logo

Makalelerinizi bugün paylaşmaya başlamanız için yeni nesil blog sitesi, strasam.org

STRASAM.ORG

Sitemizde yazar olmaya ne dersiniz ?

STRASAM.ORG, strateji, siyaset, savunma, ekonomi, tarih, hukuk, uluslararası ilişkiler, NATO, çevre ülkeleri vb. alanlara yönelik yapılan araştırma ve analizleri yayımlamak maksadıyla oluşturulmuş bir platformdur.

Başvuru Yap

Türkiye

Büyükesat Mahallesi, Uğur Mumcu Caddesi, No 87/4, 06900 Çankaya/ANKARA

Ara: +90 531 278 24 12

[email protected]
dinfelsefe

Kökten(Din)Cilik Nedir? Gerçekten Şiddetin Kaynağı mıdır?

Benjamin Franklin’in “Kısa vadeli güvenliği özgürlüğe tercih edenler ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler.” şeklinde ifade ettiği soruna düşmemenin yolu, güvenliğimizi tehdit eden şiddet eylemlerine karşı demokratik hak ve özgürlüklerimizi kısıtlamadan önlem almaktan geçmektedir.

Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK

Tüm Yazıları için tıklayınız


  • 23.12.2021
  • Süre : 14 dk
  • 402 kez okundu

Benjamin Franklin’in “Kısa vadeli güvenliği özgürlüğe tercih edenler ne güvenliği ne de özgürlüğü hak ederler.” şeklinde ifade ettiği soruna düşmemenin yolu, güvenliğimizi tehdit eden şiddet eylemlerine karşı demokratik hak ve özgürlüklerimizi kısıtlamadan önlem almaktan geçmektedir. Bunun içinde özellikle şiddet ve terörle özdeşleştirilen ve dini terimlerle alt yapısı oluşturulmaya çalışan “İslamfobia, radikalizm ve fundamentalizm” kavramları arasındaki patalojik ilişkinin tahlilini yapmak gerekmektedir.

Bu noktada radikalizm (köktendincilik) ile fundamentalizm (kökencilik) gibi iki temel kavram karşımıza çıkmaktadır. 1993 yılında 8. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın şüpheli bir şekilde vefatı ile başlayan, Uğur Mumcu’nun bir suikasta uğramasıyla ivme kazanan kaos döneminde İran adres gösterilerek bir İslam, fundamentalizmi ve şiddet özdeşleştirilmesine gidildi.  Aynı dönemlerde uluslararası alanda ABD, Medeniyetler savaşı teziyle, Uzak doğu ve Ortadoğu arasında kültürel bir işbirliğinin dünyayı nasıl tehlikelere sürükleyeceğini tezini ileri sürerek, başta Irak olmak üzere bölgeye yönelik planlarının alt yapısını oluşturmaya başlamıştı.[1] Yine dönemin (1993) İsrail devlet Başkanı Heim Heirtzoh’un “Şu anda dünyayı tehdit eden en büyük tehlike, İslam köktenciliğidir. İsrail’in şu anda ve gelecekteki görevi, Batı adına İslami uyanışla mücadele etmektir. Geçmişte komünizm tehlikesinin ortaya koyduğu yayılmalara karşı mücadele verdi; ancak Sovyetlerin dağılmasından sonraki yeni görevi, İslam köktenciliğin bölgeye yayılmasına engel olmaktır. Bu çerçevede, Filistin Hamas örgütü önemli işleve sahiptir” sözünü hatırlamak gerekir. Yine 11 Eylül 2001 saldırıları akabinde Başkan Bush, “global teröre karşı savaş” söylemi Ortadoğu ülkelerine yönelik politikalarında bariz bir şekilde İslam ile terörizm arasında özdeşlik kurulmasına yol açtı. [2]

Uluslararası sosyo-politik gündemin Türkiye’de Mumcu Suikastı ile ivme kazanan boyutu, 28 Şubat 1997 itibarıyla bir post modern darbeyle sonuçlandı. Halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan Türkiye’de “İslamfobia” hâkim kılınmaya çalışıldı. Özgürlük, demokrasi ve liberal haklar taleplerinin ilk patladığı ve “Arap Baharı” diye isimlendirilen hareketlerin başladığı ülke olan Tunus o dönemlerin yöneticileri tarafından örnek gösterilmişti. Şu an kitle katliamlarının olduğu Suriye model alınmaya çalışıldı. Başörtüsü ile eğitim gibi bir hak talebinde bulunanların Suudi Arabistan’a gitmesi gerektiği en yetkili ağızlardan açıkça dile getirildi.

Bu “akıl tutulması” ve bireysel ve toplumsal travmalarını düşündüğümüz zaman “İslam, Şiddet ve kökten(din)cilik özdeşleşmesinin ne kadar işlevsel olduğunu toplum olarak yaşadık. Kökü daha derinlere uzanan bir zihniyet, yıllarca ilericilik-gericilik, laiklik-ant-i laiklik,[3] bilimin aydınlığı-ortaçağın karanlığı, radikal ve fundamentalist İslamcılar gibi kavramlar ve sözde ikilemlerle ülkeyi ve insanları sürekli olarak gerilim içinde yaşattılar.[4] Buna bir de alevi-sünni gibi tekrar bir alt dinsel/mezhepsel ayrım, sağ-sol gibi ideolojik ve günümüzde iyice alevlenen Türk-Kürt gibi etnik ikilemler ilave edilence, totaliter yapının George Orwell’in “korku ütopya”sının bilinçli ve sistemli bir şekilde gerçekleştirildiğini gördük ve maalesef etkilerini hala yaşıyoruz. Uluslararası alanda, bölgesel olarak fazla bir değişiklik yok, İran, Hürmüz boğazında büyük bir tatbikat yaparak gövde gösterisinde bulundu. ABD ve İsrail, tarihlerinin en büyük tatbikatı için hazırlanıyor ve yakında çok sayıda ABD askeri, bu tatbikat vesilesiyle, İran için bölgeye konuşlanacak.[5]

