Site İçi Arama

analiz-ve-raporlar

Sarı Saçlı ve Kara Bahtlı Kız: Mihriban (Bölüm 3)

Ünlü Şair Karakoç; 16-17 yaşlarındaki Mihribân’ı sevdiği 28 yaşından vefât ettiği 81 yaşına gelinceye kadar tam 52 yıl boyunca, Mihribân’ı unutturmayacak her şeyi yapmış ve hatırlatmayı sağlayacak bütün taşları düzenli şekilde dizmiştir.

Mihriban şiirlerinin genel muhtevâsına geçtiğimizde; Abdurrahim Karakoç’un hem kendisini hem de Mihribân’ı târîf ettiği kadarıyla, durum hiç de gerçeklere uygun, göründüğü gibi iç açıcı ve Karakoç’un popülerliği ile uyumlu değildir.

1)-Abdurrahim Karakoç’un aşktaki karakteri ve durumu aşağıdaki gibidir: 

*Her zaman diriliğini koruyan ve şakıyan bir bülbüldür.

*Zaman da geçse, çoluk çocuğa da karışsa, .. unutturacak her ne olursa olsun; bağı çözülmeyecek, vazgeçmeyecek ve unutmayacak kadar Mihribân’a bağlıdır.

*Çektiği ayrılık acısı, ölüm acısından daha acıdır. 

*Mihribân akla gelince; gözü kör olmakta ve aklı şaşmakta, kalemi elinden düşmekte ve lâmbadaki alev bile üşümektedir. 

*Kördüğüme dönen aşkı, târîf edilemeyecek ve kâğıda yazılamayacak kadar derin ve sınırsızdır. 

*Aşkın açtığı yara ve dertler, tabiplerin çâre bulamayacağı kadar devâsızdır. 

*Aşkının külü bile, “karı eritmeden köze çevirecek kadar” hâlâ sıcak ve klâsik küllere benzemeyen değişik bir tür küldür. 

*Bu kadar acılı ve yaralı olmasına rağmen; tahammülü, taş ve kayaya çarpıldığında kırılıp parçalanmayacak kadar da dayanıklıdır. 

Karakoç; 16-17 yaşlarındaki Mihribân’ı sevdiği 28 yaşından vefât ettiği 81 yaşına gelinceye kadar tam 52 yıl boyunca, Mihribân’ı unutturmayacak her şeyi yapmış ve hatırlatmayı sağlayacak bütün taşları düzenli şekilde dizmiştir.

Hülâsâ Abdurrahim Karakoç, bu şekliyle: “Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz!”, dört yapraklı yonca ve bulunmaz Hind kumaşı gibi nâdirdir, yüz tam puan alan sütten çıkmış ak kaşıktır, tam aranan eksik ve kusursuz bir yârdir.

Karakoç’un tek kötü özelliği ise; şiirlerinde de belirttiği üzere, sâdece maddî imkânının yeterli olmamasıdır!

2)-Mihribân’ın aşktaki karakteri ve durumu aşağıdaki gibidir: 

Kendi târîfine göre bir aşk için bütün üstün ve makbûl özellikleri taşıyan Karakoç; 

Bir taraftan kendisinin de bir sevilen olduğuna bakmadan.. 

Mihribân’ın kendisini unutmasına neden olacak sebepler olarak ileri sürdüğü sebeplerin kendisi için de geçerli olduğunu göz ardı ederek..

Ayrılığa Mihribân’ın değil de âilesinin neden olduğunu bile bile.. 

Mihribân adını verdiği kıza her türlü suçlamayı yöneltmiştir.

“Mihriban” ve “Sevgi Yetmiyor” şiirinde kısmen bencillik, yalan ve haksızlık varken; Mihribân’ım (unutursun) şiiri, baştan aşağı silme bencillik ve haksızlıklarla doludur!

Gûyâ Mihriban:

*Bu aşk için hiçbir acı çekmemiştir ve hattâ aşk onun için bir oyun ve Karakoç da bir oynaştır. 

*Daha önceki sevenlerin töre hâline getirdiği şekilde; önce naz etmiş ve sonra tatlı söz söylemiştir. Karakoç ile yeteri kadar oynadıktan ve Karakoç’tan kâm aldıktan sonra hile yapmış, çekip giderek Karakoç’u ortada öylece bıraktığı gibi bir de Karakoç’u milletin diline düşürmüştür.

