU FESTİVALİ 

İşte bu iklimde Türkiye’de “su festivali” kavramı yeşermeye başlamıştır.  Modern anlamda çok yeni ve kurumsal olarak sınırlı bir geçmişe sahip bu terim suyun önemini suyun verimli ve uysal hale getirildiği Keban da yeşermiştir.  Tarihsel olarak bazı geleneksel ritüeller su ile bağlantılı olsa da, günümüz festival anlayışıyla örtüşen ilk girişimler 2000’li yılların başında  bu bölgede başlamıştır.

Keban Su Festivali, bu bağlamda kritik bir öneme sahiptir. Festival, 2001 yılında Keban Kaymakamı Selahattin Ateş tarafından başlatılmıştır. Bu etkinlik, Türkiye’de su teması etrafında kurgulanan ilk kurumsal festival örneklerinden biri olarak kabul edilmekte ve hatta saf su konulu ilk festival olarak görülmektedir. Festivalin başlatılmasıyla birlikte Keban Barajı ve çevresi, hem turizm hem de kültürel tanıtım açısından ön plana çıkmıştır. Ancak, Keban Su Festivalini önemli kılan Türkiye için de suyun stratejik öneminin ortaya konmasıdır.  Tam çeyrek asır önce başlayan bu festival, Türkiye’nin su zengini bir ülke olmadığını Tema Vakfı Başkanı Hayrettin Karaca dan bu vesile ile işitilmesine ev sahipliği yapmıştır. 

Çağrı Hoca sınır aşan sular sunumuyla, Güney Avrasya-Afrasya hattında suyun stratejik önemini AB Su Çerçeve Direktifi (SÇD) bağlamında ele almış, Abdullah Hoca Fırat ve Dicle sularının Orta Doğuya Barış getirebilme potansiyelinin altını çizmiştir. Panelist, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Ağrı-Erzurum ve Elazığ dağlarına düşen kar ve yağmurun hesabını neden Suriye ve Irak çöllerine vermek zorundayız deyişine yer vermiştir.  Taşansu Hoca ise Avrasya daki Coğrafya, Su ve Devlet ilişkilerindeki Barış ve Savaş durumunu değerlendirmiş ve Polonya'da çok tekrarlanan bir atasözüne atıfta bulunmuştur: "Türk süvarisi, Vistül'den su içerse Polonya özgürdür". 

SU ZENGİNİ BATI KARADENİZ: BİR TERCİHİN EŞİĞİNDE

Keban kaymakamı olarak görev yaptığım  zaman Fırat-Dicle hatlarındaki barajlardan ilhamla Su Festivali yapmıştık. BAKFED Başkanı ve Batı Karadeniz Konseyi Başkan Vekili sıfatıyla Batı Karadeniz Su Paneli yapmamız kaçınılmazdır. Bu vazife bölgesel-yasal kurumun başında  olan bölgenin aktörüne düşmektedir.

Bu onlarca Batı Karadeniz vilayeti yanında hassaten İstanbul ve Ankara metropolleri içinde gerekli bir eylemdir. 

Batı Karadeniz konuşulurken eksik bir cümle kuruluyor. “Yağmur çok, su çok” deniyor. Doğrudur. Ama yeterli değildir. Asıl mesele şudur: Bu bölge su zenginidir; fakat suyu elinde tutamaz.

Suyun aktığı, Türkün baktığı dönem çoktan bitmiştir. 

İşte bütün mesele burada başlar.

 

Su Var Ama İrade Yoksa Sel Vardır

Batı Karadeniz’de su gökten bereket gibi iner. Ama yeryüzünde düzen bulamaz. Fırat’a Dicle’ye vurulan gem buralarda kullanılmamıştır. 

Su ehlileştirilmemiştir. 

Vadiler dar, eğimler serttir. Dereler coşar, taşar ve denize ulaşır. Ortaya çıkan tablo şudur:
Zenginlik akıp gider, geriye afet kalır. Bu bir kader değildir. Bu bir yönetim tercihidir. Nitekim Kızılcasu Bildirgesi bu gerçeği açık şekilde ortaya koymuştur:

“Batı Karadeniz’de suyun akışına değil, aklın yönetimine ihtiyaç vardır.”

BAKFED olarak çağrımız nettir: Su tutulmalı, yönetilmeli ve stratejik varlık olarak ele alınmalıdır.

Atı ehlileştiren Türk suyu da ehlileştirmelidir. Bunu Osmanlının yüzde 99’u Türk ve Müslüman olan Kastamonu Vilayetinde de (Batı Karadeniz) yapmalıdır. 

