Site İçi Arama

dinfelsefe

Piraye ve Seyri

“Piraye”, Farsça kökenli olup ziynet, süs ve bezeme anlamlarını taşır. Kavramsal olarak, öz’e ait olmayan; sonradan eklenen estetik katmandır. Bu yönüyle sözün hakikatinden ziyade görünen yüzünü temsil eder. Gösteriştir; hakikatin üzerine çekilmiş ince bir perde, onu çevreleyen yapay bir kabuktur.

Piraye bir yazar, seyir ise O’nun kitabının adı. 

Adını ilk kez, yolculuk sırasında sevdiğim bir eğitim danışmanına “koçluk” alanında ülkemizdeki en iyi kaynak eser sorulduğunda duydum. Hatta kitabı, satın alan kişiden önce bitirmiştim. Erken dediğime bakmayın, işe gitmeden evvel her kahvaltıdan sonra yarım saatlik okumalarda tamamladım. Bu denli iddialı bir tavsiye ile karşılaşmak ve ardından kitabın içeriğiyle yüzleşmek, bu yazıyı kaleme alma kararımı kaçınılmaz kıldı. 

Eser masamdaki Taylor ve Crabb’ın kitabı gibi ağır bir ders kitabı formatında değil, daha çabuk okunan, biyografik roman tadında bir eser. 

PİRAYE VE SEYR

“Piraye”, Farsça kökenli olup ziynet, süs ve bezeme anlamlarını taşır. Kavramsal olarak, öz’e ait olmayan; sonradan eklenen estetik katmandır. Bu yönüyle sözün hakikatinden ziyade görünen yüzünü temsil eder. Gösteriştir; hakikatin üzerine çekilmiş ince bir perde, onu çevreleyen yapay bir kabuktur. Klasik metinlerde bu yüzden “hakikat–görünüş” ayrımının merkezinde yer alır. Piraye’nin, öz ile ilgisi; özün üzerine giydirilmiş form olması ile sınırlıdır. 

“Seyir” ise Arapça kökenli olup yürümek, hareket etmek ve yol almak anlamlarını içerir; fakat bununla da sınırlı tutulamaz.  Gözlemlemeyi, izlemeyi ve idrak etmeyi de kapsayan çok katmanlı bir süreçtir. Fiziksel olarak yolculuk, zihinsel olarak değerlendirme; tasavvufî anlamda ise “seyr ü sülûk” ile insanın içsel hareketi ve manevî tekâmülünü eksiksiz kapsar. Bu nedenle seyir, bir yer değiştirmeye havi olabilse de, daha çok bir hâl değişimi ve idrak derinleşmesidir.

Son tahlilde iki kavram arasında açık bir karşıtlık vardır: Piraye, varlığın dış katmanını kurar; seyir ise o katmanı aşma iradesidir. Biri görünüşü inşa eder -ki belki Nâzım Hikmet’in eserlerini ithaf ettiği eşinin adının da Piraye olması bundandır- diğeri hakikate yürür.

ANDA KALMA (MINDFULNESS) ve RUMİLEŞME

Anda kalma, insanın geçmişe müdahale edemeyeceği ve geleceği de doğrudan belirleyemeyeceği gerçeğini idrak etmesi üzerinden, modern hayatın stres ve tükenmişliğine çare arayışıdır. Rumileşme ise, Mevlânâ’nın temsil ettiği derin tasavvufî dinginliğin, kapitalist modernite içinde yeniden yorumlanmış ve dönüştürülmüş hâlidir.

Köklerine inildiğinde her iki kavram da sahici ve derin anlamlar içerir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, Doğu’nun çileye, nefs terbiyesine ve köklü içsel dönüşüme dayanan mistik düşünce mirası, Batı’da sekülerleşerek popüler kültürün tüketim nesnesine dönüşmüştür. Mevlânâ’nın ilahî aşk öğretisi, kendi ontolojik bağlamından koparılarak estetik bir “Rumi” figürüne indirgenmiş; Budizm’in egoyu aşmayı hedefleyen kadim farkındalık öğretisi ise kapitalist sistemin verimlilik ve stres yönetimi aracına, yani “McMindfulness”a evrilmiştir.

Bu dönüşümle birlikte, her iki yaklaşım da özündeki ahlaki sorumluluk, içsel disiplin ve hakikat arayışı boyutlarını kaybetmiş; lüks inzivalarda, mobil uygulamalarda ve aforizma metinlerinde pazarlanan “spiritüel aksesuarlara” indirgenmiştir. Nitekim Ronald Purser’in de işaret ettiği üzere, toplumsal dönüşümden kopuk bir farkındalık söylemi, bireyi kapitalist sistemin içinde daha işlevsel kılmaktan öteye geçmemektedir.

“Seyir” anlatısında da benzer bir kırılma gözlemlenir. İlk bakışta bir iç yolculuk ve dönüşüm hikâyesi gibi kurulan yapı, derinleşen bir varoluş muhasebesi üretmek yerine, iradeyi araçsallaştırarak seçimleri meşrulaştıran bir zemine kayar. Bu yönüyle anlatı, hakikate yönelen bir tekâmül sürecinden ziyade, bireysel tercihin doğruluğunu “ben seçtim” önermesi üzerinden kuran bir anlayışı yansıtır.