*Zaman geçmesi, çol çocuğa karışma, ..gibi unutmaya sebep olacak ne varsa, söz konusu sebepler ortaya çıktığında hemen unutacak ve olay mahallinden uzaklaşacak bir tiptir!

Görüldüğü üzere, Mihriban’da görülen söz konusu negatif nitelikleri taşıyan bir tip delicesine sevmeyi bırakın hiç sevilmeyeceğinden; Mihriban da delicesine sevildiğinden, ortada “hak edilmeyen, hakîkate aykırı ve âdetâ iftirâ niteliğinde suçlayıcı” bir tutum bulunmaktadır.

Bu durumda taraflar arasında “karşılıklı aşk” olmadığı gibi, unutulacak bir şey de yoktur ve yolun sonu tâ baştan görünmektedir aslında.

Karakoç’u kendisine sırılsıklam âşık eden ve “unutma suçuna yönelik ithâma neden olacak hiçbir fiili olmayan” Mihribân’ın, Karakoç’u unuttuğuna dâir bir tâne bile delil bulunmamaktadır.

Bilâkis, tam aksine Mihriban: 

Saçlarının asıl rengini beğenmeyip başka rengi yakıştıran, kendisine başkaları tarafından zorla bağlanmış olan, kendisini hile yapıp gitmek ve ortada bırakmakla suçlayan ve istediği kız verilmeyince “unutalım!” deyip kenâra çekilen Karakoç’a; utanmayı bir kenâra bırakıp “unutmak kolay mı?” diyecek kadar utangaç kelimelerle “kaçır beni Abdurrahim!” subliminal mesajını bir mektupla göndermiştir de Abdurrahim anlamamıştır.

Buna karşılık Karakoç:

Mihribân’a, oğlu kızı olduğunda ve araya seneler girdiğinde kendisini unutacağı suçlamasında bulunmak sûretiyle; pot üstüne pot kırmaya, hatâ üstüne hatâ yapmaya ve aşkın üstüne tüy dikmeye devâm etmiştir.

Ne acıdır ki, Abdurrahim Karakoç: Hiç de âdil olmayan, denk duygu ve kanâatten uzak ve bencillik dolu söz konusu şiirleri yakıp ve kitaplarından çıkartıp “ben ettim, siz etmeyin!” şeklinde tövbe istiğfarda da bulunmamıştır.

Karakoç, aklına gelen her şey üstüne müthiş duygulu ve vurgulu şiirler yazma becerisinin olmasına rağmen; artık geri döndürülemez şekilde dile düşmüş olan bu Mihriban şiirlerini aşan, nâkıs ve yok hükmüne düşüren “nasuh tövbesi” niyetine tövbekâr ve “sehiv secdesi” niyetine özür dileyen bir aşk şiiri yazıp da eşi Pâkize Hanım’a maalesef ithâf etmemiştir. (Varsa, affola!)

Hâlbuki, bir kuple örnek vermek gerekirse: Bu kadar sevdâlı olup da Mihribân’a kavuşamayan ben olsaydım ve bu tek taraflı duygumu ifâde etmek isteseydim, söylemesi ayıp ama meselâ şöyle derdim:

Kumral saçlarına deli gönlümü,

Bağlamışım, çözemezler Mihriban!

Ayrılıktan zor belleme ölümü,

Görmeyince sezemezler Mihriban!

Derdim.

Ayrıca, Mihriban’daki tutkuyu da kendi tutkuma denk görür ve yine söylemesi ayıp ama şöyle derdim:

Unutmak yakışmaz bize,

Unutmayız Mihribân’ım!

Karışsak da oğlan kıza,

Unutmayız Mihribân’ım!

Zaman erir kelep kelep,

Meyve dalında kalmaz hep,

Unutturmaz hiçbir sebep,

Unutmayız Mihribân’ım!

Der ve diğer mısrâların maksat ve fiillerini buna uygun şekilde devâm ettirirdim.

Böyle bir aşk gerçekten var mıydı; varsa, bu aşk neden böyle bitti; mutlu son ile bitemez miydi: Bitemezdi.

Aşkın mutlu sonla bitmemesi için, kız ve oğlan ile kız ve oğlan evine âit ortada birçok sebep bulunmaktadır:

A)-Karakoç’taki söz konusu eksik ve kusurları Mihribân’ın gözünün görmediği zamanlarda; kız ilk istendiğinde, kız evi “kızımız henüz küçük!” deyip konuyu kapatmıştır.