Soru(n): Bir sözcüğü belli bir bağlamda taşıdığı anlam ile onu bir cümle içinde o bağlamda söyleyen kişinin o cümle aracılığıyla karşısındaki kişi ya da kişilere iletmeye çalıştığı içerik ve anlam arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu soru/n/un cevabını bulabilirsek, şiddetin alt yapısını oluşturan bu ikilemlerin aşılmasına katkı sağlayabiliriz. Nitekim İslamiyet ile gericilik arasında sıkı bir bağ olduğu kurgusuna dayanan “Türkiye’yi kimse ortaçağın karanlıklarına geri döndüremez!” sloganının hâkim kılınarak zihinlerin ve kalplerin körleştiği 28 Şubat döneminde, ülkemizin içinde yaşadığı ekonomik gerilik, yolsuzluk ve kültürel yobazlığın izleri hala silinmedi.[6]

Bu, Türkiye ve insanlarının yaşadığı ulusal paradoksdu. Bir de Arap Baharı adı altında Ortadoğu ülkelerinde başlayan demokratik talepler, şiddetli bir şekilde bastırılmasıyla ortaya çıkan travma var. Ortadoğu’da ilginç olan muhalefet de dini terminolojiye yaslanarak, eylemlerine meşruiyet sağlamaktadırlar. Demokrasi, Cumhuriyet, Sosyalizm nitelemeleri olan Anayasalara sahip devletleri bulunan ve İslamı temel değer olarak kabul ettiklerini söyleyen Ortadoğu Ülkeleri yöneticileri, halklarına yönelik şiddetin her türlüsünü reva görmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. Bu devletlerin anayasaları var, ama bu husus, bir devleti demokratik kılmaz ve ondan diktatörlüğü gidermez.[7] Devletlerini adaletle değil de keyiflerince yönettikleri için her gün onlarca insanı, bütün dünyanın gözleri önünde katlediyorlar. Bu da yaşadığımız uluslararası paradoks.[8] Bu nedenle, ana hatlarıyla İslam, Demokrasi ve Şiddet İlişkisine değinip, bunların kavramsal sunumları olan radikalizm (köktencilik) ve fundamentalizm (kökencilik) analizlerini yapmak istiyoruz.

  1. KAVRAMSAL TEMELLENDİRMELER
  2. İslamiyet: Sözlük anlamı “kurtuluş, esenlik ve barış içinde olmaktır. Terim anlamı, Allah’ın iradesine teslim olmaktır. Özelde Müslümanların genelde bütün insanlığın dünya ve dünya saadetini temin edecek genel ilkeleri barındıran ilahi ve nihai dine verilen sıfattır. Her iki anlam içeriğine de baktığımız da, bir terim tam zıttı olan (şiddet, terör, kaos, zulüm vb) kavramlarla niçin anılmaya başladı, diye sormak şarttır.[9]
  3. Demokrasi. Grekçe, Demos (halk) ve kratos (güç/iktidar) kelimelerinden türetilen kelime, halkın ya doğrudan ya da seçtiği temsilciler vasıtasıyla kendi kendisini yönetmesi, yönetimde kuralların hakimiyeti, çoğunluğun yönetimi anlamına gelmektedir. Bu genel tanım ve felsefi olarak buna yöneltilen eleştirel de vardır, ama önemli olan demokrasinin mefhumu muhalifinin otoriterlik, totaliterlik ve diktatörlük olmasıdır. Bu noktada İslamiyet ve Demokrasi ya da İslamiyet ve… diye başlayan önermeleri müzakere etmek yerine, dünyada insanların huzur ve mutluluğunu, ahrette ise kurtuluşlarını temin etmeyi amaçlayan ilkeler bütünü olduğunu söylersek, İslamiyet’in yönetim tarzı şudur yerine, hukuk rejiminin/nomakrasinin öncelendiğini görürüz.[10]
  4. Nomkrasi: Adaleti, eşitliği, bireysel hak ve özgürlükleri temin etmek; kısacası hukuk rejimini ihdas etmek demektir. Hukukunun üstünlüğünden kasıt, devlet nizamının temel özeliklerinin, unsurlarının, yasama/yürütme/yargı gibi temel organlarının temel hak ve hürriyetlerin anayasa tarafından güvence altına alınmasıdır. İslamiyet’in önemsediği budur, insanların bu dünyada huzurlu ve müreffeh yaşaması için gönderilmiştir temel ilkeler, bunlara uygun davranınca da ahrette felah/kurtuluş gelecektir.[11]
  5. Şiddet: Sert, katı tutum sergilemek şeklindeki sözlük anlamı, bu terimin siyasetteki yerini açıkça ortaya koymaktadır. Bir hukuk devletinde vatandaşlara temel hak ve özgürlükler tanınmış ve güvence altına alındığı söylenmesi yeterli olmamaktadır. Çünkü olası bir hak ihlaline karşı nasıl direniş gösterilecektir, sorusu bağlamında şiddet, devreye girmektedir. Ya sivil ve barışçı direnişler şiddetle bastırılmaktadır, ya da hak talepleri şiddet yoluyla istenilmekte, bu da karşı şiddete zemin hazırlamaktadır. Eğer hak ihlalinin giderilmesine yönelik talepler şiddet, yani 3. Şahısların hak ve özgürlüklerini giderecek şekilde olunca, aynı şekilde şiddet ile bastırılmakta ve hak ihlali giderilemediği gibi daha büyük hak ihlalleri ortaya çıkmaktadır.

