Site İçi Arama

dinfelsefe

Ey Zaman, Kaça Satsam ya da Alsam Seni?

Zaman, her zaman yeni ve her zaman taze olup hiçbir zaman eskimez, kurtlanmaz, küflenmez ve çürümez. Her şeyin ya amortismanı ya da çok kısa süreli ekonomik ömrü vardır; ama, zamanın amortismanı sıfır ve ekonomik ömrü insan için ölünceye ve âlem için kıyamete kadardır.

Kimi, zamanı harcamak ister; kimi ise, en küçük kırıntısını toplamak ve kazanmak!

Hiçbir bedel ödemeden, hiçbir emek vermeden ve alnı gram terlemeden elde ettiği zamanı; “harca harca bitmez!” zannıyla bozuk para gibi en işe yaramaz şekilde ve en boş şeylere keyfince harcayan ve harcadığı paranın aslında “ömürden harcanan zaman” olduğunun idrakinde olmayanların zamanın elinden çekeceği vardır:

Zaman, “bîidrak : idraksiz” şekilde kendisini harcamaya kalkanları; bir paçavra ve bozuk paradan daha beter geçmez akçeye çevirip bitpazarından bile daha ayağa düşmüş pazarda harcamıştır.

Zaman; mukaddes ekmek kırıntısı gibi döküntülerini dahi toplayıp kendisini en anlamlı ve değerli yerde kazanmak ve değerlendirmek isteyenleri ise, “Başım gözüm üstünde yerin var!” deyip onlara en değerli kumaşlar ve kaftanları giydirmiş; onları en süslü mücevher ve takılarla süslemiş; onları en sağlam, en muteber ve en emin mahfaza olan gönüllerde saklamıştır.

Zaman, kendisini harcayanlar ve kaybedenler çaptan düşüp sahneden kaybolduğunda ya da öldüğünde, olup bitene “çok da tın!” derken: Kendisini biriktiren ve kazananların ardından hıçkırıklar içinde inci tanesi gibi gözyaşı dökmüş; elinin ulaştığı her yerde acı kayıp ilânı vermiş ve bu ilânı kıyamete kadar askıda tutmaya da yemin etmiştir.

“Eski zamanlar” lâfı, zamanın kanına dokunur.

Zaman; diğer lâkırdılara gülüp geçerken, eski zaman lâfından acayip nefret eder. Hâlbuki; zaman, her zaman yeni ve her zaman taze olup hiçbir zaman eskimez, kurtlanmaz, küflenmez ve çürümez. Her şeyin ya amortismanı ya da çok kısa süreli ekonomik ömrü vardır; ama, zamanın amortismanı sıfır ve ekonomik ömrü insan için ölünceye ve âlem için kıyamete kadardır.

Eskittiğini zannettiğin zaman ise, pervasızca kaybettiğin zamandır. Eskittiğini zannettiğin zamanın geri dönüşümü ve yeniden değerlendirilmesi ise, ancak, yine “eldeki zaman serveti”nden harcamakla denense bile mümkün değildir. Zaman, bir kız gibidir; verilmeyi değil istenmeyi bekler!

Zaman, ergen bir kız gibi “önünde diz çökülmek suretiyle”; kendisinin kendisinden ya da güzelce giyinmiş kuşanmış şekilde elinde çiçek ve çikolatayla gelip babasından ve annesinden istenmesini bekler. Yalandan bile olsa, önünde dizinin birini bir kez olsun çökenin ise; diğer dizinin de çöktüğü ve bir daha ayağa kalkamadığı mutlak bir hakikattir.

Zaman, “ona zaman veriyorum!” deyip kendisini başkasına verenlere “yâ sabıııır!” çeker ve der ki:

-Sen kimsin ki, benim sâhibim misin ki, üstelik benim rızam olmadan beni başkasına veriyorsun? Bana sâhip olmak için sen verdin?

"Ona zaman tanıyorum!" deyip de başkasına zaman tanıyanlar, keşke zamanı tanısaydı.

Tanısaydı da: O zaman, taşı sıktığında çıkan suyun kendi suyu olduğunu anlasaydı!

Zaman, eli boş gelmez ve boş gitmez.

Zamanın, üç adet taşıma aracı vardır: Yamalı bohça, tozlu valiz ve hurda sandık. Bu araçlar; kişinin hayâl ettikleri ile değil, zamanın canının çektikleri ile doludur.

Söz konusu “birazdan zaman gelecek de şu şu şu hayallerimi getirecek!” diye sabırsızlıkla beklenen bohça, valiz veya sandıkta ancak: Birkaç iyilik, bir tutam sevinç, bir avuç huzurumtırak şey, göz kararı mutluluğumsu şey; fakat her ân tıkıştırarak doldurduğu tomar tomar gam, deste deste hüzün, ton ton keder, küpler dolusu acı, litrelerce gözyaşı, bol miktarda pişmanlık ve keşkeler vardır.

