Site İçi Arama

dinfelsefe

Türkçe Felsefe ve Türk Felsefesinin Tarihsel Seyrini Anlamaya Giriş

“Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” dediğimiz proje bağlamında okumalar yapmak, bunun için Türklerin Müslüman olduktan sonra yani 610 yılında Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla yeni bir bilgi, bilim ve medeniyet tasavvurunu benimsedikten sonraki süreçlerini incelemek, Arap-Fars ve Türk Akıllarının ortaya koydukları Müslümanlık tasavvurlarını ana hatlarıyla bilmek gerekir.

Giriş:

Bu metnin öncelikli hedefi, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde Türkçenin konumuna dair tespitler yapmak, Gazneli ve Selçukluların resmi dil olarak Farsçayı kullanma gerekçelerini tespit etmektir. Uzak hedefi ise Türkistan/Atayurt ve Türkiye/Anayurt irtibatının kültürel temellerini takip etmek, Türkçe Felsefe ve Türk Felsefesini genel felsefe tarihi içindeki yerini tespit etmeye katkıda bulunmaktır. 

Bize göre, Türkçe felsefenin gelişim sürecini incelemeye başlamayı XI. yüzyıldan sonra Anadolu bölgesinde Oğuzlar tarafından kurulup geliştirilmiş olan Türk yazı diliyle olacaktır. Batı Türkçesi olan Oğuzca’nın XIII.- XV. yüzyılda Anadolu’da oluştuğu süreci takip etmek öncelenmelidir.  Sonra Osmanlı Kanun-i Esâsî de resmî dil olarak kabulünü, “Millî Edebiyat ve Yeni Lisan, Yeni İnsan” bağlamında yapılan edebi çalışmalara dikkat edilmelidir. Nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla da Türkçe Felsefenin, Türkçe Düşünüşün ve Türk Felsefesinin resmî olarak tescil edilme süreci incelenmelidir. 

Bizim “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” dediğimiz proje bağlamında okumalar yapmamızın gerekçesi budur.  Bunun için Türklerin Müslüman olduktan sonra yani 610 yılında Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla yeni bir bilgi, bilim ve medeniyet tasavvurunu benimsedikten sonraki süreçlerini incelemek, Arap-Fars ve Türk Akıllarının ortaya koydukları Müslümanlık tasavvurlarını ana hatlarıyla bilmek gerekir.

İslâm Aklı ve Ortaya Koyduğu Yeni Sistem 

Bu bağlamda Hz. Muhammed’in (sav) vahiy gelmeden önce hanif duruşu ve sivil/pasif bir sistem karşıtlığı, vahiy geldikten sonra ise aktif muhalefet ve yeni bir sistem kurma çizgisinde incelenmesini öneriyoruz. Vahiy öncesinde hanif duruşu ve dönemin dinî -kültürel yapısına pasif muhalif bir hayat sürdürmesi, “emin” niteliğini kazanmış bir şahsiyet olarak dönemin toplumsal çatışma ve çözüm merkezi olan Hılfu’l-fudul yani erdemliler birlikteliğine üye seçilmesi önemlidir. Vahiy gelmesiyle birlikte aktif direnişe geçip Tanrı-evren ve insan irtibatını kuran bir sistem kurmaya başlamasındaki ayrıma dikkat çekiyoruz. 

622 yılında Mekke’den Medine’ye hicreti, yeni sistemin başlangıcı, 632 yılındaki Veda Hutbesi ise bunun bütün insanlığa açıklanmasıdır. Hz. Muhammed’in ıslahatçı ve yeni bir sistem kurma dönemini “İslâm Aklı ve Ortaya Koyduğu Yeni Sistem” diye okuyoruz. Peygamberimizin vefatıyla birlikte başlayan tartışmalar, Hz. Osman’ın yönetime gelmesiyle iyice tetiklenen iç karmaşalar sonunda Emevîler “karşı devrim” gerçekleştirmiştir. Artık İslâm Aklı tekrar patrimonyal/ebevi nizama dönüştürülerek “Arap Aklı ve Ortaya Koyduğu Sistem”e dönüşmüştür.  

Bu noktada Türklerin siyâsî dinî ve felsefî görüşlerini bu yol ve yöntemi kabul etmesinden önceki ve sonraki dönem şeklinde incelenmesi gerekmektedir. Önceki döneminde genel olarak “Kök/TekTengrici” bir öğreti ve bunun yatay-dikey farklılaşması olarak ortaya çıkan diğer dinî öğretileri (Musevîlik/Yahudilik, İsevîlik/Hıristiyanlık), Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdekizm) ve Şamanlık kültürel gelenekleri benimsemiş yani “mümin dönem” diyebiliriz. Türklerin Hz. Muhammed (sav) yol ve yöntemini kabul ettikten sonraki dönemine “mümin ve müslim dönemi” denilmesi uygundur.   

Üç Tarz-ı Tefekkür: Arap, Fars ve Türk Müslümanlık Tasavvurları

Üç Tarz-ı Tefekkür bağlamında Abbâsîlerin Emevîlere karşı Arap olmayan unsurlar (Pers ve Türk) desteğini aldıklarını ama Hârûnürreşîd dönemiyle birlikte özellikle Pers/Sâsânî Aklının yönetim tarzını yönetime taşıyan Berkemiler’den rahatsız olduklarını görüyoruz. Sâsânî İmparatorluğu’nun Suriye, Mısır ve Anadolu dışında eski Ahamenî İmparatorluğu’nun sınırlarına eriştiğini, Roma ordusunu yenip, İmparatoru Valerianus’u esir aldığını, Suriye’yi ve Kapadokya’yı da yağma ettiğini hatırlarsak, etkisinin tarihsel boyutu da ortaya çıkar.  

Pers Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru 

Arap Aklının 7.asrın ortalarına kadar İslamiyet’in yayılma çağına kadar Doğu’yu yönettiğini söyleyebiliriz. Diğer kültür ve geleneklerle yüzleşme, etkileme ve etkileşim başladı. Bu süreçte Doğu’da Farsların önemli oranda hâkimiyeti sağladığı görülür. Zaten İran bölgesi, Emevîler zamanında iktisadî, içtimaî ve dinî şartların tesiriyle bu hanedana karşı muhalefet merkezlerinden biri haline gelmişti. “Abbasîler, kendilerini iş başına getiren İranlılara borçlarını başta Ebû Müslim olmak üzere onları önemli mevkilere getirerek ve mevâlî ile Araplar arasındaki iktisadî ve içtimaî eşitsizliği ortadan kaldırarak ödediler. Kısa bir süre sonra devlet merkezi Bizans kültürü etkisindeki Dımaşk/Şam’dan İran kültürü etkisindeki Bağdat’a taşındı. İhtilâle destek veren grupların başında gelen mevâlî artık Araplarla eşit duruma geldi. Yeni kurulan devlet eski Sâsânî siyasî-idarî kurumlarından yoğun bir şekilde etkilendi. Vezirlik makamı Bermekîler ve Fazl b. Sehl gibi nüfuzlu İranlılara teslim edildi. Önemli görevler İranlı bürokrat ve kâtiplere verildi.”  