Eşitlik, özgürlük ve daha demokratik hak talepleri sivil ve şiddetsiz bir şekilde Arap Baharında görüldüğü üzere, ortaya konulan tepkileri, mevcut yönetimler fitne ve şiddet olarak görüp, dini kaynaklar referans gösterilerek, karşı şiddet uygulamakta ve sorunlar daha çözülemez hale gelmektedir. Çünkü Ortadoğu’da Peygamber efendimizin cahiliye dönemi adetlerinden olarak görüp ortadan kaldırdığı aşiret yapısı (patrimonyal sistem) tekrar ihdas edilmiştir. Ortadoğu yönetimlerinin temel amacı, riyasettir, bunu temin için de din meşruiyet aracısı olarak kullanılmakta, tabir-i caizse, Kindi’nin yüzyıllar önce söylediği “din tacirliği” yapılmaktadır. En basit ve sıradan bir bireysel hak (Suudi Arabistan’da olduğu üzere kadınların araba kullanması gibi) ve özgürlüklerin tanınması, denetime açık toplum ve devlet fikrinin oluşması gibi hususlar liberal ve demokrat yönetimin gereklilikleri, din ve muhafazakârlık örtüsü altında bastırılmakta ve ertelenmektedir.

  1. İslamfobia: “korku, kaygı” anlamına gelen “fobia” ile barış, esenlik anlamını içeren “İslam” teriminin bir araya getirilmiş şeklidir. İslam, özellikle 2001 New York saldırısından sonra bütün dünyada artık, fundamentalizm, radikalizm, şiddet, terör ile özdeş olarak sunulmaya başlandı. Batılıların Müslümanlara karşı duydukları kaygı ve korkuyu ifade etmek için İslamfobia kavramı medya kanalıyla sürekli zihinlere işlenmektedir. Ama önce bir özeleştiri yaparak, dünyada İslamfobia[12] diye bir kavramsallaştırmanın oluşmasına kısmen de olsa Müslümanların da katkısı bulunduğunu söylemek gerekir. Çünkü barış, esenlik anlamını içeren İslam terimi ve dünyada refah-huzur sağlayacak ilkeleri içeren dinin ismi olan İslamiyet, tam tersi kavramlarla özdeşleşmesine ve bir “korku ütopyası” oluşturulmasına maalesef, Ortadoğu ülkeleri ve yöneticilerinin de önemli oranda katkısı var. Çünkü buralar kendi insanları için bir korku, baskı, kitle katliamları, kısacası şiddetin her türünü halkına reva gören fiili birer oligarşi veya diktatörlük haline dönüşmüşlerdir. İslamfobia’nın yaygınlaşmasında, bazı Müslüman ülkelerdeki uygulamalar katkıda bulunmakta, bu da mevcut durumun vahametini iyice artırmaktadır. Korkuları aralamak ve ikilemlerin ortaya çıkardığı ve dinsel verilerle meşruiyet sağlanmaya çalışılan şiddet ortamından sakınmak için mukayeseli eleştirel okumalar yapmak gerekiyor.[13]
  2. Kökten(din)cilik: Arapça Usuliyye, İngilizce fundamentalist ve radicalism, Fransızca L’interisme, Türkçe köktencilik ve/ya köktendincilik terimleriyle ifade edildiği kavramsallaştırmanın temel özellikleri; donukluk, katılık, değişimi ret, siyasal otoriteyi kabul etmeyip, muhalefet, bütün ilerleme, gelişme hareketlerinin reddi, geri dönüş, taassup ve hoşgörüsüzlüktür.

Roger Garaudy’e göre, adı her ne olursa olsun bu tutucu öğretiler; dini veya siyasi herhangi bir inancı, tarihin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya kurumlarıyla özdeşleştirdiği için mutlak bir doğruya sahip olduğu inancı üzerine kuruludur. Bu özelliğinden dolayı ister teknokratik veya Stalinci olsun ister Hıristiyan, Yahudi veya İslam kökenli olsun, günümüzde gelecek için en büyük tehlikeyi oluşturmak [14] riski vardır. O halde, ilk olarak ister beşerî ister ilahi kaynaklı olsun bütün sistemler, ideolojiler de kökenci ve köktenci yapılara dönüşme riski vardır. Niçin İslam ile şiddet özdeşleştiriliyor, sorusuna geçmeden önce, Pozitivist düşünce, Marksizm, Stalinizm, Vatikan kökten(din)ciliği ve Yahudilerin seçilmiş kavim ideolojilerini ve/ya köktenciliğini ve ana hatlarıyla ele almak gerekir.  Din ve şiddet arasında kurulmaya çalışılan ilişkinin uluslararası boyutu ve uygulanan politikalara meşruiyet sağlaması arasındaki irtibat ancak bu şekilde sağlanabilir.[15]

6.1. Batı Fundamentalizminin Bir Veçhesi Olarak Pozitivizm

İnsanlığı lahuti-teolojik ve metafizik dönemleri geçirdiğini, artık pozitif değerlerin, bilimin bir ışık ve rehber olduğunu, insanlığın ancak bunun verileriyle mutluluğa erişeceğini varsayan öğreti; önemli bir köktenciliktir. Zira dini değerlerin bir anlamı kalmadığını söylerken, bütün değerlerden arınmış bir bilim tasavvurunu yeni “seküler bir din” olarak insanlığa sundu. Batı, Batı dışı toplumlara, eski tabiriyle 3. dünya, yeni tabiriyle güney grubu ülkelerinin var oluşun ancak batılı bilgi ve bilim anlayışıyla enjekte edilebilecek bir medeniyet aşısıyla mümkün olacağını varsaydı ve politikalarını bu dogmatik ve temel ve radikal öğreti üzerine kurdu.[16] Voltair, Didero, Roussau gibi düşünürlerin fikirleri, Abdurrazık, Anton, A. Lütfi kanalıyla Arap dünyasına taşındı.[17]

6.2. Batı Fundamentalizminin Bir Veçhesi Olarak Marksizm ve Stalinizm

Teorik açıdan iktisat ve siyasası İngiliz, felsefesi Alman; sosyalizmi Fransız menşeli bir dogmatizm ve kökenciliktir.[18] Gerek Arap dünyası gerekse Türkistan bölgesindeki devletler, fundamentalist ve radikal politikayla yönetilmesine işaret eder; bu tipik bir diktatörlük ve dogmatizmdir. Bu fundamentalist türün etkisini, Arap dünyasında Baas Sosyalist partilerdeki yerini; 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerinin devlet başkanlarının bu öğreti ile yetiştirilmiş insanlar olduğunu gözlemlediğimiz zaman daha iyi anlarız.