Metnin merkezine yerleştirilen “Seyir eden misin, seyreden mi?” sorusu ise, hakikate açılan bir kapı olmaktan çok, haz odaklı yaşamın düşünsel gerekçesine dönüşür. Böylece seyir, içsel bir aşma süreci olmaktan çıkar; görünüşün, yani pirayenin içinde dolaşan bir hareket hâlini alır.

OL DER OLUR – OL DERİM OLUR

İlahi kudrete ait olan “Ol der ve olur” (Kün fe-yekûn) hakikati, modern kişisel gelişim dili içinde tersyüz edilerek “Ol derim ve olur” iddiasına indirgenmiştir. Bu sadece bir ifade değişikliği değildir; insanın varlıkla kurduğu ilişkinin tamamen yer değiştirmesidir.

Boğaz Aşireti’nin seküler tarikatı, Marx’ın Hegel eleştirisindeki tersyüz edilmiş ağaç metaforuna benzemektedir. Tasavvuf, insanı acziyetiyle yüzleştirir; iradeyi hakikate teslim eder. Burada ise tam tersi bir durum vardır. İrade, hakikate yönelen bir idrak aracı olmaktan çıkar; evrene emir verdiğini zanneden bir talep mekanizmasına dönüşür. Böylece insan, sınırlı iradesini sınırsız bir kudret gibi görmeye başlar.

Bu anlayış ilk sarsıntıda kendini ele verir. Çünkü hayat, sadece istemekle şekillenmez. “Olduysa ben yaptım, olmadıysa ben yapamadım” denklemi, insanı kaçınılmaz olarak  önce hak etmediği bir kudrete taşır sonra ise yine hak etmediği kadar yorar. Başarısızlık, bir durum olmaktan çıkar; kişisel bir eksiklik duygusuna dönüşür. Böylece birey, hayatın yükünü tek başına taşımaya, daha doğrusu taşıyamamaya  başlar.

“Seyir” ve benzeri anlatılarda da aynı kırılma görülür. Birey, tercihlerini “Ben seçtim” diyerek meşrulaştırır. Oysa burada bir dönüşüm yoktur. Sadece egonun kendini haklı çıkarma çabası vardır. İrade hakikate yönelmez; hakikat iradeye göre şekillendirilir.

Sonuç açıktır: “Ol derim olur” söylemi insanı güçlendirmez. Aksine, onu daha kırılgan hale getirir. Çünkü kendini merkezine alan insan, ilk gerçeklikte zorlanır. Bu yüzden bu söylem bir güç değil; modern insanın taşıyamadığı bir yükün ifadesidir.

AYDINLANMA: KİME VE NEYE GÖRE? 

“Seyir” gibi metinlerde sıkça karşımıza çıkan seküler ritüel vurgusu—yılbaşı kutlamaları, doğum günü partileri, şık mekânlarda yapılan spiritüel sohbetler—aslında yerli bir bilgelikten değil, ithal bir yaşam tarzından beslenen bir anlatıyı işaret eder. Bu yönüyle ortaya çıkan şey, kökleri bu toplumun çoğunluğuna  ait olmayan bir “aydınlanma” biçimidir.

Mevlânâ’nın “Rumi” kimliği üzerinden yeniden paketlenmesi nasıl onu kendi tarihsel ve dinî bağlamından koparıyorsa, benzer bir dönüşüm içsel yolculuk anlatısında da görülür. Manevî derinlik, Ramazan’ın içsel ikliminden ya da tasavvufun umutlu disiplininden beslenmek yerine, yılbaşı ışıklarıyla süslenmiş bir estetik deneyime dönüştürülür. Böylece dönüşüm fikri, hakikat arayışından çok, belirli bir yaşam tarzının dekoratif parçası haline gelir.

Ortaya çıkan yapı, bu coğrafyanın kültürel ve manevi kodlarıyla tam olarak örtüşmeyen, daha çok belirli bir sosyo-ekonomik sınıfa hitap eden seçkinci bir “aydınlanma” taklididir. Bu yapının sosyolojik zemini de belirgindir: Robert Koleji çevresi, Etiler’deki çalışma ve sosyalleşme ağları, Ulus’taki yaşam pratikleri bu seküler tarikat benzeri yapının hem üretildiği hem de tüketildiği alanları oluşturur. Bu mekânsal ve sınıfsal yoğunlaşma, ithal edilmiş bir maneviyatın kültürel haritasını da görünür kılar.