Öyle gözüküyor ki, Bermekîler ve Şiî Büveyhî ler ile birlikte 200 yıllık Arap Aklı ve tasavvurunun yerine Pers/Sâsânî aklı ve Müslümanlık tasavvuru almış, etkisi de yüzyılı aşkın süre olmuştur. İslâm öncesi tarihsel birikimleriyle uyum içinde olan bir İslâm tasavvuru oluşturmalarından hareketle olsa gerek, Andre Miquel, “Farslar, İslâmîyet’in itikadî esaslarına, dilini ve kültürüne karşı direnç” olarak nitelendirir.  Şurası bir gerçek ki, Samanoğlular dönemine İran Rönesans ve Aydınlanması mührünü vurmuştur. O kadar ki, Abbâsî dönemindeki gelişmelere bakınca, “Persleşmiş Abbâsîler” bile denilebilir.   Çünkü “İslamiyet’in ilk iki döneminde vezirlik, divan kâtipliği ve posta teşkilâtı olmak üzere eski Sâsânî kurumlarını aynen ya da çok az değişikliklerle benimsenmişti. Hatta Abbâsî sarayının resmî kıyafetini saray çevrelerinin giyim kuşamında belirgin etkisi görülüyordu. Neticede “Sarayda İran nüfuzu giderek artınca eski İran bayramları Nevruz, Mihrican ve Râm günleri törenlerle kutlanmaya başlandı. Hilâfet merkezinin Şam/Dımaşk’tan Bağdat’a taşınmasıyla İslâm sanatında değişiklikler oldu, Geç Helenistik-Bizans sanatının yerini Bağdat’ta Sâsânî sanatı aldı.” 

Türk Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru

Türklerin Müslüman oldukları Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular ile birlikte özellikle 1055 tarihinden itibaren Türk Aklı ve Müslümanlık tasavvuru, İslâm dünyasında etkili olmuştur. 

Bilindiği üzere Emevî (Arap) İslâm’ı döneminde İran, Horasan, Türkistan bölgelerine seferler yapılmıştır. Suriye ve Filistin, 640, Mezopotamya (Irak) 641, İran 650, Afganistan 661 ele geçirilmiş, başkent Mekke’den Dımaşk’a (Şam) taşınmıştır. Arap olmayan Acem (Fars ve Türk) Müslümanların hayatları yeni sistemle değişmiş, ama aynı zamanda kendi kültürel birikimlerini yeni dinî tasavvurlarına aktarmaya başlamışlardır. 

“Himaye edilen statüsündekiler “anlamındaki mevlâ/mevâlî ile birlikte “Arap Olmayan (Acem) Aklı” ve bunların siyasî, itikadî, ictimai tasavvurları da İslâm Dünyasında etkin olmaya başladı. Araplar Abbâsîler’in iktidara gelmesiyle devlet idaresine hâkim olan gayri Arap unsura karşı yavaş yavaş harekete geçtiler. Böylece Araplar ile Arap olmayanlar arasında iktidar mücadelesi başlamış oluyordu. Türkler bağlamında söyleyecek olursak, “Horasan valisi Abdullah b. Tahir 826-827 yıllarında Abbasi halifesi Me‘mun için Türkistan‘ın çeşitli yerlerinden iki bin Oğuz Türkünü gönderdiği belirtilmektedir. Önceleri Irak’ta sadece askeri alanlarda kullanılarak devlet tarafından yerleştirilen bu Türklerin etkisi Abbasi halifesi Mutasım devrinde olağanüstü bir artış göstermiştir. Ordunun yanı sıra siyaset alanında artık söz sahibi olmuşlardır. “Halife Mutasım, sayılarının 70 bine vardığı ve yalnız askerlik alanında değil divan işlerinde yani devlet yönetiminde çalıştırdığı bu Türkler için yeni bir şehir (Samarra) yaptırarak devlet merkezini de oraya taşımıştır.” 

Türkler Niçin Yüzyıllarca Farsçayı Resmî Dil Olarak Kullanmışlardır?

Starr, Pers ve Türk Aklının ortaya koyduğu dönemi “Kayıp Aydınlanma” diye nitelendirir. Ona göre, birkaç yüzyıl süren kültürel filizlenme sonucu Orta Asya'nın dünyanın entelektüel merkezi olduğu, gerçek bir Aydınlanma çağıdır. Mezopotamya, Horasan ve İç/Orta Asya bölgelerindeki bu bilimsel zihniyetin başlangıcı olarak da “Orta Asya’daki güçlerin Arapların ve Şam’daki Emevî Halifeliğini üstesinden gelip Bağdat’ta yeni bir başkent kurmaları ve burayı ilim merkezi haline getirdikleri 750 yılı gösterilir. Güç merkezinin Orta Asya’da olduğu gibi bir halifenin başa geçirildiği 819 yılı, İslâm dünyasının Doğu’dan yeniden fethedilmesi gibidir. Neticesinde büyük bir kültürel enerji açığa çıkmış 1150 yılına kadar devam etmiştir.  

Türkler artık kadim dünyanın önemli bir kesiminde 1918 yılına kadar etkili oluştur. Türkiye Cumhuriyeti de bu kültürel birikim üzerine kurulmuştur. Daha net ifadeyle söyleye olursak, 11. Asırdan itibaren de (1050) Türklerin dönemi ve “Türk Rönesansı ve Aydınlanması” başlamış, XVI. asırda kadar devam etmiştir. Avrupalı tarihçilerinin bazıları bu döneme "Türk asrı" demiştir: Nitekim “Osmanlı İmparatorluğu üç kıtada, eski medeniyet ülkelerinde, iç denizlerde ve pek çok kavimler üzerinde hüküm sürerken İslâm dünyasının geri kalan memleketleri de diğer Türk devletlerinin idaresinde bulunuyordu. Hindistan’da Bâbürlü ve İran’da Safevî şahlıkları, Türkistan’da ve Altun-ordu’da başka Türk hanlıkları bulunuyordu. Böylece bu asırda Türk milletinin hâkimiyeti ve yayılışı Viyana kapılarından Ganj nehri vadilerine, Altay dağlarından Atlas dağlarına, İtil boylarından Habeşistan’a ve Büyük Sahra’ya kadar eski dünyanın yarısına kadar yayılıyordu. Avrupalıların Muhteşem dedikleri Kanunî Sultan Süleyman bu devrin ve Türk Cihân Hâkimiyeti davasının tacını temsil eder.” 

Burada cevabını aradığımız soru, Osmanlı Devleti kuruluncaya kadar “Türkler, niçin yüzyıllarca Farsçayı resmî dil olarak kullanmışlardır?” olacaktır. 

Bu sorunun cevabını ararken öncelikle Fars-Arap ve Türk akıllarının ortaya koydukları Müslümanlık tasavvurlarında Selçuklu’yu hareket noktası aldığımızı belirtmek gerekmektedir. Bu bağlamda ilk öncülümüz şudur: Türklerin Müslüman olmaları, Samaniler, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular sürecinde Fars Aklı ve Müslümanlık Tasavvurunun baskındır. Tuğrul Bey de bunun farkında olarak oldukça rasyonel bir süreç takip etmiştir. 