6.3. Batı Fundamentalizminin Bir Veçhesi Olarak Vatikanizm

Bu terimin Hıristiyan mezheplerince bütün özelliklerinin belirlendiği tarihsel bir gerçektir, zira fundamentalizm terimini ilk kullananlar selefi Protestanlardır; lafızcı, Mesihçi, evangelist ve partikülaristtirler.[19] Burada kısaca belirtmek istediğimiz husus, gerek Nigerau’da kontrgerillalar desteklerken; ABD’nin bu hareketi, “Demokratik, Haçlı Seferberliği” diye nitelendirmesi, gerekse Irak’ın işgalinin Mesihçi bir tavırda temellendirmesi, tipik fundamentalist hareketlerdir. Bunun alt yapısını ise Hıristiyan öğretilerinin oluşturduğu bir gerçektir.[20] Dolayısıyla Batı düşünce geleneğinde kökenci/fundamentalist öğretiler mevcuttur ve bunların siyasal bir ideolojiye dönüştürülmesiyle ortaya çıkan bir köktendincilik/radikalizm söz konusudur.[21] Bu durum, Batı düşünce geleneğinde fundamentalist hareketlerin modern bir olgu olarak ortaya çıktığının göstergesidir.[22] Görüldüğü üzere, fundamentalizmin temeli Batı, özellikle ABD’dir. Taşeron devleti İsrail, mağdurları ise önemli oranda Müslümanlar olduğu halde, gündemde İslam kökenciliği ve köktenciliği tutulmaktadır. Bunun tutarlığını bu aşamada tartışmaya açabilmek için öncelikle iki terim arasında ayrım yapmak gerekiyor.

  1. İslam Düşüncesinin Bir Veçhesi Olarak Kökencilik ve Köktendincilik

Kökencilik; selefi düşünceye tekabül eder, günümüz dünyasındaki modern sorunlar karşısında çözüm yolları aramak için İslam’ın temellerine, usullerine, köklerine yeniden eğilmeyi hedefleyen bilimsel ve fikri akımları ifade eder. Bu anlamda fundamentalizm; bir kökenci-usuli düşünceyi içerir. Usuli” terimi yerine modern dönemde ıslah hareketlerinin ideolojik ifadesi olarak kullanılan selefi sözcüğünü de kullanıldık. Nitekim Suud Vahhabiliğinde, Libya Sanusi hareketinde ve Sudan’daki Mehdi hareketlerinde bu kullanımın örnekleri vardır.[23] Batılı araştırmacı Munson da benzer bir tespit yapar; İslam dünyasında Protestan hareketine benzer bir oluşum olmamasına rağmen fundamentalizm teriminin sosyo-politik anlamda hayatın bütün alanlarını naslardan hareketle peygamberi düzenlemeye dayanan bir İslam siyaseti oluşturmaya çalışılmasını en iyi ifade ettiğini belirtir. Sonra da genelde şiddetten kaçındıklarını söyler. Militan İslam ve İslamcı terimini tutarlı bulmaz.[24]

Bunu söylemek, siyasal ortamda silahlı eylemleri tercih eden radikal/köktendinci/İslamcı birimlerin olmadığını söylemek anlamına gelmez. Radikal İslamcı veya köktendinci diye sunulan, fundamentalizm veya /kökencilikten farklıdır. Hatta onu karşısına da alarak siyasal bir ideoloji olarak kullanmak suretiyle İslam devleti kurmayı hedefler.  Dolayısıyla radikal İslamcı öğreti, Müslümanların kendi inançlarından hareketle bir İslam devleti kurmaları gerektiğini savunduğu için de sürekli gündemde olur. Ama bu gündemde olmaları; önerdikleri sistemin tutarlığından ziyade, muhalif oldukları sistemin başarısızlıklarından dolayıdır. A. Y. Ocak’ın ifadesiyle, ilki, batıcı değil ama modernleşmeci ve kökenci; demokrasiye açık, ikincisi ise bunun tersine köktendincidir.[25] Kısacası, radikalist siyasi-fikri hareketlerde kök(t)encilik olgusu vardır, ama önde gelen aktivistleri, profesyonel politikacı değildirler; köklü bir din eğitimleri de yoktur; muhtelif meslek gruplarına ait siyasetle uğraşan, İslam’ı kamu hayatına taşımayı hedefleyen kişilerdir. Bu nedenle yeni selefiler denilebilir, zira temel nitelikleri İslam’ı modern terimlerle yeniden düşünmek olup, siyasal bir ideolojiye dönüştürme söz konusudur. Dolayısıyla “yeni selefilik” bile denilse, özünde radikal İslam diye tanımlanabilecektir.[26]

Bununla birlikte bu kavramların sürekli birbirine karıştırıldığını vurgulamak gerekir: El-Usuliyye el-İslamiyye terimi fundamentalizm ile karşılanır; ama Ocak’ın radikal terimine tekabül eder. Nitekim Arap dünyasında radikal akımlara öncülük edenler olarak sunulan Mevdudi, el-Benna ve Kutup gibi düşünürler, fundamentalist olarak görülür. Siyasi bir hareket olarak, İslam’ın akli bir delile ihtiyaç olmadan Kuran ve Sünnete uyarak, Allah’tan başka hükümranlık olmayacağı tezini pratiğe aktaranları ifade eder.[27]