Zaman bohça, valiz ya da sandığındaki:

*İyilikleri; canı çektiği zaman, ölmeyecek kadar ve canının istediği şekilde verirken,

*Kötülükleri ise; aynı serpme kahvaltı gibi, kişinin boğulacağı miktarda bol kepçe verir.

Zaman, sırf muhatabının canı daha fazla yansın diye, hiç olmadık zamanda: Bohça, valiz ya da sandığındaki iyiliklerin şıngırtısını, sesini ve kokusunu bir kuple duyururken; kötülükleri, eksiksiz şekilde “paaat!” diye ortaya serer.

Zaman; Noel baba gibi geyik beslemez ve kızak bakımı ile uğraşmaz, baca baca sürünmez; sınırlı bütçe nedeniyle, sâdece yılbaşlarında gizlice gelip gitmez ve birer tane hediye bırakmaz. Zamanın, 366 gün finanse eden bir finansörü ve sınırsız bir bütçesi vardır. Kapı ve pencereyi, kilidiyle birlikte kırarak girer eve. Getirdiklerini de bizzat muhatabının gözlerine baka baka ve imza karşılığı elden teslim eder.

Zaman giderken bohça, valiz ya da sandığına tıkıştırmak suretiyle:

*Kişinin hiç vazgeçmek ve teslim etmek istemediği gençlik, güzellik ve mutlulukların “tamamını” alıp götürürken,

*Bir ân önce uzaklaşmak ve sıyrılmak istediği acı, keder, gam ve hüzünlerden “dilediğini dilediği kadar” alır.

Aldıklarının kırılıp döküleceğine ya da cacık olacağına bakmadan, bohça veya valiz ya da sandığını savura savura hızla olay mahallinden uzaklaşıp gider. Zaman:

*Getirdiği iyi şeyler için, muhatabına orantısız şekilde “ön ödemeli ağır bir bedel” ödetir ve getirdiklerini kaybetmek istemeyen muhatabını düzenli şekilde haraca bağlarken,

*Getirdiği kötü şeyleri ise, muhatabının zorla kucağına bırakır ya da sırtına sarar. Buna karşılık zaman:

*Götürdüğü İyi şeyler için, hiçbir bedel ödemez ve hatta diş kirası isterken,

*Götürdüğü kötü şeyler için, ağır bir imha, kıtal ve itlâf bedelini de mutlaka tahsil eder.

Zaman, istisnasız herkesi hasta eder ya da yaralar. Zaman, her türlü zaman ve zeminde; “ihanet”, “vefasızlık”, “ilgisizlik”, “duyarsızlık”, “saygısızlık”, “sevgisizlik”, markalı her türlü kesici, delici, yakıcı ve yıkıcı malzeme ve edevatla muhatabını hasta eder ya da yaralar. Ancak buna karşılık zamanın tablet, şurup. vb. her türde:

*“Unut gitsin” adında çok ağır ve can yakıcı bir aşısı,

*“Onu silin” ve “takma kafana” adında, ağızda buruk ve acı bir tat bırakan, gönülde ağrı ve kalpte çarpıntı yapan çok acı bir ilâcı vardır.

Bu çarpıntı ve can yangısına, burukluk ile acı ve ağrıya katlanmak, öyle her babayiğidin de harcı değildir. Hayatında:

*Bu aşıyı olmayan ve bu ilâcı içmeyen,

*Aşı olduktan ya da ilâç içtikten sonra en acı anıyı ve en tatlı hâtırayı unutmayan,

*Tedavide sonuç alınmayan, hiçbir hasta ya da yaralı da yoktur. Bu ilâç ve aşının, “pişmanlık” ve “keşke” adında çok ağır iki yan tesiri vardır. Söz konusu yan tesirlere karşı:

*"Allah Kerim" ve "nasip kısmet" adında iki tabibi,

*"Takdir böyleymiş" ve "teselli" adında bir antidotu,

*"Rıza" ve "tevekkül" adında iki panzehir vardır.

Hiçbir muayene ücreti ve bıçak parası almayan bu iki doktora çok az insan başvurur; hiçbir maliyeti olmayan aşı, ilâç, panzehir ve antidotu da çok az insan kullanır. Bu aşı, ilâç, panzehir ve antidotu kullanmaya kalkan söz konusu hasta ve yaralıların geneli de nasıl alacağını bilmez ve izah edilse bile anlamak istemez. Bu hasta ve yaralılara zorla içirilse veya iğnesi vurulsa bile, hiçbir şekilde fayda etmez. Söz konusu ilâç, aşı, panzehir ve antidot herhangi bir şekilde SGK ve diğer özel sağlık sigortaları tarafından karşılanmamakta; bütün tedavi bedeli, hasta ve yaralı kişi tarafından karşılanmaktadır.

Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Tüm Makaleler

  • 13.01.2026
  • Süre : 3 dk
  • 506 kez okundu

Google Ads