KENDİNE YARDIM 

Şalom Gazetesindeki köşesinde Tülay Gürler KURTULUŞ  Piraye’nin Seyrini değerlendirmiş: “Size bir kitaptan sadece söz edeceğim şimdi ve bu yazımda, inanın objektif filan olmayacağım. Neden biliyor musunuz? Hani bazen birinden duymak istediklerini duyar insan ve içi rahatlar; bildiklerini başkasının ağzından duymak ona ilk defa duyuyormuş gibi bir kandırmaca yaşatır, iyi gelir ruhuna… Piraye’nin ‘Seyir’ adlı kitabı da bana aynı rahatlığı yaşattı”  İnsanın; kendinin elinden tutup ama sahiden tutup onu kendi dönüşümüne götürecek uzun bir yolculuğa çıkması kuşkusuz harika bir iş çıkarmadır. 

"Anda Kalmak" (Mindfulness) ve "Rumi’leşme" olgularından başlayıp Piraye’nin Seyir romanına, oradan da Robert Koleji, Etiler ve Ulus gibi lüks yaşam alanlarının sosyo-kültürel yapısına uzanan bu analiz, modern kişisel gelişim dalgasının maskesini düşüren çarpıcı bir tablonun özetidir.

Doğu’nun egoyu yok etmeyi, nefsi terbiye etmeyi ve ahlaki sorumluluk almayı emreden köklü ve çileli felsefeleri; Batı sekülerizmi ve kapitalist tüketim çarkı eliyle bağlamından koparılarak, bireysel arzuları meşrulaştıran işlevsel birer "spiritüel aksesuara" dönüştürülmüştür. İlahi teslimiyetin ifadesi olan "Ol der ve olur" inancı, bu seküler tarikat yapısı içinde narsistik bir "Ol derim ve olur" küstahlığına evrilmiştir.

Bu sakat gelişim anlayışı, Türkiye’nin sosyo-ekonomik gerçeklerinden yalıtılmış korunaklı gettolarında (Etiler, Ulus vb.) hayat bulmaktadır. Anadolu’nun mayasında var olan, insana acziyetini hatırlatan Ramazan ve bayram gibi kolektif, paylaşımcı ve dik duruşlu manevi değerleri "avam" bularak dışlayan bu zihniyet; onun yerine haz odaklı, mülkiyete dayalı, Amerikan demokratlarının "my body my choice" ahlakıyla kuşanmış batı tipi seküler ritüelleri ve yılbaşı güzellemelerini baş tacı etmektedir.

Nihayetinde ortaya çıkan şey; hakikate ve içsel tekâmüle açılan bir yolculuk değil; belirli bir imtiyazlı zümrenin kendi bencil tercihlerini, ahlaki sınırları esneten eylemlerini ve ithal yaşam tarzlarını ruhani bir kılıfla aklama, kutsama ve entelektüel bir statü olarak pazarlama çabasından ibarettir.

Piraye, özün üzerine sonradan giydirilmiş süstür; görünen yüzdür, hakikati örten zarif ama yapay bir katmandır. Seyir ise bu katmanın içinde kalmak değil, onu aşma iradesidir; yürümek, görmek, idrak etmek ve nihayetinde hakikate doğru ilerlemektir.

KENDİNE YARDIM

Şalom Gazetesi’ndeki köşesinde Tülay Gürler Kurtuluş, Piraye’nin Seyir’i için şunu söyler: “İncelemem objektif olmayacak; çünkü bazen insan duymak istediğini duyar ve rahatlar… Piraye’nin kitabı bana bu rahatlığı verdi.” Bu cümle, modern “kendine yardım” literatürünün zeminini de ele verir: İnsan çoğu zaman hakikati değil, kendi iç sesinin onayını arar.

“Anda Kalmak” ve “Rumi’leşme” söylemlerinden Piraye’nin Seyir’ine uzanan hat, modern kişisel gelişim dilinin çoğu zaman dönüşüm değil, konfor üretme eğiliminde olduğunu gösterir. Bu dil, içsel yolculuk iddiası taşısa da, giderek belirli bir yaşam tarzının entelektüel meşruiyetine dönüşür.

Doğu’nun nefs terbiyesine ve herşeye rağmen  hakikat arayışı, Batı seküler tüketim düzeninde bağlamından koparılarak “spiritüel aksesuar” halini alır. “Ol der ve olur” hakikati ise, “Ol derim ve olur” şeklinde narsistik bir merkezciliğe evrilir; irade artık teslimiyet değil, arzuyu mutlaklaştırma aracıdır.

Ramazan ve bayram gibi kolektif manevi yapılar geri plana itilirken, yerine yılbaşı,  doğum günü ve kendine yardım temelli buluşmalar, bireysel haz ve statü merkezli seküler ritüeller olarak ikame edilir. Böylece ortaya çıkan şey, içsel tekâmül değil; yaşam tarzının ruhani bir dille aklanmasıdır.

Bu çerçevede “piraye” özün üzerine giydirilmiş süstür; “seyir” ise bu katmanı meşrulaştırma iradesi. Yürümek, görmek ve hakikate yönelmenin bu versiyonunun, çoğu kez korunaklı sosyo-kültürel alanlarda karşılık bulması tesadüf değildir. 

Boğaz aşireti ve seküler tarikat anlayışı seyrini bulmuş görünmektedir. 

Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Tüm Makaleler

  • 03.07.2026
  • Süre : 2 dk
  • 74 kez okundu

Google Ads