  1. Kökenci ve Köktendinci Öğretilerin Nitelikleri

İlk (kökenci-fundamentalist) kavramsallaştırmaya göre, dini olan nesnel bir veridir; ama bu pozitif bir şekilde olmaz. Dini oluşturan vahiyler, tarihin belirli bir anında gönderilmiştir; ama bunu söylemek, dini verileri siyasi, iktisadi, içtimai veya siyasi bir tarihe indirgemek anlamına gelmez. Bununla beraber iktisadi, içtimai veya siyasi etkenler bu dini tecrübede gizlidir, onda mevcuttur. Dini olguyu anlamak için, bir kökenci; o zaman diliminde metafizik ve toplumsal hususlara dikkat edilmesi gerektiği üzerinde durur, dolayısıyla nedensel bir sürecin varlığının gerekliliğinden hareket eder. Gelişmenin belirli ve genel ilkelerine riayet ederek o dini olguyu anlamaya çalışır. Diğer kavramsallaştırma da (radikalizm) ise dini olguyu doğrudan belirli bir yapıya ve özelliğe sahip olduğu iddiası vardır. Kısacası fundamentalizm ile radikalizm arasındaki fark; tarih felsefesindeki tarihsellik ile tarihsicilik arasındaki fark gibidir.[28]

Buna dikkat edildiği takdirde “Kur’an ve Sünnet’i yasama modeli veya kaynağı olarak nitelendirmek yerine, Müslüman toplumların ortak değer hükümlerini ve kabullerini oluşturan veya onlara bu konuda da yol gösteren bir rehber, bir hikmet ve inayet kaynağı olarak tanıtmanın daha isabetli olduğu ortaya çıkacaktır.”[29] Bu nedenle, ikinci öğreti, (radikalizm) hem Batı ve demokrasi kavramlarını özdeş görüp reddeder, hem de kendisi günümüz insanlarının sorunlarını çözecek ikna edici bir yöntem bulamadığı ütopik bir devlet anlayışına sığınan “araf”taki insanlara ideolojik bir hitap eder.

Bu öğreti, son tahlilde, “Nerede hata yaptık?” sorusunun cevabını aramak yerine Batı sömürgeciliğine, emperyalizmine bütün suçu atarak, İslam dünyasını bir tepkiselliğe itti, bu da zaten hegemonyasını artırmak isteyen Batı için ihtiyaç duyduğu gerekli bir ötekiyi temin etti. Tepkisellik, Müslümanların yaratıcılık ve üreticilik yeteneğini gittikçe köreltti.  İslam’ı hem yerel; hem de genel alanlarda hayat tarzı yaparak, sosyal politik, ekonomik, uluslararası ilişkileri İslam’a göre ayarlamak istenirken reel politik yokluğu hemen ortaya çıktı. Birbirlerinden çok farklı İslam tasavvurlarıyla Nasır, Humeyni ve Kaddafi hareketleri bu hususa örnektir. Mevcut durumu kullanmak, dönüştürmek, değiştirmek yerine hepsi “yeni bir gerçeklik” oluşturmaya uğraştılar.[30] Ama bu üç liderin ülkelerinin durumları ortada, Mısır ve Libya’da iç savaş çıktı ve yönetimler insanları öldürdü, hala da öldürmeye devam ediyor. İran ise her an karış(tırıl)maya hazır durumda. Bu liderlerin ikisi sosyalist, biri de İslamcı olduğunu söylüyordu, ama İslamiyet’in temel ilkesi olan hak ve adalete uygun yönetimi temin etmedikleri için ülkeleri günümüzde şiddetle, terörle özdeş kılınıyor.

  1. Kökenci ve Kökten(din)ci Okumanın Farkı

Radikal veya köktendinci okumada, din veya kamu menfaati adına yönetime gelindiği vurgusu vardır; temel ilke, hâkimiyetin sadece Allah’a ait olduğu”dur. Oysa usule-kökene dair bir okuma ile buradaki hâkimiyetin metafizik alana has olduğu, bunu fizik düzleme çekmek ve siyasal bir içerik doldurmanın din adına hegomonik bir siyaset yürütmek anlamına geldiği görülür. Kökencilik ile köktendincilik, fundamentalist ile radikalist okuma arasındaki fark budur; ilkinde, hâkimiyetin Allah’a ait olduğu ifadesi klasik literatürde itikadi ve külli bir ilke hatta evrensel bir vakıayı belirtmek için kullanılır.

Bu anlamda hâkimiyetin Allah’a ait olması ile siyasal iktidarın kaynağının ahlakın iradesi olması birbirleriyle çelişmez. Allah’ın insanı halife olarak yaratıp onu yeryüzünün imarına, düzenli ve güvenli bir toplumsal hayat içinde kimsenin hukukun ihlal etmeden yaşama memur etmesi, ona yetki ve sorumluluk vermesi, siyasal tercih ve iktidarın kaynağının da beşerî olmasını zorunlu kılar. Allah’ın “Şa’ri’” olması; yani dinin temel ilkelerini belirlemesi, insanın “fakih” olmasına; yani gelişmeler karşısında birtakım ayrımlara giderek yeni çözüm önerilerinde (içtihatlarda) bulunmasına engel teşkil etmez.[31] İkinci (radikalist) okuma ise Müslüman toplumların sorunlarının çözümü ancak İslam devleti ile olur, diyerek İslam’ı siyasal bir rejim olarak düşünür ve siyasal bir ideolojiye indirger.

Her ikisi de aslında modern bir okumadır, ama kökenciliğin; temel ilkeleri, günün şartlarına göre yeniden yorumlamak ve çözüm önerileri geliştirmek, köktendinciliğin ise siyaset gibi doğası gereği çok değişken bir olguyu, tarihsel bir olgu içine sığdırmak çabası vardır. Bu son anlamda bir gericilikten söz edilebilir, ama tarih felsefesi açısından bir olgunun aynen tekrarının imkânı olmaması, zorunlu olarak bu okuma tarzını da paradoksal bir şekilde modern kılmaktadır.

