Karl Marx ve Yabancılaşma Kavramı Üzerine
Marx, kapitalist üretim çarkları arasında sıkışan insanın, ürettiği değere ve kendi emeğine zamanla yabancılaştığını savunur. Bu felsefe, insanın özündeki yaratıcı gücün elinden alınarak bir makine parçasına veya nesneye dönüştürülmesini betimler.
Gençlik yıllarımda Karl Marx'ın felsefesini, 68 yaşın şimdiki dinginliğiyle değil, aceleci bir tavırla ele almıştım. "Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunamaz" ilkesini göz ardı ettiğim için onun fikirlerini o dönem derinlemesine kavrayamamış, belki de yanlış anlamıştım. Bugün ise ömrün süzgecinden geçen hayat tecrübesi ve olgunlukla Marx'ı yeniden okuyor, teorilerini gerçek anlamıyla kavramaya çalışıyorum. Modern dünyanın içinden çıkılması zor ekonomik ve toplumsal krizlerini çözebilmek adına, kapitalizmi Marx'ın penceresinden yeniden yorumlama gayreti içerisindeyim. Bu doğrultuda, insanlığın en büyük modern krizlerinden biri olan "yabancılaşma" kavramı, bugün yaşamımızın tam merkezinde tüm çıplaklığıyla kendini göstermektedir.
Bu konuyu bugün özellikle ele almamın asıl sebebi; ömrümün bu evresinde etrafıma baktığımda gördüğüm o büyük boşluk ve tıkanmışlık duygusudur. Modern insan, teknolojik imkanların zirvesindeyken bile hiç olmadığı kadar yalnız, güvensiz ve kendine yabancıdır. Hem kapitalizmin insanı bir nesneye indirgeyen vahşi yüzünü hem de geçmişte bu sisteme alternatif olma iddiasıyla kurulup totaliter birer canavara dönüşen sosyalist rejimlerin çöküş nedenlerini aynı anda masaya yatırmak istedim. Amacım, ne körü körüne bir ideoloji savunuculuğu yapmak ne de geçmişin hatalarını görmezden gelmektir. Asıl muradım, geçmişin büyük yanılgıları ile bugünün modern çıkmazları arasında sıkışıp kalan insanlığa, kutuplaşmalardan uzak, soğukkanlı ve felsefi bir ayna tutabilmektir.
Tam da bu noktada, Marx'ın öğretilerine yeniden eğilmemin en kritik sebebi, ideolojik bir saplantıya kapılmak ya da geçmişin dogma rüzgarlarına kapılmak kesinlikle değildir. Asıl amacım, sadece kendi hayatımı anlamlandırmak ve bulunduğum entelektüel ortamlarda, bugünün vahşi kapitalizminin yarattığı o derin soysuzlaşmayı, kültürel ve insani çürümeyi layığıyla kavrayabilmektir. Günümüz dünyası, insanı sadece tükettiği kadar değer gören, ahlaki bağlarından koparılmış bir metaya dönüştürmüştür. İşte bu vahşi çarkın mekanizmasını çözmek, entelektüel bir lüks değil, bugünün dünyasında aklını ve onurunu korumak isteyen her insanın asli vazifesidir. Bu okuma, bir eylem çağrısından ziyade, modern dünyanın yozlaşmışlığı karşısında zihinsel bir uyanış ve entelektüel bir duruş arayışıdır. İnsan olmanın getirdiği o yüce hasletlerin, paranın ve piyasanın amansız hakimiyeti altında nasıl ezildiğini görmek içimi acıtıyor; bu yüzden entelektüel dostlarımla paylaştığım bu zemin, aslında hepimiz adına bir haysiyet nöbetidir.
Marx, kapitalist üretim çarkları arasında sıkışan insanın, ürettiği değere ve kendi emeğine zamanla yabancılaştığını savunur. Bu felsefe, insanın özündeki yaratıcı gücün elinden alınarak bir makine parçasına veya nesneye dönüştürülmesini betimler. Düşünür, bu trajik kopuşu ürün, süreç, kendi özü ve diğer insanlar olmak üzere dört boyutta inceler. İşçi, fabrikada gece gündüz çalışarak ortaya çıkardığı nesne üzerinde hiçbir hakka sahip değildir; ortaya çıkan ürün, onu var eden işçiye karşı duran yabancı ve egemen bir güce dönüşür. Çalışmak artık insan için potansiyelini gerçekleştirdiği keyifli bir eylem olmaktan çıkıp, yalnızca hayatta kalabilmek için katlanılan, ruhu tüketen tekdüze bir angarya halini alır. Kapitalizm çalışmayı mekanikleştirdiğinde insanın yaratıcı yanını öldürür ve onu yalnızca biyolojik bir canlı seviyesine indirger. Nihayetinde vahşi rekabet ortamı insan ilişkilerini de zehirler; bireyler birbirlerini omuz omuza yürüyecekleri birer yoldaş olarak değil, alt edilmesi gereken birer rakip ya da çıkara dayalı birer araç olarak görmeye başlar.