İstiklal Yolundan İstikbal Yoluna: İnsana Uzanan Demiryolu

Bugün elimizde tarihi bir fırsat vardır. “İstanbul’dan Samsuna uzanan YHT demiryolu, bölge için büyük imkânlar doğuracaktır.”

Biz bunu sadece bir ulaşım projesi olarak görmüyoruz. Bu, bir medeniyet hattıdır. Dün demiryolu kömüre gidiyordu. Bugün demiryolu insana gitmelidir.

İstiklal Yolu nasıl cephane taşıdı ise, İstikbal Yolu da refah taşıyacaktır.

İstanbul–Batı Karadeniz–Ankara YHT hattı kurulduğunda: Bölge 2-3 saatlik mesafeye iner, turizm patlama yapar  ve genç nüfus geri döner 

BAKFED olarak açık çağrımızdır: “Batı Karadeniz YHT hattı, gecikmeksizin Karadeniz Sahil Yolu ile paralel başlatılmalıdır.” Bu bir yatırım değil, gecikmiş bir hakkın teslimidir.

Sellerle Anılan Değil, Göllerle Yükselen Bir Batı Karadeniz

Bugün Batı Karadeniz “sel bölgesi” olarak anılıyor.
Bu ifadeye imkan tanımak  yanlıştır ve kabul edilemez. Çünkü sel, doğanın değil; ihmalin sonucudur.

Doğru olan şudur:
Batı Karadeniz, Türkiye’nin yeni Göller Bölgesi olmalıdır.

Her dere bir potansiyeldir. Her vadi bir imkândır. Kızılcasu’da altını çizdiğimiz gibi: “Su düştüğü yerde tutulursa afet değil, servet üretir.” yüksek havzalarda tutulan temiz sular sadece suyun rezervuar alanının değil, Sakarya, Kocaeli, İstanbul ve Ankara gibi metropollerin temiz su kaynağıdır. 

Mikro göletler, baraj gölleri, havza planlaması ve doğa ile uyumlu mühendislik çözümleriyle
bu bölge birkaç yıl içinde kimlik değiştirebilir. Bu bir hayal değil,
bir plan meselesidir.

Göllerle Kurulan Bir Gelecek: Yeni Bir İsviçre Mümkün

Batı Karadeniz’in kaderi kaba sanayiyle, vahşi madencilikle değil, doğayla yazılacaktır. Göller sadece su birikimi değildir. Göller; turizmdir, iklimdir, yaşamdır.

İsviçre bir tesadüf değildir. Bir planın, bir disiplinin ve bir vizyonun sonucudur.

Aynı vizyon bu coğrafyada mümkündür. BAKFED olarak ifade ettiğimiz gibi:

“Batı Karadeniz, parçalı değil bütünleşik bir turizm havzası olarak planlanmalıdır.” YHT ulaşımı, su havzaları, deprem riskleri , göller, kanyonlar, ormanlar ve sahil birlikte düşünülmelidir.

O zaman: Batı Karadeniz sadece ziyaret edilen değil, yaşanan  ve yaşatan bir coğrafya olur.

Vahşi Madencilik: Geleceği Tüketen Kısa Vadeli Yanılgı

Açık konuşmak gerekir. Batı Karadeniz’in en büyük tehdidi dışarıdan değil, kalkınma anlayışının olmamasından ya da  yanlış kalkınma anlayışından gelmektedir.

Son günlerde bölgenin maden sahası olarak planlandığı belirtilmektedir. Oysa vahşi madencilik; suyu kirletir, toprağı öldürür, turizmi  de yok eder.  Bir kez bozulan ekosistem geri gelmez. Su kaynakları güven altına alınmazsa, ne İstanbul ne de Ankara güvende olmaz. 

Önceki yazılarımızda ve etkinliklerimizde bu husus açıkça vurgulanmıştır: “Temiz suyu kaybeden Batı Karadeniz, geleceğini kaybeder.” BAKFED’in acil çağrısı açıktır:
Su havzaları mutlak koruma altına alınmalıdır. Bölge bir bütün olarak turizm bölgesi ilan edilmeli, Turizm Bakanı bölgeden atanmalıdır. 

Bu bir çevre meselesi değil, İstanbul ve Ankara dahil ülkemiz için açık bir biçimde bir beka meselesidir.

Batı Karadeniz Kalkınma İdaresi (BAKİ) kurulmalı ve bu çerçevede Batı Karadeniz Kalkınma Planı  da derhal hazırlanmalıdır. 