SONUÇ

Geleneksel din anlayışında, eğitim ve öğretimin de etkisiyle bir takım değişiklikler olmuştur, ama Anadolu insanı ilerici-gerici, laik-anti laik ikilemine düşmemiştir. Nitekim Laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Müslüman bir başbakanı olarak Sayın Erdoğan’ın Kahire’de farklı din, ırk ve kültürlerin bir arada yaşaması için laikliğin önemini vurgulaması bunun en iyi örneğidir. [32] Türkiye’de önemli toplumsal değişmeler yaşanıyor. Modernleşme ile birlikte taşralı, çocuklarını okutma fırsatını buldu, çevreden merkeze gelmeye başladı; bu da İslam’ı bir din ve yaşam tarzı olarak ortaya koymaya çalışan bir siyasi ve sosyal hareket olarak organize edebilecek nitelikte insanların yetişmesi demekti. Dolayısıyla dini değerleri önceleyerek bir hayat tarzı yaşamaya çalışmak, Türkiye’nin modernleşme yolundan ayrıldıkları anlamına gelmez. Dolayısıyla “İslami uyanışın muhtevası zannedildiğinden daha moderndir” Özellikle Türkiye’de İslam, şiddet, terör özdeşleşmesi kurmanın tutarlılığı yoktur.

Erol Güngör’ün yıllar önce söylediği üzere, “İslam’ı herhangi bir şekilde hesaba katmayan veya onu bu yollarda ancak bir engel olarak gören küçük bir aydın zümresi dışında, ister muhafazakâr; ister modernist veya uzlaşmacı diye tasnif edin, İslam dünyasının bütün aydınların ortak tarafı; İslam ile modern medeniyeti bağdaştırmaktır. [33]

“Türkiye’de artık dinin eskiyi ve geriyi temsil ettiği düşüncesi yıkılmış bulunuyor; bu yüzden dindarlar veya İslamcılar, eskiyeni konusunda kendilerini müdafaa etmek veya herkese dinin modern hayat için bir engel olduğunu anlatmak durumundan çoktan kurtulmuşlardır. Bu değişmenin temelinde dini değerleri önceleyen (İslamcı) bir aydın kitlenin yetişerek memleketin her faaliyet sahasında çalışkanlığı, fazileti, bilgi ve görgüsüyle kendini kabul ettirmiş olması yatıyor. Artık ona tepeden bakmaya alışkın bulunan ve belki o eski alışkanlığını bir ölçüde devam ettiren “ilerici” aydın tipinin bilânçosu koca bir sıfırla kapanmak üzeredir.”[34]Bu nedenle de, ileri-gerici, laik-anti laik ayrımlarının ve İslam, şiddet ve terör özdeşleşmesinin hiçbir tutarlılığı olmadığı ortaya çıkmıştır.

Dipnotlar

[1] Küçükcan Talip, “Demokrasi, Din ve Küresel Şiddet Eylemleri, İslam ve Şiddet, edit. Mümtaz’er Türköne, İstanbul. 2007. s.144 vd; Yurdusev Nur, terör ve Demokrasi kıskacında İslam, aynı derleme, s. 189 vd; Sırım, Veli, Barış dini İslam’a Savaş Yaklaşımları, aynı derleme, s.91 vd, 102 vd, Sayyid S, Fundementalizm Korkusu, çevE.Ceylan, N Yılmaz, Vadi yay. Ankara.2000, s9,23 v

[2] Uyanık, Mevlüt, Medeniyetler Arası Çatışma Tezlerinin Analizi -Medeniyetler İttifakı Ve Türkiye’nin Katkısı- An Analysis For Thesises Of Conflict Of Civilizations And Turkey’s Contribution To Cross-Cultural Fourth Internatinal Conference of the Asian Philosophical Association (4-6 November. 2009, Jakarta, Indonesia) Talha Köse, Kültürel Şiddetten Medeniyetler Diyaloğuna, İslam ve Şiddet edit. Mümtaz’er Türköne, İstanbul. 2007. s.144 vd; s. 292 vd; Özlem, Kader, Avrupa’nın içinde Yükselen İslamfobia Gerçekliği, İslam ve Şiddet, edit. Mümtaz’er Türköne,  İstanbul. 2007. s.202 vd

[3] Erol Güngör’ün ifadesiyle ileri-geri, modern-anti modern ayrımların temeli oluşturan ilerleme (terakki); fikri kökleri 18.yüzyıl filozoflarından almakla birlikte 19.yüzyılda geliştirilmiş sosyolojik bir kavramdır. Bu düşünce ile insanlığın zamanla daima daha iyiye ve mükemmele gitmekte olduğu inancına dayanıyordu; ama Batı’da bile şüphe ve tereddütlerle karşılanarak nihayet tarihe karışmış bulunmaktadır. Zaten gelenekçi İslamcılarla modernist batıcılar halinde kesin bir ayrım düşünce gelenimizde hep eleştiri ile karşılanmıştır. Güngör, Erol.  İslam’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul. 1993, 8. baskı. s.22-23, 69 vd

[4] Uyanık,  Türkiye’deki Kavramsal Kargaşanın Temel Terimleri:  “Din” “Millet” Ve “Şeriat”. Yeni Türkiye, Cumhuriyet Özel Sayısı, 23-24. 2618 2629, (1998); Batı Fundamentalizmi Üzerine;  Bizim Dergah Dergisi, yıl  6. sayı. 64. 1993, ss. 30-31; İslami Uyanışın Bilgisel Zemini, Yeni Dergi, sayı. 4. Ankara. 1994, ss. 70-75; İslami Hareketler İfadesinin Anlamlılığı Üzerine Bir Deneme” EKEV Akademi Dergisi, c.1, sy.1.Mayıs.1998, ss.9-16; İslam ve Demokrasi ilişkisinin Mahiyeti Türkiye Günlüğü sayı.51, 1998, ss.39-60; “Medya ve Müslüman İmajı” Müslüman İmajı, Diyanet Vakfı yay. Ankara.1996, s. 287-295; çeviri makalelerim için bkz. Abdurrahman Mümin, “İslam Köktenciliği Üzerine -Basmakalıp Bir İfadenin Soykütüğü–İslami Araştırmalar Dergisi, cilt. 6, sayı. 3, 1992, ss. 165-171Muhammed Halife, Batı Basın-Yayın Organlarına Yansıdığı Şekliyle Türkiye’de İslami Uyanış, Türkiye Günlüğü Dergisi, sayı. 22, Ankara.1993, ss.161-166; Hasan Turabi, İslam Demokrasi, Devlet ve Batı, Yeni Dergi, sayı. 7-8, Ankara. 1995, ss.123-134; Muhammed Amara, İslam, Demokrasi ve Siyasal Partiler, Gündüz Gazetesi, 11 -23 Ağustos. 1995

