Site İçi Arama

dinfelsefe

Asabiye

Tıpkı Haldun’un işaret ettiği gibi, mücadele ruhunu, zorluklara karşı birlikte göğüs germe iradesini kaybeden yapılar, dışarıdan ne kadar görkemli, ne kadar devasa görünürlerse görünsünler, içeriden gelebilecek en ufak bir sarsıntıya açık hale gelirler.

İbn Haldun, yüzyıllar öncesinden kaleme aldığı o zamansız başyapıtı Mukaddime’sinde, toplumları bir kale gibi güçlü bir şekilde bir arada tutan, o görünmez ama sarsılmaz bağa asabiye der. Yani toplumsal dayanışma ruhu, ortak ülkü ve bizi biz yapan o köklü kenetlenme arzusu... Haldun’un tarih felsefesine göre bir topluluk, kendisini var eden bu dinamik bağı kaybettikçe çözülür; lüksün, rahatlığın ve hazırcılığın getirdiği bir uyuşuklukla içeriden çöker. 

Ben bu satırları, kendi iç dünyamı yansıtmak ya da kendi egolarımı tatmin etmek için kaleme almıyorum! Bu yaştan sonra sahalara inip bir militan gibi davranacak halim de yok. Yalnız, memleketimin gelmiş olduğu noktayı ve gittiği yönü tayin edebildiğimden, yüreğimde hissettiklerimi sizlerle paylaşıyorum. İşte tam bu noktada, bu kadim kavramı felsefi düşünce perspektifinden tarih ile harmanlayıp İbn Haldun'u tekrar yorumladığımızda, karşımıza dünün döngüsü ile bugünün savrulmasını birleştiren zamansız bir ayna çıkıyor. 

Bugün hayatın akışı içinde kendi kabuğumda ilerlerken ve çevremdeki dünyayı gözlemlerken düşündüm: Yüzyıllar önce yazılan bu kadim teori, bugünün dünyasına ve özellikle gözbebeğimiz Türkiye’mize baktığımızda adeta bir kehanet gibi önümüzde durmuyor mu? Tarihin felsefi derinliği bize gösteriyor ki, büyük medeniyetler askeri yenilgilerden önce zihinsel köksüzleşmeyle zayıflar. Günümüzde "Sistem" dediğimiş şey, insanlara sürekli geçici parıltıları vaat ediyor, tüketim çılgınlığını övüyor, adeta millete bildiri dağıtır gibi "gidin şu kartı alın, harcayın, borçlanın ve tüketin" diye dayatıyor. İşte bu amansız düzen, insanı kendi özüne yabancılaştıran, bencilce arzuları kutsayan ve toplumsal dokuyu sinsice kemiren amansız bir rüzgar estiriyor. 

Yapay kalabalıkların, parlak dijital ekranların ve plastik kartların vaat ettiği sahte refahın içinde insanlık her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyor, kendi kabuğuna çekiliyor. Ortak değerlerin, tasada ve kıvançta bir arada yaşama iradesinin yerini anlık tüketimlerin, bencilce çıkarların, o her şeyi maddiyatla ölçen yozlaşmış sayışların ve "önce ben" diyen sığ bir anlayışın aldığı bu çağda, toplumlar en büyük kaleleri olan "biz" olma bilincini hızla yitiriyor. 

Tıpkı Haldun’un işaret ettiği gibi, mücadele ruhunu, zorluklara karşı birlikte göğüs germe iradesini kaybeden yapılar, dışarıdan ne kadar görkemli, ne kadar devasa görünürlerse görünsünler, içeriden gelebilecek en ufak bir sarsıntıya açık hale gelirler. Bunlara direnen uluslar modern çağdan güçlenerek çıkacak, fakat buna direnemeyen uluslar tarihin çöplüğünde yerini alacaktır. 