Şöyle ki; “yeni İslâmlaşmış göçebe aşiretler için görünürde en zayıfı olan Selçuklular birdenbire Doğu İran’ın tek hakimi haline gelmişlerdi.  Yerleşik medeniyetler için bir felakete sebep olabilecek bu umulmayan değişiklik Arap-Fars kültürünün üstünlüğünü sezen ve bunu imha etmektense muntazam bir şekilde hükmetmek için savunucuları konumuna gelmeyi tercih eden bilgi ve zeki Selçuklu önder Tuğrul beydir. 

O, Ali b. Abdullah Sâlâr-ı Bûzcânî ve Amîdülmülk el-Kündürî gibi İranlı vezirler tayin ederek, göçebe-asker Türkler ile yerleşik tebaa İranlılar arasında bir denge oluşturulmasına dikkat etmiştir. Kunduri ile aralarındaki rekabete rağmen Nizamülmülk’ün çabaları neticesinde askerî cephesi Türklere, bürokrasi cephesi İranlılara dayanan, hukuk olarak Sünnî İslâm’ı esas alan bir devlet sistemi kurulduğu söylenebilir. Dil kullanımı meselesine gelince, resmî yazışmalarda ve bürokraside Nizamülmülk’ten itibaren Farsça kullanıldığı bir gerçektir.  

Sümer’e göre, “Selçukluların gerek İran ve gerek Anadolu'da mülkî teşkilâtta yerli İranlıları kullanmaları, resmî dilin Arapça veya Farsça olması sadece amelî/pratik gayelerle ilgilidir. Çünkü sultanlar kendi kavimlerinden (başta her zaman ve her yerde bütün devletler için hayatî bir ehemmiyete sahip olan mâlî saha olmak üzere) devletin mülkî teşkilâtında vazife görebilecek yeter derecede eleman bulamıyorlardı. Devletlerini kendi yurtlarında kurup gelmiş olan Araplar ve Moğollar da her yerde yerlilerden geniş ölçüde faydalanmışlardı. Hatta Emevî teşkilâtını Araplaştıran, Halîfe Abdul-Melik’in: “İranlılar bin yıl hüküm sürdüler bir an bize muhtaç olmadılar, biz ise bir asır devlet idare ettik bir an olsun onlardan müstağni kalamadık” dediği söylenir. “  

Bu hususu biraz daha açacak olursak, Şiî Büveyhî Hânedan’ın İran coğrafyasında ve Abbâsî Hilâfeti içinde Emirü’l-umera statüsünü almaları bir nevi devlet içinde devlet olmuşlardı. Tuğrul Beyin bu iktidarı yıkıp Sünnî tasavvur yanında yer almasıyla birlikte Arap ve Fars Akıllarının yanı sıra Türk Aklının ortaya koyduğu siyaset ve felsefî  emelleri de ortaya çıkmıştır. Aslında 1029 yılında Sâmânîlerin kültürel kodlarını devşiren Gazneliler döneminde Büveyhîlerin elinden Irak-ı Acem’in büyük bir kısmını alınmıştı. 

Âl-i Sebük Tegin de denilen Gazneliler devri siyasî bakımdan olduğu gibi kültür bakımından da parlak geçmiştir. Niçin Gazneli Devleti diye anılıyor sorusuna gelince Sâmânî Devleti’nin Horasan orduları kumandanı olan Alp Tegin, 350’de (961) Vezir Ebû Ali el-Bel‘amî ile birleşerek kendi adayını Sâmânî tahtına çıkarmak istemesi, ama başarması üzerine Doğu Afganistan’daki Gazne şehrine çekilmesi ve orada kendi sistemini kurmasından dolayıdır. (351/963). Gazneliler’de sultan devlet yönetimine mutlak bir şekilde hâkimdi ve “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” sayılıyordu. Doğal olarak içinde Hükümdar sarayı kendilerinin de yetiştiği İran geleneği esas alınarak teşkilâtlandırılmıştı.  

Görüldüğü üzere Tuğrul Bey, Arap ve Fars kültürünün üstünlüğünü görünce onları yok etmeye çalışmak yerine dönüştürmeyi düşünmüştür. Nişapur’a girerek kendi adına hutbe okutarak İslâm kurumlarının içinde olduğunu ve savunduğunu herkese ilan etmiş oluyordu. (1055) Yerleşik hayata geçen Tuğrul Bey, İsfehan’ı başkent yapmıştı.  

Böylece siyâsî teşkilatın bozulduğu, kabilelerin birbirleriyle savaştığı, fikri anarşinin hızlandı bölgede, Türkler fazla pişmanlık duyulmadan itaat edilen bir nizamın dini ve siyasi boyutlarını temsil eder hale gelmiştir. Nitekim 1058 yılında Halife, Tuğrul Bey’i “Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı” ilan ederek kendisin vekili diye ilan etmesi de bunun İslâm dünyasındaki etkisini gösterir. 

Halife böyle yapmak zorunda kaldı, çünkü Tuğrul Bey, İranlı Şiî Büveyhî Hânedanlığının hem bölgede hem de Sünnî   Abbâsî Hilâfeti içindeki “Emirü’l-umera” unvanıyla yer almalarını (932-1055), Halifeyi istediği gibi kullanmalarını bitiren liderdir. Bu bilgilerden hareketle Selçuklu Devletini hareket noktası almamızın nedeni tam bu noktada yani “Çatışmasız ve aşırı şiddet göstermeksizin Türk İmparatorluğu Arap İmparatorluğunun yerini alması”nda yatar.  Onu imha etmeden, kendi taze kuvvetini vermiş, ondan içtimâî idrâkini ve meşruluğunu alan Türk Devlet Geleneği, Birinci Dünya Harbine kadar siyâsî  ve fikri ağırlıklarını devam ettirmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti de bu birikim üzerine kurulmuştur.  

Bunun düşünce tarihi açısından önemini değerlendirilmesi için dünya üç büyük kültürel aktarım ve etkileşimi hatırlamak gerekir. Çünkü Grekçe, Arapça ve Latincenin bilim dili olma süreçleri incelediğimiz konu açısından önemlidir. 

Dünyada Üç Büyük Kültürel Aktarım ve Etkileşim 

Milâttan önce 600’lerde başlayan kültürel aktarım yaklaşık iki yüz yıl sürmüş, Kaldelilerin, Sümerlerin ve Fenikelilerin kültürel birikimleri önemli oranda Grekçeye çevrilmişti. Tabiî doğal olarak Yunanca bilim dili olarak resmiyet kazanmıştı. Felsefî birikim açısından söyleyecek olursak, Cündişapur’dan başlayan kültür aktarımı, Kostantinopolis üzerinden Antik Yunan’a Atina’ya, oradan Mısır’a geçmiş, İskenderiye en önemli kültür merkezi haline gelmişti. Bu birikim, Mısır/İskenderiye çevresinde Musevî ve İsevî gelenek yorumuyla Anadolu’ya geçmiştir. O dönemde Anadolu Ege kısmının ve İskenderiye ekolünün etkisinin yanında Urfa ve Nusaybin, Antakya ve Harran Mektepleri (ekolleri) bulunduğunu söylersek bölgenin kültürel alt yapısının ne kadar zengin olduğu ortaya çıkar. 