Çünkü; âilelerin kültürel yapıları ve ekonomik kaynaklarıyla, kız ve oğlanın güzellikleri ve yaşları denk değildir.

Kızlarının güzelliğine mukâbil, haklı olarak karşısında yakışıklı ve zengin bir dâmât adayı bekleyen kız evinin karşısına; kara kuru, zayıf ve kamudan aldığı sınırlı bir maaş ile geçinmeye çalışan bir mêmur çıkmıştır.

Hâlbuki, bir kız için 16-17 yaş; o günkü toplumsal görgüde neredeyse âdetâ evde kalmış “kız kurusu” sayılma yaşının başlangıç seviyesidir.

İlk kız istemede kızın yaşı gerçekten, o zaman evlilik için oldukça normal sayılan 16-17 yaşın da çok altında olmalı ki: Kızın küçüklüğü, oğlan evi tarafından mâkul kabûl edilmiş; “hadi cânım Allâh’ını seversen, selvi gibi kız işte; yaşı da geldi çoktan, hadi hadi, hayırlı olsun!” denilip ısrâr edilmemiş ve hayırlaşılmadan geri dönülmüştür.

Aslında olaya yaş denkliği açısından baktığımızda; kız evi “kızımız henüz küçük!” derken; “kızımız, 28 yaşındaki biri için çok küçük!” ya da “28 yaşındaki oğlunuz, 17 yaşındaki kızımız için çok büyük!” demek istemiştir.

Esâsında ortada; güzel kız çirkin oğlan, zengin kız fakir oğlan meselesi vardır!

B)-Karakoç’un endâmında ve maddî durumunda anlamlı bir iyileşme olmadan ve kızın büyümesi için yeterli süre geçmeden gidilen ikinci kız istemede ise; oğlan evi güzel bir geline ve Karakoç ise âşık olduğu güzel bir eşe kavuşma denemesine devâm etmiştir.

O sırada, yaşı küçük diye Karakoç’a verilmeyen kız hâlâ küçük yaşta olduğu hâlde, her ne hikmetse başka birine nişanlanmış ve kız evi “kızımız başkasıyla nişanlı!” diyerek konuyu kapatmıştır.

Kızın âilesi, oğlan evinin ve oğlanın işmardan ve lâftan anlamayacağını görünce de gizlice (askeriyede tâyinler genelde rutin gerçekleşir) tâyin talep edip âcil olarak şehri terk etmiştir.

İşin ilginç yanı: 

*Birinci istemede Mihriban “ama ben istiyorum babaa!” ve Karakoç’un âilesi “Ne küçüğü azîzim, koskoca 20-25 yaşında kız!” dememiştir.

*İkinci istemede Mihriban “ama baba, ben nişanlı değilim ki!” dememiş ve Karakoç’un âilesi “hani kız küçüktü, ne zaman büyüdü de nişanlandı; hayırlı olsun, dâmat kimlerden?” diye sorup işin aslını araştırmamıştır.

*Devâmında: Mihriban, kendisini kaçırması için Karakoç ile âilesine haber göndermemiş ve kaçmaya kalkmamış, Karakoç da âilesi de kızı kaçırmaya teşebbüs etmemiştir.

Karakoç’un aşk dolu şiirlerine karşılık olarak Mihribân’ın aynı duygularla dolu “mukabele şiir” yazmamasında ve kavuşamamalarında, genel olarak hep Mihribân’ın utanma duygusuna ve âilesinin müsâade etmemesine vurgu yapılmıştır.

Hâlbuki belki de Mihriban; Karakoç’un aşk ve özlem dolu şiirlerini yıllarca duyup işittiği ve belirli bir yaştan sonra âile engelini de aşabildiği hâlde:

*İlk başta göremediği “çelişkili” Karakoç karakterini sonradan görüp ayıkmıştır. 

*Âdetâ “severken döven” bu kadar karışık, zikzaklı ve tutarsız duyguları bir şiire sıkıştırabilen ve sevip sevmediği anlaşılamayan birine, ümît uyandıran karşılık vermekten çekinmiş ve uzaklaşıp gitmiştir.

Eğer Mihriban, utanmayıp da Karakoç’un sevdâsına karşılık vermeye kalksaydı; belki şimdi meşhûr olan, âşıkların atışması gibi yıllarca düetle söylenen ya da pırpır eden kalpler eşliğinde okunan muhteşem şiirleri emînim ki Mihriban da yazardı! 