[5] http://savunmaturk.net/haberimiz-yine-dogru-cikti-dev-abdisrail-tatbikati-basliyor-t9121.0.html. http://www.ntvmsnbc.com/id/25307833/. http://www.haberturk.com/dunya/haber/703514-savas-canlari-caliyor. İran ile ABD ve İsrail arasındaki olası gerilimlere karşı hazırlıklı olması için  Türkiye ve Mısır ortak hazırlıklar yapıyor. http://www.ntvmsnbc.com/id/25307833/

[6] Oysa bu önermenin ne tarihsel, ne de epistemik olarak hiçbir tutarlılığı yoktur. Çünkü ortaçağ karanlığı ve dogmatizmi diye sunulan düşüncenin İslam düşüncesi açısından bir irtibatı bulunmadığı gibi, orta çağ felsefesi uzmanı olan E. Gilson’un çalışması (Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, çev. Şamil Öçal, Ankara. 2003) bu kavramsallaştırmanın Batı düşüncesi açısından da bir geçerliliği olmadığını gösterdi. Voltaire’den bu yana, Antik çağ, Helenistik ve Roma çağı, Ortaçağ, Renesans, Reform, Aydınlanma çağı gibi, tarihsel dönemler şeklinde insanlığın düşünsel serüveni bölümler şeklinde sunuluyor. Aslında bu tür ayırımların tarih felsefesi açısından çok tehlikeli olduğu hususu bir kenara bırakılsa bile, Türkiye’nin asla bir kere daha ortaçağın karanlıklarına döndürülemeyeceği, basmakalıp bir slogandan öte bir anlam ifade etmez. Çünkü kimin ve hangi medeniyetin ortaçağından söz ediliyor? Bunu netleştirecek olursak; Batı medeniyetinin kendi evrenselliğini Batı dışı toplumlara “biricik ve mutlak” diye dayattığından bu yana, insanlığın düşünce tarihi, yukarıdaki dönemlere ayrılarak sunuluyor. Bu çerçevede Ortaçağ, temellerini Antikçağda bulur. Dini boyutun yoğun olduğu bu dönemde Hıristiyanlığın temel öğretileri antik çağın verileri ile biçimlendirilerek sunulmaya başlandı. Baba ve Oğul, Tanrı ve Hz. İsa tecessümünü Aristo’nun madde-suret anlayışı ile açıklayan Kilise, bunun evrenselliğini ise yine Aristo’nun alem anlayışı ile temellendirdi. Böylece Baba+Oğul+Ruhu’l-Kuds dünyadaki evrenselliğini ilan etti. Katolik (Evrensel)lik şeklinde tezahür eden bu öğretiye karşı çıkanlar salt bilim adına bile olsa, kilise babalarının kendilerini Tanrı ve Hz. İsa ile özdeşleştirmelerine aykırı düştüğü için olmadık işkencelere maruz kaldılar. Kendilerini Katolik kilisesi olarak nitelendiren bunlara karşı bir kısım Hıristiyan gerçek sahih inancın (ortodoksi)nin kendilerine ait olduğunu söylediler ve Papa’yı reddettiler. Katoliklik ve Ortodoksluğun bir din haline gelmesini Protesto edenlerin oluşturduğu Protestanlık ise en hakiki sahih inancın kendilerine ait olduğunu iddia ettiler, şiddetli din çatışmaları oldu. Yaklaşık bin yıl süren (395-1453) bu ortaçağın karanlıklarına Türkiye’de kim dönmek istiyor, bunu anlamak mümkün değil? Üstelik 1453 tarihine dikkat edersek; Türklerin medeniyetlerinin zirvesinde olduğu döneme tekabül ettiği açıktır. Şimdi Türkiye’yi kimse ortaçağın karanlıklarına geri döndüremez! sloganıyla hiç bir deneyimini yaşamadığımız Batı’nın ortaçağına mı, yoksa Türklerin dünyanın her alanda lideri olduğu dönemi mi kast ediliyor acaba? Birinci ortaçağın bizle hiç bir alakası yok, dolayısıyla bu sloganın bir anlamı yok, ikincisini kast ediliyorsa, Türkiye’yi “lider” olarak görmek istenmiyor, demektir. 28. Şubat post- modern darbe sırasında çokça kullanılan bu basmakalıp ifadenin eleştirisi için bk.Uyanık, Mevlüt, Türkiye’yi kimse ortaçağın karanlıklarına geri döndüremez! 21/11/98 Gündüz Gazetesi

[7] Leslie Lipson, Politika Bilimin Temel Sorunları, çev.Tuncer Karamustafaoğlu. Birlik yay. 4 baskı.1986, s. 301.

[8] Bkz. Uyanık, Mevlüt. Arap Dünyasında Dönüşümler: Yemen, Kamu’da Sosyal Politika Dergisi, yıl 5, sayı.18, 2011/3, Ankara. Memur Sen, ss. 28-42. http://www.haberlotus.com/2011/10/18/arap-dunyasinda-donusumler-yemen/. Din ve şiddet arasındaki patolojik ilişkinin hem Müslümanlar hem de Museviler açısından analizi için bkz. Küçükcan, agm, s.141 vd

[9] Sırım, Veli, Barış dini İslam’a Savaş Yaklaşımları, İslam ve Şiddet, edit. M. Türköne, İstanbul. 2007. s.91 vd

[10] Uyanık Mevlüt, İslam ve Demokrasi ilişkisinin Mahiyeti, Türkiye Günlüğü,sayı 51, (1998) s. 39-60

[11]M.Faruk en-Nebhan, İslam Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, çev.Servet Armağan, Sönmez Yay.İstanbul.1980, s.27 vd. Ahmet Akgündüz,.Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, Timaş yay. İstanbul.1989 Ayrıca bkz.Mehmed Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, Ötüken yay. İstanbul.1989