Dünyadaki ikinci büyük kültürel aktarım, Müslümanlarca yapılmıştır. “Bereketli hilal” de denilen Maveraünnehir ve Mezopotamya’dan Yunanistan’a ve Batı’ya giden felsefî birikime ait Pehlevice, Süryanice ve Grekçeden önemli bilimsel eserler Arapçaya çevrildi. Emevîler zamanında başlamış, Abbasî halifesi Mansur döneminde ivme kazanmış, Me’mun zamanında ise Beytü’l-hikme” ismiyle kurumsal hale gelmişti. Önceden Grekçe olan bilim dili, artık Arapça olmaya başlamıştı. Şiî Fatimî devletinde de Daru’l-ilim isimli bir kültürel aktarım merkezi olduğunu düşünürsek, siyâsî erk savaşlarının teorik arka planlarını oluşturma çabası olarak Beytü’l-hikme’nin önemi daha da ortaya çıkar.  

Beytü’l-hikme’nin Acem yani Arap olmayan Türk ve Fars kültürlerine karşı kaybettiği alanların yeniden kazanımını felsefe klasiklerinin Arapçaya çevrilmesiyle dengeleme çabası olarak da görmek mümkündür. Çünkü Arapçı daha doğrusu İslâm Aklını Arap aklına dönüştüren ve kabilevi yapıyı yeniden ihdas eden bir siyaset takip eden Emevîler’e karşı hazırlanan ve başarıyla sonuçlanan Abbâsî ihtilâlinde İranlı unsurun rolü çok büyüktür. Nitekim ihtilâlden sonra bir süre devletin çeşitli kademelerinde İranlı unsurun nüfuzu açıkça hissediliyordu. 

Bu noktada Bermekîlerin İslâmîyetin teşekkül dönemindeki etkisi ortaya çıkar. Abbâsîler devrinde başta vezirlik olmak üzere çeşitli makamlarda bulunan bir ailenin Pers/Sâsânî devlet geleneğini taşıdıkları ve Zerdüştlük kaynaklı oldukları söylenir. Ama Budist olduklarına dair oldukça farklı müzakereler de bulunmaktadır. Neticede Bermekî ailesi siyasî gücün yanında büyük bir malî güce de sahipti. Dolayısıyla Abbasi yönetimi, devlet idaresine hâkim olan gayri Arap unsura karşı yavaş yavaş harekete geçtiler. Halife Hârûnürreşîd, kendi ifadesiyle, “gökyüzünde iki güneş” olmazdı, deyip Bermeki etkisine yönelik operasyonları başlattı. 

Arap ve Fars Dili ve kültürünün etkileşimi bağlamında Abbâsîler döneminde Büveyhîler yönetiminden de bahsetmek gerekir.  Hânedan adını, Sâsânî Hükümdarı Behrâm-ı Gûr’un soyundan olduğu rivayet edilen Büveyhîlerin Şiîliği seçmesine rağmen Sünnî Abbâsî halifeliği dahil Müslüman devletlerin ordularında büyük ölçüde yer alıp etkili oldukları bilinmektedir. Ayrıca kendi bölgelerinde küçük beylikler kurdukları gibi güneye doğru inerek İran ve Irak’ta gerçekleşen siyasî olaylarda da önemli rol oynamaya başladılar. Özetle, Büveyhîler Fars ve Hûzistan, Kirman, Cibâl ve Irak olmak üzere dört ayrı bölgede hüküm sürdüler.   

Bu etki Selçukluların Abbâsîlere yardımına gelene kadar sürdü. Selçuklular Büveyhîler’in hâkim oldukları topraklara doğru ilerlemeye başladılar. Arap, Fars aklının ortaya koyduğu siyasette artık Türk Aklı Ve Felsefesinin Ortaya Koyduğu Sistem vardı. 

Selçuklular 963-1186 yılları arasında Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da hüküm süren bir müslüman-Türk hânedanı olan Gaznelileri Dandanakan Savaşı’ndan (341/1040) yendikten sonra kurultayı toplamış ve o zamana kadar ele geçirilmiş ve ileride zapt edilecek toprakları hânedan üyeleri arasında paylaştırmışlardı. Bu bölüşme sırasında Kirman bölgesi Çağrı Bey’in oğlu Kavurd’a verilmişti. Malum olduğu üzere Dandanakan Uzakdoğu ile Akdeniz arasındaki büyük ticaret yolu üzerinde Serahs-Merv arasında olup, Ortaçağ’ın önemli ticaret ve sanat şehirlerinden birisiydi.   

Sultan Mahmud ve oğlu Mesud geleneksel İslâm kültürüyle yetişmişlerdi.  Gazneliler’in Türk ve İslâm tarihindeki başlıca rolü, Kuzey Hindistan fütuhatına yol açarak İslâm dinî ne Pencap’ta güçlü bir dayanak noktası sağlamaları ve daha sonraki Hindistan fetihlerine zemin hazırlamış olmalarıdır. Gazneliler Hint dünyası kültürüyle de doğrudan doğruya temas kurmuşlar ve yıllar sonra Pakistan Devleti’nin kurulmasında birinci derecede etken olmuşlardır.  

Halife Kāim-Biemrillâh bu sırada Büveyhîler’in ve Türk askerlerinin kumandanı olan Arslan el-Besâsîrî’nin baskısından kurtulmak için Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etmesi Selçukluların etkisini göstermektedir. Tuğrul Bey, Ramazan 447’de (Aralık 1055) İslâm dünyasının o zamanki merkezi olan Bağdat’a girdi ve 110 yıllık Büveyhî hükümranlığına son verdi.  

Gazneliler ve Büyük Selçukluların Resmî Dil Olarak Farsçayı Kullanması

Gazneli devletinin Sâmânî devletinin Pers/Sâsânî devlet teşkilatına göre kurulması normaldir, çünkü Sebük Tekin bu devletin Horasan Valisiydi. Farsçanın etkinlik sürecine bakacak olursak, 200 yıla yakın devam eden Arap hâkimiyeti döneminde İranlılar Arap dili ve kültürünün etkisi altında yaşadıkları görülür. Başlangıçta bir çok idarî ve askerî terimi içselleştirip, edebî dil haline gelen Arapça ile eserler meydana getirdiler. 

Abbâsîler döneminde Endülüs, Mısır, Fas gibi ülkelerde hilâfetten kopmalar başlayınca bunun etkisi İran’da da görüldü. Hârûnürreşîd’in ölümünün ardından oğulları Emîn ve Me’mûn’un mücadelesi sırasında annesi İran asıllı olan Me’mûn’u destekleyen Tâhir b. Hüseyin halife tarafından Horasan valiliğine getirildi. Tâhir daha sonra bağımsızlığını ilân edince Horasan yarı müstakil bir devlet haline geldi.  