Mihriban: Saçlarının rengini beğenmeyen, kendisini başkaları tarafından zorla bağlanmış gibi gören, kendisini hileci ve yarı yolda bırakan biri olarak gören, unutmaya her an hâzır kıt’a sevgili olarak gören büyük âbisi yaşındaki Karakoç’un haksızlık ve yanlışlıkları ile zikzak ve gelgitlerini görmeye kalksa veyâ görseydi, Karakoç’a diz çöktüren en acımasız kontra misilleme şiirleri de mutlakâ yazardı!

Karakoç, kendisinin de beyân ettiği üzere; aslında, aşkı ilk tattığı andan vefât ettiği âna kadar:

*“Mihriban’dan başka aşkın oldu mu?” şeklinde sorulan soruya “Tabiî ki, Pâkize Hanım oldu!” demek yerine “Hayır, başka aşkım olmadı!” cevâbı vermiş; karısı Pâkize hanım da dâhil olmak üzere, Bağın tek gülü olan Mihriban’dan başkasına “gönül sapması” ve “gönül sürçmesi” yaşamamıştır.

*Gömleklerinin hiçbirini hiç kimseye önden, yandan ya da arkadan yırttırmamış ve iffetiyle yaşamıştır.

Diğer taraftan: Lise dâhil okul okuyan, sokakta top ve birdirbir oynayan, çarşı pazarda gezen, çeşme başlarından geçen, .. Karakoç’un; aşkın yaşanacağı taptâze körpe yılları pas geçip artık aşk yaşının geçmeye başladığı 28 yaşına kadar hiç kimseye âşık olmamış olması, aşkın ve fıtratın doğasına aykırı bir handikaptır.

Karakoç, muhtemelen daha önce başka birini sevdi; ama, ilân-ı aşk için Mihriban’da cesâretini topladı ve sonuca gitmeye karar verdi. 

Bunu anlamak için, toplum ve doğa şiirleri de yazan Karakoç’un 1960 yılından önce “aşk şiirleri” yazıp yazmadığını incelemek gerekir. 

Eğer Karakoç Mihribân ile tanışmadan önce aşk şiirleri yazmış ise, o şiirler Karakoç’un sobelendiği ve “başka aşkım olmadı!” sözünü yalanlayan şiirlerdir.

Bizim gibi en fazla “nefs-i mülhime = İlhâm alan nefis” merhalesinde olabilecek vasat insanlarda Mihriban’sız aşk olmaz çünkü!

Derkeeeeennn, bir de neye rastlayalım?

Web sitesi olarak hizmet veren Haber7’nin alıntı yaptığı ve Star gazetesi muhâbiri Selim Efe ERDEM’in (İlginç bir tevâfuk.. Muhâbir ile herhangi bir akrabâlık ve tanışıklığım bulunmamaktadır.) Abdurrahim Karakoç’tan 2 yaş büyük olan ağabeyi Bahâeddin Karakoç ile 10/06/2012 târihinde yaptığı bir röportajda Bahâeddin Karakoç der ki:

-Abdurrahim Mihribân'ı bire bir yaşadı. Gerçek isimleri değil ama, bir değil üç tâne Mihriban vardı. Çok sevmişti. Üçü de nasîp olmadı."(1)

Bu durumda, Karakoç’un ilk Mihriban’dan önce hiç âşık olmadığını varsayarsak; pek muhterem eşi Pâkize hanımın, ilk Mihriban’dan îtibâren ancak 4. sırada kendine yer bulabilmiş olduğu da ortaya çıkmış oldu.

Burada Bahâeddin Karakoç’un beyânını makbul bir beyân olarak kabûl etmemiz gerektiğine göre, önemli olan ve çok az kişi tarafından bilinen bir bilgi ile karşılaşmış oluyoruz:

*Karakoç; aşk bağında meşhûr olan Mihriban gülünden başka gülleri de koklamıştır.

Karakoç’un genel karakter ve ahlâk yapısını göz önüne aldığımızda, evlendikten sonra başka Mihribanlar olmadığı varsayımıyla: İlk âşık olduğu 1960 yılı ile evlendiği yıl olan 1964 yılı arasında geçen 4 yıl içinde Pâkize hanım dâhil olmak üzere 4 kadın Abdurrahim Karakoç’un gönül dünyâsına girmiştir.