Tarihe Türk dilinde not düşmek her Türk'ün görevidir. Ben de bu karanlık günleri bu tarihe not düşmek, geleceğe silinmez bir iz bırakmak için bu satırları devamlı alıyorum. Bu köklü kuramı bugün kendi ülkemize, Türkiye’nin tam merkezinde durduğu küresel gerçekliğe uyarladığımızda, yüzleşmemiz gereken alabildiğine yalın ve bir o kadar da çarpıcı bir hakikat var. Bizler, tarih boyunca en büyük badireleri, en derin krizleri bile o sarsılmaz asabiye ruhuyla, yani o çelikten milli dayanışma duygusuyla aşmış, küllerinden yeniden doğmayı başarmış bir milletiz. Ne var ki, bugünün dünyasında Türkiye, jeopolitik konumu gereği tam bir ateş çemberinin ortasında, adeta bir denge tahtası üzerinde yürümektedir. Doğumuzda bitmek bilmeyen bölgesel çatışmalar, batımızda ise sınırları yeniden çizmek isteyen küresel güçlerin satranç tahtası var. 

Enerji koridorlarının, göç yollarının ve stratejik hamlelerin tam kesişim noktasındayız. İşte tam bu noktada, İbn Haldun’un asabiye teorisi askeri güçten çok daha öte bir anlam kazanıyor. Bir ülke, sınır boylarında ne kadar güçlü silahlara sahip olursa olsun, kendi içinde o ortak dayanışma harcını gevşetirse, dışarıdan gelen dalgalara karşı duramaz. Bu arada en büyük sancıyı ise kültürel cephede yaşıyoruz. Sosyal medyanın ve küreselleşmenin dayattığı o tek tipleştirici kültür, gençlerimizi köklerinden koparıyor. Kendi ana dilimizin, öz Türkçemizin o gösterişsiz ama alabildiğine derin, duru gücünü feda edip yabancı kelimelerin istilasına göz yumduğumuzda, aslında geleceğimizi feda ediyoruz. 

Her zaman söylerim: "Türkçe bizim sadece anlaşma aracımız değil, kültürümüzün, bağımsızlığımızın ve kimliğimizin namusudur." Dilini kaybeden bir toplum, asabiyesini, yani bir arada durma iradesini de kaybeder. Bugün ülkemizin önündeki en büyük tuzak, ekonomik zorlukların, sosyal kırılmaların ve bizi yapay sınırlarla birbirimizden uzaklaştıran kutuplaşmanın, o kadim harcımızı, yani asabiyemizi sinsice eritmesidir. Bir toplumun asabiyesi, sadece aynı coğrafyayı paylaşmak ya da aynı nüfus cüzdanını taşımak değildir. Asabiye, bu toprakların acısıyla dertlenip, başarısıyla gururlanabilmektir. Biz bu bağı gevşettiğimizde, İbn Haldun’un uyardığı o tehlikeli çözülme sınırına adım adım yaklaşmış oluruz. 

Felsefe yapmak; geçmişin sararmış sayfalarındaki kuramsal öğretileri, katı düsturları sadece ezberleyip bir papağan gibi mekanik bir biçimde bugünün insanlarına tekrarlayıp durmak değildir. Felsefe; o köklü öğretileri bugünün yaralarına merhem etmek, zaman içerisinde insanın kendi ana dilinde, kendi köklerinden beslenerek bizzat hayatın içinde yaşatabilmesidir. 

İbn Haldun’un asabiye teorisinin bugün bizlere, Türkiye'ye fısıldadığı söz, son derece duru ve nettir. Dışarıdaki küresel fırtınalara, ekonomik sarsıntılara ve toplumsal aşınmaya karşı sarsılmadan ayakta durabilmenin yegane yolu; iç dengemizi korumak, yapay ayrılıkları bir kenara bırakmak ve bizi biz yapan o köklü dayanışma ruhuna sımsıkı sarılmaktır. Güç, dışarıdaki geçici, aldatıcı ve o rakamlara, sayışlara boğulmuş parlak ışıklarda değil, kendi köklerimizde, kendi dilimizde ve her şeye rağmen bu topraklarda omuz omuza, bir arada durabilme irademizdedir. Tıpkı o bilgece çağrıda söylendiği gibi, aradığımız o sığınacak güvenli liman, o gizli mücevher dışarıda değil, tamamen kendi içimizde, kendi özümüzdedir. Kendi içinizdeki o saklı özü keşfetmeniz ve ne olursa olsun bu sarsılmaz zihinsel and toplumsal dengeyi her daim ayakta tutmanız dileğiyle... 

Kaynakça: 

İbn Haldun, Mukaddime.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 03.07.2026
  • Süre : 2 dk
  • 89 kez okundu

Google Ads