Farsçanın bir kültür ve yönetim dili haline gelme ve Arapça’nın tesirinden kısmen kurtulmaya Tâhirîler Dönemi (821-873) ile başladı denilebilir.  Saffârîler Döneminde (867-903)  İran’ın eski gelenekleri canlandı, hükümdarlar Farsça yazan şâir ve edipleri himaye etmeye başladılar, Farsça hızlı bir gelişme sürecine girdi. özellikle Sâmânîler Dönemi (874-999) ile Fars dili ve edebiyatının gelişimi iyice ortaya çıktı. Farsça’ya Pehlevîce denilmesi bu dönemle ilgilidir. Fars bölgesinde kurulan İranî-Sasanîlerin ana dili Pehlevîce’nin söz konusu ailenin ortaya çıktığı bölgeye nispeten “Farsî” olarak adlandırılmasıdır. Bu dilin “Farsî” olarak adlandırılması İranistik biliminde bir takım yanlış tarihsel dilbilim değerlendirmelerine de neden olmuştur. “  

Farsça, Gazneliler Döneminde (962-1186) daha gelişti, çünkü yöneticilerin çoğu Sâmânî dönemi ve kültürel etkisinde yetişmişlerdi. Buhara ve Semerkant, Arapça ve Farsça eserler meydana getiren âlim, şâir ve ediplerin toplandığı birer ilim ve edebiyat merkezi haline geldi. Özellikle Şiîler hem lâfız hem mâna bakımından daha güçlenmeye başladı. Farsça felsefî düşünceleri içermeye başladı, edebî sanatlar da daha çok kullanıldı. Yöneticiler (Sultan-vezir vb) edebiyatçıları, sanatçıları koruyup her türlü desteği vermelerinde bunun etkisi çoktur.  Nitekim Selçuklular Dönemi (1040-1300) bundan bağımsız kalması mümkün değildi. “ 

Bununla birlikte yukarıda söylediğimiz üzere Tuğrul Beyin ferasetiyle mevcut birikimi koruyup geliştirmenin yanı sıra Türkçeye yönelik çabalarda görülmeye başlamıştır. Kâşgar’dan Halep’e, Kirman’dan Konya’ya kadar yayılan, Mâverâünnehir, Horasan, Kirman, Irak, Azerbaycan ve Anadolu’yu içine alan Selçuklu Devleti’nde edebiyatın önceki dönemlere göre bazı değişiklikler göstermesi, muhtelif üslûp ve akımların ortaya çıkması doğaldır. Sebk-i Horasânî” ve “sebk-i Irâkī” adı verilen üslûp geliştirdiler.  

İlhanlı Devleti ile Türkçe ve Moğolcanın Resmiyet Kazanması

Babası Cengiz Han’ın en küçük oğlu Toluy Han olan Hülâgû, kardeşi Mengü/Möngke Han tahta çıkınca (1251-1259) harekâtını yani İran, Irak, Suriye, Mısır, Kafkasya ve Anadolu’yu yürütmek üzere “ilhan” (il+han “bölge hükümdarı”) olarak gönderdi. Zaten Ögedey Han zamanında İran ve Azerbaycan’daki Moğol hâkimiyeti pekişmişti. İran’da İsmâilîler’in kalelerini ve özellikle Alamut Kalesi’ni ele geçirip onların nüfuzunu kırdıktan sonra Bağdat’ı ele geçirip, Abbâsî hilâfetine (656/1258) son verdi. Başşehri Tebriz olan İlhanlılar Devleti’ni kurarak Hazar denizinin güney sahilleri hariç bütün İran’da siyasî birliği oluşturdu.  

Bugünkü İran, Azerbaycan, Anadolu ve Irak’ın idaresi yaklaşık bir asır boyunca İlhanlı hâkimiyetinde kaldı. Selçuklu hâkimiyetinin bir gölgeye dönüşünce Anadolu Türkleri Büyük İlhanlılar İmparatorluğu içine girmişlerdir.  İlhanlılar, Doğu Akdeniz Ticaretinde rakip olarak gördükleri Mısır-Suriye Memlûk devletiyle, başlangıçta kardeş devlet dost ve müttefiki, sonra İran coğrafyasında rakipleri arasına giren Altın Orda İmparatorluğu ile mücadele etmeye başladı. Anadolu’da siyâsî etkinlikler açısından bu husus önemlidir.   Faruk Sümer, Anadolu’ya işgal kuvvetleri olarak gönderilmiş olan Moğol’lar başlıca Tokat, Amasya, Çorum, Kır-Şehir, Kayseri ve Sivas çevresinde yaşadıklarına dikkat çeker.  Bunlara umumiyetle “Tatar” bazı eserlerde de Kara-Tatar adı veriliyordu ki bazılarını Timur geri Asya’ya götürmüştür. Tahrir defterlerinde bunlardan bazı oymaklara “Muğâl” da denilmektedir. Bu Tatarlar artık tamamen Müslüman idiler.   

Önceleri Budist, Nasturi Hristiyan ve Şaman geleneklerine yakın duran İlhanlı yöneticileri İslamiyeti seçmeleri önemli, ama Hülâgû’nun Abbasi Hilafetini yıkması ve İlhanlıların Sünni Memlûklu devletiyle olan mücadelelerine bakınca, mezhep farklılığının dış politikada önemli unsur olduğunu görebiliriz.    Nitekim önemli devlet adamı ve bilim insanı Nasiru’d-din Tusi’ye önemli yetkiler verilmesi, Şiiliğin toplumsal mevki kazanması ve teşkilatlanması yönünde çalışmalar yapması da bu bağlamda düşünülebilir. Önemli olan ekonomi-politik mücadele olunca, dini tasavvurların da bir araç olarak kullanımı söz konusu olduğu hususunda Memlûklülere karşı Avrupa ülkeleriyle yakın temasta olmaları da Nasturi Hristiyan gelenekleri ve özellikle Hulagu’nun Doğuz Hatun etkisi görülür. Özellikle Suriye’de Nasturi Hristiyanların desteğinin de bu bağlamda sağlandığı, Hulagu’nun Budist oğlu Abaka tarafından da Avrupa ile irtibatı güçlendirmesi, dinlerin uluslararası siyasette nasıl kullanıldığının da göstergesidir. Buradaki temel hedef, Akdeniz ticaretinde Memlûklülerin etkin hale gelmesi ve bu etkinin kırılması olduğu açıktır.   Çünkü Ayn-ı Calût Savaşı sonucunda Memlûk Devleti‟n Suriye ve Mısır‟ı birleştirip, İlhanlı Devletinin büyük umutlar beslediği Akdeniz ticaretinin kontrolünü ellerine geçirmişlerdi. Mısır’ın Nil Nehrinden elde ettiği zenginlikten de pay alamayacağını anlayan İlhanlılar, güneyde Memlûkler kuzeyde ise soydaşlarının kurmuş olduğu Altınordu Devleti tarafından İran’a sıkıştırılınca, siyasî ve iktisadî açıdan çıkış yolunu   Hıristiyan devletleri ve Papalık ile ittifak etmekte bulmuşlardır.  