*Karakoç’un gömleklerine bir şeyler olmadıysa da gönlü Mihriban’dan başkasına da meyletmiş; gönül sapması ve sürçmesi yaşamış ama iffetini de korumuştur.

*Karakoç, “Mihriban’dan başka aşkınız oldu mu?” şeklinde soru sorulduğunda da daha sonrasında da “Tabiî ki oldu: Pâkize Hanım oldu!” dememiştir.

Böyle bir durum ortaya çıkmış olduğu hâlde; ama yine de biz, kendisine sorulduğunda bahsettiği ve anlatmayı uygun gördüğü ilk Mihribân’ı dikkate alarak konuyu değerlendirmiş olalım.

Bu şekliyle, bu kadar karışık duygular içinde olan Karakoç’un; 52 yıl boyunca kavuşamayarak aşk acısından ve milyonlarca kişi tarafından tanınmakla Mihribân’ın mîrâsından ve şöhret parsasından gereken dozda, şekilde ve miktarda payını aldığı görülmektedir.

Aslında bu Mihriban şiirlerini, şiirlerin kendisi meşhûr etmemiş ve unutulmaz hâle getirmemiştir.

Bu şiirleri: İlk mısrâlardaki “ilk aşk yarası”yla efsunlandığı için diğer mısrâlardaki “yaralayıcı kelime”leri görmeyen ve acılarını duymayan âşıklar ile bestekârlar unutulmaz hâle getirmiştir!

Bu yüzdendir ki; Mihriban şiirlerini dinleyen insan sayısı milyonlarla ifâde edilebilirken, okuyan sayısı binlerle ifâde edilebilmektedir.

Yoksa, sevdiği kadını bu kadar inciten bir şiiri; kim okur ve dinler, kim sevip söyler, kim söylerken ağlar ve inler, .. kim ne eder?

Hülâsâ sadede gelirsek:

Bu aşkta; âilenin yaşam tarzı gereği başı açık olduğu için saçı görülen ya da ancak çeşme başında esen rüzgâra kapılıp bir anlık gafletle açıldığı için, kumral saçlarının görülmüş olmasından başka bir günâhı olmayan Mihriban teyze: 

Abdurrahim âbinin kusuruna bakma, hakkını helâl et!

Belki, Abdurrahim âbinin meşhûr ettiği kadar güzel değildin!

Ama: “unutmak kolay mı?” diyecek kadar saf bir aşk ve Abdurrahim evlendikten sonra karşısına çıkıp Abdurrahim’in kafasını ve gönlünü bulandırmayacak ve eğer evlendiysen eşine ihânet etmeyecek kadar iffet ile doluydun: Seni gıyâbında zımnen de olsa tanıdığımıza değdi doğrusu!

Bu arada:

-Mihribân’a kuma gittiğini ve üvey eş olduğunu bilip durumu sessiz sadâsız kabullenen,

-Yıllardır sönmeyen ve her ortamda dile getirilen Mihriban aşkı karşısında “Eeee, bu kadarı da yeter beee!” deyip çekip gitmeyen,

-“Senin Mihribân’ın varsa, bak benim de Ahmet’im var!” demeyip iffetini koruyan, 

-“Tamam kabul, inkâr etmiyorum, Mihriban için şiir yazdım; ama, bakın işte bu şiirler de eşim Pâkize için yazıldı!” denilip yüz yüze ya da toplum önünde taltîf edilmeyen, 

-Mihriban kadar meşhûr edilmeyen; çocukları, akrabâları ve arkadaşlarından başka kimse tarafından tanınmayan,

Pâkize teyze: 

Sen de Abdurrahim âbinin kusuruna bakma!

Belki Mihriban’dan da güzeldin!

Bize asâletin yetti: Seni fiilen tanımasak da hürmete değersin!

İnşâallâh; beni Yûnus’a musallat olan Molla Kâsım ve bu yazdıklarımı da arkandan konuşma, çekiştirme ve edepsizlik saymazsın Abdurrahim âbi! 

Eğer, bu aşk bir hakîkat ise; keşke, Mihriban şiirleri bu kadar ikircikli olmasaydı!

Kaynak

https://www.haber7.com/kultur/haber/889622-bir-degil-uc-mihriban-vardi

Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Tüm Makaleler

  • 29.06.2026
  • Süre : 4 dk
  • 90 kez okundu

Google Ads