Marx’ın 19. yüzyılın buharlı fabrikalarına bakarak kurduğu bu kuram, günümüzün parıltılı dijital dünyasında ve gökdelen plazalarında çok daha ağır biçimde yaşanmaktadır. Bir otomotiv fabrikasında montaj hattında durup sadece tek bir vidayı sıkmakla görevli işçi, günün sonunda banttan indirilen lüks aracın ne gerçek üreticisi gibi hissedebilir ne de o araca sahip olabilir. Benzer şekilde, devasa bir yazılım şirketinde binlerce satırlık kod kümesinin küçücük bir kısmını yazan beyaz yakalı mühendis de nihai projenin bütününe yabancılaşarak sisteme emeğini satar. Bu durum zihinsel emeğin de nasıl fabrikalaştığını, modern plazaların aslında yeni nesil kölelik kamplarına dönüştüğünü açıkça kanıtlamaktadır. Günümüzde insan yalnızca emeğine değil, kendi ruhuna ve kimliğine de yabancılaşmıştır. Sosyal medya platformlarında bireyler, gerçek duygularını yaşamak yerine kendi hayatlarını estetik bir "ürün" gibi tasarlayıp kitlelere sunarlar. Takipçi sayıları, yapay beğeniler ve algoritmalar arasında insan, kendi öz benliğine tamamen yabancı bir sanal karakter inşa eder. Aslında hiç ihtiyacımız olmayan eşyaları satın alabilmek uğruna, sevmediğimiz işlerde saatlerce ömür tüketmek modern yabancılaşmanın en somut tasviridir. İnsanlar arasındaki samimi bağların yerini metalara duyulan sahte aşklar almış; bir kafede yan yana oturdukları halde birbirlerinin gözlerine bakmak yerine telefon ekranlarını kaydıran insanlar, bu toplumsal buhranın canlı birer vesikası haline gelmiştir.
Ancak Marx'ın bu güçlü kapitalizm analizi, onun öğretileri doğrultusunda inşa edilen 20. yüzyıl sosyalist rejimlerinin çöküş gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Reel sosyalizm pratikleri, üretimi yöneten devasa bir bürokratik sınıf yaratarak sınıfsız toplum idealinden sapmış ve Marx'ın öngördüğü devletin sönümlenmesi tezi yerine totaliter bir devlet aygıtı doğurmuştur. Katı merkezi planlamanın getirdiği ekonomik verimsizlik, tüketim maddesi kıtlığı ve inovasyon eksikliği sistemi içeriden çökertirken; siyasi özgürlüklerin bastırılması işçiyi bu kez kapitalist patron yerine totaliter devlete yabancılaştırmıştır. Dolayısıyla bu çöküş, Marx’ın kapitalizm teşhislerinin yanlışlığından ziyade, bu teoriden yola çıkarak kurulan aşırı merkeziyetçi ve anti-demokratik modellerin insani gerçeklerle uyuşmamasından kaynaklanmıştır. İdeolojilerin körü körüne savunulması, insanı özgürleştirmek yerine yeni esaret zincirleri üretmiştir. Gücü eline geçiren yapıların zamanla kendi halkına yabancılaşması, tarihin bize sunduğu en acı derslerden biridir. Modern kapitalizm insanı dijital ağların içine fırlatıp yabancılaşmayı konforlu ambalajlarla derinleştirirken, bugün 68 yaşımın getirdiği entelektüel olgunlukla geriye dönüp baktığımda daha net görüyorum: Dünyayı yalnızca tüketilecek bir nesne, kendimizi de satılık birer araç olarak görmekten vazgeçmediğimiz müddetçe bu içsel buhrandan çıkışımız mümkün olmayacaktır. Karl Marx'ı dogmalardan uzak, doğru kaynaklardan ve eleştirel bir süzgeçten geçirerek okumak, bugünün modern kördüğümlerini ve geçmişin tarihsel hatalarını çözebilmek adına hala elimizdeki en güçlü felsefi fenerdir.
Kısacası, 68 yıllık ömrümün bana öğrettiği en büyük hakikat şudur: Dünün devletçi sosyalizmi gücü kutsayarak insanı ezdi; bugünün vahşi kapitalizmi ise parayı kutsayarak ruhumuzu teslim alıyor. Gençliğin peşin hükümleriyle değil, bugünün olgun aklıyla görüyorum ki, kökünden koparılmış modern insanın asıl trajedisi ne ekonomik ne de siyasidir; asıl trajedi, insanın kendi varlığına büsbütün yabancılaşmasıdır. İşte bu yüzden zihni serbest bırakıp Marx’ı yeniden okumak, bir ideolojiye teslim olmak değil, bu amansız çarkın dişlileri arasında kendi haysiyetini ve insanlığını koruma mücadelesidir.