Burada biraz Nastûrîlik hakkında bilgilerimizi hatırlamak gerek. Antakya İlahiyat Ekolüne mensup bugünkü Maraş civarında doğan 428’de İmparator II. Theodosios tarafından İstanbul patrikliğine tayin edilen entelektüelin adından hareketle böyle anılır. Hz. Muhammed (sav henüz çocukken Suriye’de görüştüğü rivayet edilen rahip Bahîrâ (Sergius) Bahira’nın da bu öğreti benimsediği, Türklerin İslamiyet’ten önce genel olarak Nasturi Hristiyan olduğu da belirtilmektedir. Kırgızistan Issık göl civarında Süryani alfabesiyle yazılı taşlar bulunmasından hareketle bu söylenilmektedir.   

“Nasturiler, Moğol istilası sonrasında Hakkâri ve Urumiye çevresindeki bölgeye dağılmışlardır. Yerleştikleri bu bölge, İlhanlılardan önce sırasıyla 1054 yılında Selçuklu denetimi altına girmiş; 1127’de Musul Atabeyleri, bunları takiben 1262’de İlhanlılar ve 1349-1405 yılları arasında Karakoyunlular, 1387’de Timur ve 1468 yılında da ise Akkoyunluların hâkimiyetine girmiştir. 1514 yılında I. Selim’in İranlıları Çaldıran yakınlarında yenilgiye uğratmasıyla Hakkâri ve Kuzey Mezopotamya, Osmanlı denetimi altına girmiştir 1514 yılında I. Selim’in İranlıları Çaldıran yakınlarında yenilgiye uğratmasıyla Hakkâri ve Kuzey Mezopotamya, Osmanlı denetimi altına girmiştir.”    

Katolik, Ortodoks ve monofizit kiliseleri Meryem’i tanrı doğuran/taşıyan (theotokos) olarak görürlerken, Nastûrîler, Meryem’i Mesîh ya da insan doğuran/taşıyan (christokos/anthropotokos) diye adlandırır. Aslî günah konusunu da kabul etmezler.  Evlerinde ikon, resim, heykel gibi nesneler bulundurmazlar. Makale konusuyla doğrudan irtibatlı olan husus ise, Bizans devlet kilisesinin baskısı altında kalan Nestûrîlerin, Sâsânî İmparatorluğu’nun sınırları içine çekilmeleri, Seleucia Konsili’nde (486) Pers kilisesinin resmen Nestûrîliği benimsemesidir. Ayrıca Beytü’l-hikme bünyesinde de önemli etkileri olduğunu da unutmamak gerekir.   

9. Yüzyılda Uygur Türkleri arasında yaygın olduğu ve Uygurca yazılan Nesturî metinleri vardır ki bunlar Türkçe felsefe açısından özellikle incelenmesi gerekir. 12. yüzyılda Türkler arasında oldukça yaygın olduğu düşünülmektedir. Farabi’nin felsefeyi asli yurda getirmesi sürecinde bölge açısından önemli olan Keldânîlerin de Efes Konsili’ni kabul etmeyerek Nastûrîliğe girmeleridir. Bunlar daha sonra Katolik kilisesine geçtikleri de belirtilir. Ayrıca Nasturi terimi yerine asuri (assyrian)  ve/ya Süryani denilmesi gerektiğini söyleyenlerde bulunmaktadır

Biz İlhanlıların Türkçe ve Moğolcayı eş güdümlü kullanmalarından hareketle Türkçede Pers etkisinin azaldığını iddia ediyoruz. Oysa Özüdenli’ye göre Müslüman olunca Mehmed ismini de alan Gāzân Han, İslâm’ı kabulü ve içtimaî, askerî, idarî ve iktisadî sahalarda yaptığı reformlarda İran/Pers etkisi görülmektedir. Erzurum, Amasya, Tokat, Niğde şehirlerinde İlhanlı eserlerine dikkat edilince çoğunluğunu Uygur ve Harezm Türklerinin oluşturduğu sivil mimarların etkisi görülebilir. Bunlar Devletin kuruluş ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır.  

Yuvalı’ya göre, Özüdenli’nin dediğinin tersi bir durum söz konusudur: “İlhanlı Devleti’nin idarî, malî, askerî ve hukukî müesseseleri incelendiği zaman Moğollardan önce Türkistan’da geliştirilen Türk devlet sistemiyle karşılaşılır. Zira bu sistem, daha Cengiz Han zamanında Moğollara hocalık ve müşavirlik yapmış olan Uygur ve Hârizm Türkleri aracılığıyla benimsenmişti. İlhanlıların bu sistemi, kendilerinden sonra Yakındoğu’da devlet kuran hânedanlara ve nihayet Osmanlılara kaynak oluşturmuştur.” Zaten zamanla İlhanlı Devleti içinde Moğol etkisi azalmış, Türkler baskın hale gelmiştir.  

Netice olarak Moğol istilaları birçok unsura dayalı Fars-İslam ve Arap-İslam geleneklerinin zayıflamasına neden olduğu daha baskın görüştür. “Her şeyden önemlisi, Moğol silahlı kuvvetlerinin çoğunluğu Türklerden oluşturulması, Türk unsurunun kuvvetlenmesinin yanı sıra Yakın Doğu’da vergi ve benzeri mükellefiyetliklerin konulmasında ve yaygınlaşmasında Moğol-Türk hâkimiyetinin de baskın duruma gelmesi önemlidir. 

O kadar ki, Bağdat’ın 1258 yılında düşmesi Moğol-Türk geleneğinin gelişmesine ve yerleşmesinde katkıda bulunduğu, Arap ve Fars İslam tasavvurunun önemli değer kaybına uğradığı da söylenebilir. Çünkü “XIII. yüzyılın başlarında Moğol İmparatorluğu’nun kurulmasıyla birlikte Avrasya’da barış ve huzur ortamı yeniden tesis edilmiştir. İmparatorluğu kuran Cengiz Han daha saltanatının ilk yıllarından itibaren ticaretin önemini kavramış ve ticari faaliyetlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapmıştır. Moğolların Orta Asya’dan sonra Doğu Avrupa’ya girmeleriyle, bölgede ticarî ve ekonomik ilişkiler bir süreliğine bozulsa da, aynı zamanda bölgedeki Türk kabilelerinin merkezî ve güçlü bir devletin idaresinde birleştirilmesi, ticaretin yeniden gelişmesine vesile olmuştur. Moğolların, bilhassa da Altın Orda Hanlarının izlemiş olduğu olumlu politikalar neticesinde Moğol akınları sebebiyle kesintiye uğrayan ticaret yeniden canlanmış ve Deşt-i Kıpçak’a Bizanslı, İtalyan, Ermeni ve diğer yabancı tüccarlar tekrar gelmeye başlamıştır. 