Cittaslow: Bu Coğrafyanın Doğasına Uygun Kalkınma Modeli

Batı Karadeniz hızla değil, dengeyle kalkınır. Hızla yol alırsa, suyunu ehlileştirirse, turizmi 4 mevsime  ve her ferdine yayarsa Türkiye’nin yeni lokomotifi olur. Ülkeyi G-10 içine dahil eder. 

Bu nedenle önerdiğimiz model nettir:
YHT ile ulaşılan Cittaslow Batı Karadeniz.

Bu model, yereli korur, doğayı tüketmez,  insanı merkeze alır .  BAKFED olarak yaklaşımımız şudur:
Koruyarak kalkınmak değil, kalkınarak korumak. Sellerle yıkılmak değil, göllerle yaşamak. 

Bu ince fark, bütün stratejiyi değiştirir.

TERCİH 

Batı Karadeniz bir yol ayrımındadır.

Ya, suyu akıtan, sellerle anılan, göç veren, ulaşılamayan, savaşa kahraman aranmadıkça  unutulan bir bölge olarak kalacak, 

Ya da: suyu tutan,  göller üreten, refah dağıtan, kolay ulaşılan, her an hatırlanan bir merkez hâline gelecek. Bölge mevcut su potansiyelini değerlendirerek havza esaslı yönetim modeline geçişi merkeze almakta ve artan nüfus ile iklim değişikliğine karşı su güvenliğini Başta Ankara ve İstanbul için sağlamayı amaçlamaktadır. 

Kızılcasu’da söylediğimiz gibi:

“Batı Karadeniz ya kendi kaderini yazacak ya da başkalarının yazdığı kaderi yaşayacaktır.”

Biz tercihimizi yaptık. İstiklal yolumuzu YHT ile İstikbal yolumuza çevireceğiz.  Kömüre uzanan demiryollarını insana uzatacağız. 

Suyu yöneten, doğayı koruyan, insanı merkeze alan bir Batı Karadeniz elzemdir. Bu Türkiye’nin en zeki on vilayetinden üç ilini barındıran Batı Karadeniz’in yıllardır biriken gecikmiş iradesinin tezahürüdür. 

TERCİH 

10 Nisan itibarıyla su krizi hem Türkiye’de temiz suya yapılan  zamlarla hem de küresel ölçekte savaşların seyrini etkileyen bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

Artan nüfus, iklim değişikliği ve çatışmalar nedeniyle 2040’a kadar Türkiye dahil 33 ülke “aşırı yüksek su stresi” riski altına girecek; özellikle Orta Doğu merkezli İslam Dünyası  ve Türk dünyası bu krizin merkezinde yer alacaktır. Bugün milyarlarca insanın temiz su, sanitasyon ve hijyen erişiminden yoksun olması, suyun artık stratejik bir güvenlik meselesi olduğunu açıkça göstermektedir.

Tarihsel olarak medeniyetler su etrafında kurulmuş; suyun yönetildiği yerlerde refah, ihmal edildiği yerlerde ise çöküş yaşanmıştır. Günümüzde de aynı gerçek geçerlidir: Su doğru yönetilmezse afet, doğru yönetilirse medeniyet üretir.

Bu çerçevede Batı Karadeniz kritik bir eşiktedir. Bölge su zengini olmasına rağmen suyu tutamıyor; bu nedenle zenginlik yerine sel ve afet üretmektedir. Sorun doğal değil, yönetseldir. BAKFED’in ve Batı Karadeniz Konseyinin  çağrısı nettir: Su tutulmalı, havza bazlı planlama yapılmalı ve bölge stratejik su varlığı coğrafyası olarak ele alınmalıdır.

Önerilen model; mikro göletler, baraj gölleri,  sürdürülebilir mühendislik, YHT ile entegre ulaşım ve bütünleşik turizm yaklaşımıyla Batı Karadeniz’in “sellerle anılan” değil, “göllerle yükselen” bir bölgeye dönüştürülmesidir. İsviçre benzeri bir kalkınma mümkündür; ancak bunun ön şartı su havzalarının korunması ve vahşi madenciliğin engellenmesidir.

Sonuç olarak mesele sadece çevre değil, doğrudan bir beka ve medeniyet meselesidir:
Su tutulursa gelecek kurulur, su kaybedilirse hayat  kaybedilir.

Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Tüm Makaleler

  • 14.04.2026
  • Süre : 4 dk
  • 608 kez okundu

Google Ads