[12] Yurdusev, agm, s.202 vd, Küçükcan, gam, s.149-151, Özlem, agm, s.197 vd;Uyank Mevlüt, (2002) 11 Eylül 2001: Liberaller ve İslamcılar Arasında Varolduğu Söylenen İttifakın Sonu mu? Tezkire, yıl.11. sayı.26., s.202-216; Uyanık, İslami Hareket, s.9; a.mlf, “Medya ve Müslüman İmajı” s. 287

[13] Uyanık, M.Din Hegomonik Bir Siyasetin Aracı Olamaz” İslam ve Şiddet, (M.Türköne,  İstanbul. 2007. s.43 vd

[14] Garaudy, Roger, Entegrizm: Kültürel İntihar, çev. K.B. Çileçöp, İstanbul.1995, s.9

[15] Küçükcan, agm, s.144 vd, Sayyid, age, s.23 vd

[16] Garaudy, age, s.15-25

[17] Kemal abdullatif, el-felsefetu’n-Nahda fi fikri Avrupa, , el-Mevsuatu’.-Felsefiyyeti’l-Arabiyye, Beyrut.1988,: ed. Muin Ziyade, c.2. s.1039-1044

[18] Garaudy, age, s.24-38

[19] Özelliklerini araştırmak dinler tarihçilerinin görevi ve bu yazının ilgi alanının dışındadır Protestan gruplarının hepsi aynı özelliklere sahip değildi, örneğin Amişler selefi, lafızcı ve partikülaristdir, ama Mesihçi milenyum öğretisini ve misyonerlik faaliyetlerini (evangalism) reddederler. Protestan fundamentalizminin kutsal metni birebir lafızcı olarak okuyan ABD’deki Protestan gruplardan biri New Orleans Baptist Kilisesi’dir. Bkz. Griessman, Eugene, “Philo-Semitism and Protestant Fundemantalism”Phylon, The Atlanta University, c.37, No:3, 1976, s.200 vd; Gordon F.De Jong, “ Religious Fundemantalism, Socio-Economic Status and Fertilitiy Attitudes in the Southern Appalachias” Demography, Population Association of America, c.2.1968, s.543

[20] Roma entegrezmi için bkz. Garaudy, age, s.38-59

[21] Dini ve siyasi açıdan bir mehdi beklentisi, ütopik bir rüya olmaktan öte, itikadi bir husus olarak ortaya çıkar. Mormonlar, Presbiteryenler ve Baptistler, Filistin’de Yahudilerin yeniden dirilişi için İsa’nın ikinci kez geleceğine inanırlar. Bunu simgeleyen kilisenin adı şudur: Millenial Church of the United Society of Believers in Christ’s Second Appeaing. Eugene, agm, s.203-204

[22] Bkz. Bruce, Steve, “Modernty and Funtemantalism: The New Christian Right in Amerika” The British Journal of Sociology, The London School of Economic and Political Science, c.41, No.4. 1990, s.486-487

[23] Bunlardan sadece Suud tarzının ideolojik ve radikal bir siyasal yapı olarak köktendinciliğe kaydığını görüyoruz Baer, Gabriel, Islam and Politics in Modern Middle Eastern Histroy” Islam and Politics in the Modern Middle East. Ed. Metin Heper, R.İsraeli. London.1984. s.13-14

[24] Munson, Henri, J.R, İslam and Revolution in the Middle East, London. 1988, s.3-4

[25] Ocak, Ahmet Yaşar. “Küreselleşme Karşısında İslam yahut İslam’ı Bugüne ve Geleceğe Taşımak” Milli Kültürler ve Küreselleşme-Erol Güngör Hatırasına 16-18 Ekim 1997) Düzenlenen Kongre Metinleri, Konya.1998, s.52; krş. Kurşun, Zekariya, “Arap Ülkelerinde Yönetim Şekilleri ve Demokrasinin Geleceği” İslam ve Demokrasi Sempozyumu, TDV, Ankara. 1998, s.232; ayrıca bkz. Fehmi Ced’an, İslami Yönetim Tartışmaları, çev. M. Yolcu, İstanbul.1989

[26] Bkz. Uyanık,  Bilginin  İslamileştirilmesi ve Çağdaş İslam Düşüncesi, Ankara. 2001, 2.baskı, s.53-54

[27] Mavsılı, Ahmed, el-Usuliyye el-İslamiyye, el-Mevsuatu’.-Felsefiyyeti’l-Arabiyye, Beyrut. 1988,: ed. Muin Ziyade, c.2. s.150

[28] Cemil Kasım, el-İslam ve el-İslameviyye (İslamcılık). El-Fikru’l-Arabiyyu’l-Muasır, sayı.98-99, 1992, s.58-64, krs. Uyanık, Felsefi Düşünceye Çağrı, Ankara.2003, s.154 vd

[29] Bardakoğlu, Ali; “Teorik Açıdan İslam ve Demokrasi: Yasama” İslam ve Demokrasi Sempozyumu, TDV, Ankara. 1998, s. 366

[30] Karaosmanoğlu, Ali L. Islam and its impications for the International System” ” Islam and Politics in the Modern Middle East. Ed. Metin Heper, R.İsraeli. London.1984. s.111-116; İbrahim, agm, s.22

[31] Bardakoğlu, agm, s.363-367

[32] Erdoğan, Laiklik, din karşıtlığı değildir, Müslümanlar iktidar olduklarında, Hıristiyanlar, Yahudiler ve ateistler de eşit yurttaşlar olarak saygı gösterilmelidir. Laiklikten korkunuz olmasın” demiştir. Sabah gazetesi. 15.9.2011:22. http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/kahraman/2011/09/19/misirda-laiklik-tartismak. http://www.haberlotus.com/2011/10/18/arap-dunyasinda-donusumler-yemen/

[33] Güngör, age, s.22-23

[34] Güngör, age, s.213-216. 221


Google Ads