Burada önemli olan Bağdat’ın el değiştirmesiyle ticaret yollarının güzergâhları yeniden düzenlenmesidir. İlhanlılar açısından söyleyecek olursak, Tebriz şehrinin önemi arttı. Böylece İlhanlılar, doğuyu batıya bağlayan Doğu Akdeniz ticaret yolu ticaret sistemine müdahil olmayı denediler. Memlûklü Devletiyle olan mücadelesinde bunun önemli etken olduğunu belirtmiştik. 

Suriye ve Irak kontrol altına alınca, Doğu Akdeniz ticaret yolu üzerindeki etkisini yitiren İlhanlı, Tebriz-Trabzon (Bizans) ve Kostanapolis’e ulaşmayı öncelemişlerdir. Bu yolun önemini anlamak için 15. yüzyılın sonunda Akkoyunlu Devleti lideri Uzun Hasan (1453-1478), başkenti Diyarbakır olan Karakoyunlu devletini yenmesini hatırlamak gerekir. Özellikle Venedikliler başta olmak üzere İtalyanlarla bu bölgede kurduğu yakın ilişki de, Uzun Hasan’ın son Trabzon imparatoru David Megas Komninos’un damadı olması da evlilik işlerinin siyasal açıdan önemini göstermektedir. 

Uzun Hasan David’in askeri yardımıyla topraklarını genişletip, Karakoyunlu Devletini ortadan kaldırıp, (1467) başkenti Diyarbakır’dan Tebriz’e taşıttırdı.  Ama ne İlhanlılar ne de Akkoyunlu Devleti Doğu Akdeniz ticaret Yolu‟nun Güney kısmına hakimiyet kurmayı başaramadılar.  Yine Osmanlı-Memlûklü çatışmasının temelinde bu bölgedeki ekonomik değerin yattığı da görülür. Bu iki devletinde Sünni Müslümanlık tasavvuruna sahip olduğu malumdur. Aynı şekilde Karakoyunlu Devleti Sünni, Akkoyunlu Devleti Şii paradigmalarla mücadele ettiklerini, daha sonra Karakoyunluların yenilmesiyle Osmanlı devletine sığındıkları ve açtıkları sorunlara bakılınca, dini/mezhebi tasavvurların bir araç olduğu daha net görülecektir. Her durumda Doğu Akdeniz ticaret yolu üzerindeki etkisini kaybedenlerin, Tebriz-Trabzon yolunu önceledikleri söylenebilir.  

İlhanlı Devletinde Türk ve Moğolların Kültürel Etkileşimi

Türkler ve Moğollar o kadar kültürel etkileşim içinde olmuş iki ırktırlar ki, Çin yıllıklarında Jung ve Ti kavimleri adıyla bahsedilen Hunlar ve Moğollar, aynı millet olduğu düşünülmüştür.  Türkler ve Moğollar, Çinliler tarafından farklı iki kavim olarak ancak M.Ö 659 yılında ayırt edilebilmiştir. Bu nokta da Cengiz Han ve sonrasına bakıldığında Farsça kaynakların Moğol ve Tatar, Arapça kaynakların çok az olsa da Moğol isminin yanı sıra Memlûk, İlhanlı ve Timurlu için de Tatar ismini kullandığı görüldüğünü hatırlamak gerekir. Arap kaynakları ayrıca Moğolları Memlûk Türklerinin akrabası saymışlardır. Sümer’e göre Tatar adı, Moğollar ortaya çıkana kadar, bilhassa Türkler ve Çinlilerce Moğolca konuşan bütün kavimler için umumî bir ad olarak da kullanılmıştır. 

Sümer’in tespitleriyle söyleyecek olursak, “İran Moğolları arasında başlıca iki dil konuşuluyordu: Moğolca ve Türkçe. Moğolcanın gittikçe ehemmiyetini kaybetmekle beraber, XIV. yüzyılın ikinci yarısına kadar konuşulduğu muhakkaktır. İlk Moğol hanları Hulâgü, Abaka ve hatta Argun’un Türkçe bildikleri şüphelidir. Gazan ve haleflerinin bu dili öğrenmiş oldukları anlaşılıyor. Esasen, Moğollar arasındaki Türk unsurunun ehemmiyet kazanması da bu hükümdar ile başlar. Moğolların İslamiyet’i kabulleri ile Türkleşmeleri arasında yakın bir münasebetin mevcudiyeti görülüyor. Her halde ikisi birbirine tesir etmiş olsa gerektir. Nitekim Türklerin pek mühim bir kısmını Uygurlar oluşturduğunu, bunların yalnız devlet memuru ve din adamı olarak değil, mühim sayıda asker olarak da geldikleri bilinmektedir. Uygurlardan başka Kıpçak Karluk, Küçey vesâire gibi diğer Türk kavimlerine mensup çok sayıda unsurları bulunmaktadır. Bunlar, Moğol hanları ve beylerinin maiyetleri ve askerleri olarak vazifelilerdir.”   

Tekrar İlhanlılara dönecek olursak, kullanılan dil ise ana dil Moğolcanın yanında Türkçe ve Farsça da geçerliydi. S a‘dî-yi Şîrâzî, Pûr Behâ, Nezârî-yi Kuhistânî, Seyf-i Fergânî, ve Humâm-ı Tebrîzî gibi edebiyatçıların Farsça şiirlerinde bile Türkçe ve Moğolca terimlerin kullanımı bu üçlünün bir araya geldiğini gösterir. Pûr Behâ, Moğolca ve Türkçe terimleri kullanarak Kasîde-i Mogûliyye diye bir kaside yazması iki dilin ortaklığını gösterir. Yine Şîrâzî'nin Farsça Şiîrlerinde Türk ve Moğol dönemi devlet adamlarının yer alması bunu teyit eder.   Nitekim Sümer’e göre, “İlhanlı sarayı ve çevresine Uygurca Oğuz-nâme (Oğuz Kağan destanı) ile Reşidu’d-Din’in Oğuznâmesinin yazılmasına âmil olmuş bir Türkçülük şuuru hâkim idi. Diğer taraftan biz bu destanları kopuzları ile okuyan ozanların, vazifeli olarak Moğol hanları ve noyanlarmın kapı halkı arasında yer almış bulunduklarını biliyoruz”.  

Burada ilginç olan nokta Gāzân Han ile birlikte Müslüman tebaanın şer‘î işlerine kadılar; hukukî, siyasî, idarî, örfî ve askerî mahkeme işlerine de Moğol şehzade ve emîrleri arasından seçilen “yarguci”ler bakmasıdır. Cengiz Han yasaları bağlamında söyleyecek olursak, toplumların yapısı değiştikçe, yasalar da zamanla bazı değişikliklere uğramış, ancak, din ile devlet işlerinin birbirlerinden ayrı tutulması ve devlet idaresinde ülkenin oğullar arasında paylaştırılması sürekli olarak yasadaki en önemli özellikler olarak korunmuşlardır. Bu noktada E. Haenisch, Cinggis sözünü diğer araştırmacılardan farklı olarak Çince cheng “meşru, kanunî” tabiri ile açıkladığını da hatırlamak gerekir. İlhanlı Devleti şer‘î yargı sistemine baktığımızda, Selçuklu yargı sisteminin bir devamı olduğu görülmektedir.  

Bu ayrımın önemine gelince, Abbâsî Hilâfetinin yıkılması ve Arap-Fars Aklının ortaya koyduğu Müslümanlık tesirlerinin etkisinin azalması açısındandır. Hulagu’un  Bağdad’ı ele geçirme sürecinde Alamut için yardım isteme teklifinin reddedilmesinin etkisi olduğu söylenir. O da Halife Harun gibi gökte iki güneş olmaz deyip, “Gökte bir Tanrı, yerde bir hükümdar” der ve Tanrı’nın dünyayı idare etme görevini Cengiz Han’a ve onun soyuna tevdi ettiğini ve Bağdat(ı teslim etmesini ister. Humâm-i Tebrîzî’nin şirinde bu husus şöyle anlatılır: “İlahî rahmetin suretine, şâhlık güneşinin doğuşuna bak! Hakîm olan Yaratıcı’nın gölgesi, yedi iklimin padişâhı İlhân’dır. ”  

Önceden de bahsettiğimiz üzere dönemin önde gelen filozofu ve bilim insanı Nasîrüddîn-i Tûsî ile birlikte Şemseddin Cüveynî, kardeşi Atâ Melik Cüveynî ve Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî gibi âlimler Moğol/İlhanlı sarayında divan kâtipliği, müşavirlik, vezirlik gibi önemli görevler üstlendiler. İlhanlılar şâir, edip ve tarihçileri himayeleri altına almaya başlayınca ilim dünyası yeniden canlandı. Nasîrüddîn-i Tûsî’nin isteği üzerine müspet ilimlere de önem verilerek Merâga’da bir astronomi gözlemevi kuruldu.  

Timurlular Döneminde Kültürel Yapı: Türk Rönesansı

Anadolu üzerindeki değişim ve dönüşümü anlamak için Timurlular dönemini de ana hatlarıyla hatırlamak gerekir. Edebî hareketler Timur ve sülâlesi zamanında tekrar eski canlılığını kazanmaya başladı. Timur din büyüklerine ve âlimlere saygılı davranmış ve gittiği yerlerdeki âlim ve sanatkârları Semerkant’a göndermiştir. Bu arada el-Muṭavvel’e yazdığı şerhle tanınan Sa‘deddin et-Teftâzânî’ye bir mektup göndererek kendisini Semerkant’a davet etmiştir. Timur’un oğlu Şâhruh ilim ve edebiyata daha çok önem vermiştir. İsmet-i Buhârî ve Besâtî-i Semerkandî gibi şâirler onun sarayına mensuptular. Şâhruh’un oğlu olan ve Esterâbâd’da hüküm süren Gıyâseddin Baysungur ile Semerkant’ta hüküm süren Şehzade Uluğ Bey de ilme önem veren hükümdarlardandır. Özellikle Uluğ Bey, matematik ve astronomiye olan ilgisi ve Semerkant’ta kurdurduğu rasathâne ile tanınmıştır. 

Anne ve Baba tarafından Barlaslardan ve Cengiz Han soyundan olup, Timurluların son büyük hükümdarı olan Hüseyin Baykara, Herat’ı bir ilim, sanat ve edebiyat merkezi haline getirmiştir. Hüseyin Baykara’nın yakın arkadaşı ve veziri Ali Şîr Nevâî’nin (1441-1501) bu kültür hareketlerindeki katkılarını da belirtmek gerekir. Bu alim, Türk Rönesansı’nın en önemli figürlerindendir.  Onun “iktidar yılları, Timur Hânedanlığı idaresindeki en coşkulu kültürel dönem, ama aynı zamanda jübile olarak görüldü.  

Bunun “Timurlular Rönesansı” denilen bir dönem olarak sunulmasına gelince, bu ifade, Timur ve varislerinin Türk-İran dünyasını yönettiği dönem için kullanılmıştır. Kimse Orta Asya'da yaratıcılığın bu son hamlesini Ali Şîr Nevâî'den daha iyi özetleyemez. Kendisi de Farsça ve Türkçe şiiler yazan Baykara’nın mühürcüsü olarak kendisinden sonraki yönetici konumuna getirttiği Nevâî, tek başına, ana dili olan Türk dili Çağatayca’yı, şairlerin alışılmış dili Farsçayla aynı düzeye yükseltmişti. Böylece Türk dilinde yaratıcı yazarlık, Herat'tan İstanbul Boğazı'na, Hindistan'a kadar uzanarak inanılmaz bir çıkış yapmıştı. Zaten Sultan Halil, Ebu Bekir Mirza ve Bâbür gibi Timurlu liderlerin de Türkçe şiirler yazdığı bilinmektedir.   

Görüldüğü üzere Türkçe üzerinden kimlik korunmaktadır. Faruk Sümer’in şu tespitinden hareketle söylüyoruz: “XVI. yüzyılda, İslâm âleminin siyasî çehresinde büyük değişikler oldu. Osmanlı devleti, elde ettiği büyük başarılar ile tarihin sayılı imparatorluklarından biri halini aldı. Iran, Şii/Kızılbaş Safevî devleti tarafından idare edilmeye başlandı. Türkistan’a da Özbekler sağlam bir şekilde yerleştiler. Fakat, Özbekler ne siyasî tarih ne de kültür tarihi bakımından mühim bir rol oynayabildiler. XX. yüzyılda dahi, Türkistan’da Farsça resmi dil olarak kullanılıyordu. Hindistan’a hâkim olan Timurluların sarayında da XVII. yüzyılda ve sonraları Farsça konuşulduğunu biliyoruz. Halbuki Erdebil şeyhlerinin torunlarının Tebriz, Kazvin ve Isfahan dahi saraylarında Türkçe konuşuluyordu. Hatta Safevî hükümdarlarının Türkçe anlamayan vezirlerine tercümanlık yaptıklarını dahi biliyoruz. Osmanlılara gelince, onların divanında tek bir dil kullanılıyordu ki, o da Türkçe idi. Bu divândan Fransa kralına, İngiltere kraliçesine olduğu gibi, İran şahlarına, Mekke şeriflerine, Türkistan hanlarına ve Hindistan hüküm darlarına yalnız Türkçe yazılıyordu. Buna karşılık, Türkistan hanların dan gelen mektupların hepsi veya pek çoğu Fars dili ile yazılmıştı.”  

Sonuç: 

Anadolu’da Türkçenin edebî ve resmî dil olarak Farsçaya karşı rakipsiz bir konuma gelecek bir gelişme süreci içindedir. Bu dönemin ayrıntılı olarak incelenmesi, dünyadaki üçüncü büyük kültür aktarımı ve etkileşiminde Türk Aklı ve Müslümanlık Tasavvuru ile bunun hayata geçiren siyasi yapıları da günümüz nesline daha iyi anlatacaktır.  

Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
Tüm Makaleler

  • 02.07.2023
  • Süre : 13 dk
  • 982 kez okundu

Google Ads