Site İçi Arama

dinfelsefe

Zamanı Anlamak

Zamanı ne kavuşulmuş bir sevgili durdurabilir ne bir polis ne bir kırmızı ışık ve ne de bir el işareti! Bilâkis zamanın “dur!” ihtarı çekip veya kırmızı ışık yakıp da durduramadığı hiç kimse yoktur.

Zaman, bazı sözlerden nefret eder.

Zaman, “ne yapıyorsun?” sorusuna “hiiiç, zaman öldürüyorum!” ya da “hiiiiç, zaman geçiriyorum!” sözünü duyduğu anda; “işte bu lâfı demeyecektin, işte bu lâfı demeyecektin!” diye burnundan solumuş, kaşlarını çatmış, parmağını sallamış, bu haddini bilmezlik ve bu boşboğazlığın hesabını mutlaka sormuştur.

Zaman, zamanı öldürmeye kalkanların cellâdı olmuş ve onların canına okumuştur. Filmlerdeki kötü adamlar, filmin iyi adamlarını en vahşî hâliyle bile 5-10 saniye içinde yok ederken; zaman, iyi adamları bile ömür boyu eziyet ettikten sonra öldürmüştür.

Zamanı öldürmeye kalkıp da Zincirlikuyu, Karacaahmet, Karşıyaka gibi asrî mezarlıklardaki taze mezarlara defnedilip üstü toprakla örtüldükten sonra başına taş dikilip çürümeye terk edilmeyen var mıdır?

Zaman, zaman geçirmeye kalkanlara silleyi öyle okkalı bir geçirmiştir ki, bu haddini bilmez boşboğazların ömür boyu iflâh olduğu görülmemiştir.

Zamanın dişleri doğuştandır.

Zamanın hiçbir zaman süt dişi olmamıştır. Zamanın dişleri; zaman “kün feyekûn!” emriyle yaratıldığından beri tam ve düzgün dizilmiştir, her zaman ışıl ışıldır, hiç dökülmez, hiç kırılmaz, hiçbir dolgu ve implant istemez, kendinden bileğili olup hiç körelmez.

Nice güçlü ordular, nice yiğitler, nice pehlivanlar ve nice cellâtları dişlerinin arasına alıp un ufak etmiş ve “bir varmııış, bir yokmuuuş!”a çevirmiştir.

Zaman; öldürdüklerinin cenaze namazını, ya kıs kıs gülerek kenarda seyretmiş ya da abdest almadan ve sırtını da Kâbe’ye dönerek potansiyel ölülere bizzat kendisi kıldırmıştır! Zamanın gözlerinde körlük ve şaşılık, miyopluk ve hipermetropluk, astigmat ve tansiyon olmaz. Zamanın kulaklarında sağırlık ya da ağırlık olmaz. Zaman dilsiz ve kekeme de değildir.

O, “zaman, sadece birazcık zaman!” deyip tahammül ettiği işler için, vakti saati geldiğinde; gördüklerini körün gözüne bile eğip bükmeden sokar, sessizlik ve suskunluğunu bozup işittiklerini fısıltıyla bile en sağıra eksiksiz işittirir.

Zaman, hasımsız ve rakipsizdir. Zamanın tekerine ne çomak sokabilirsin ne de taş koyabilir; zamana ne düşmanlık edebilirsin ne de rakip olabilir. Zamana düşmanlık edip de her türlü hile ve desiseye rağmen, zamanı savaş meydanında mağlûp edebilen var mıdır? Zamana rakip olup da sırtı yere gelmeyen veya bileği kökünden kırılmayan, zamanla oynadığı kumarda yenilip bütün servetini kaybetmeyen var mıdır?

Bir insan, en güçlü varlık, en sevdiği şey ve asla feda etmeyeceği şey üzerine yemin eder; en sevdiği şeyi hediye eder ve ödül olarak verir; muhatabını en korktuğu şey ile de tehdit edermiş. Allah da “ödül ve tehdidinin büyüklüğüne dikkat çekmek için“Asra yemin olsun ki!” diye zaman üzerine yemin etmiştir. Durum böyle olduğu hâlde; Allah’ın yeminine rağmen, zamanın ne kadar kıymetli ve kudretli bir varlık olduğunu hâlâ anlamadığına göre, “anlamazsa mahlûk, ne yapsın mabut?” Hal böyle iken, böyle güçlü ve değerli bir varlığı öldürmeye kalkmak veya bu varlığa düşman ya da rakip olmak, ne derece akıllıca bir iştir?

Durdurun zamanı, inecek var!

Zamanı durdurabilecek şeyler bellidir. Zamanı ne kavuşulmuş bir sevgili durdurabilir ne bir polis ne bir kırmızı ışık ve ne de bir el işareti! Bilâkis zamanın “dur!” ihtarı çekip veya kırmızı ışık yakıp da durduramadığı hiç kimse yoktur.

Zamanın “geç!” işareti ve kırmızıdan başka yaktığı diğer renkler bile, muhatabın biraz ileride yapmasını istediği kaza için gizli bir tuzaktır.

Zamanı ancak bir ölüm ve kabir, bir kıyamet ve mahşer yeri, bir cennet ve cehennem ile bir mahkûm, bir hasta, zalim bir idareciye düşmüş mazlum bir çalışan veya zalim bir sevgiliye düşmüş mazlum bir âşık durdurabilir. Zaman mefhumu, ölüm, kabir, kıyamet, mahşer, cennet ve cehenneme karşı çaresiz; hasta, mahkûm ile mazlum çalışan ve âşığa karşı ise duyarsızdır.

Dört gözle sabırsız bir şekilde devayı bekleyen hasta, tahliyeyi bekleyen mahkûm, hürriyeti isteyen kul ve sevgilinin yolunu gözleyen âşık “Aman aman, ne olur; bir ân önce geçip gitsen yanımdan!” der durur, zamanın gözlerine bakar, zamana yalvarır.

Amma ve lâkin zaman; bir sağır, bir dilsiz ve bir kör gibi üç maymunu oynar ve “durma, geç git!” diyenlerin hiçbirini tınlamaz. Duvara çakılı bir mıh ve toprağa çakılı bir kazık gibi veya nöbetçi bir asker gibi mahkûmun, hastanın, mazlum kul ve âşığın baş ucunda öylece durur.

Zaman, kendisini durdurmak isteyenlerin önünden: Bazen parmak uçlarına basarak sessiz sedasız, bazen büyük bir gürültü, büyük bir hışım ve sarsıcı bir tufanla ve her hâlükârdananik yaparak büyük bir kahkahayla geçer.

Zamanın su gibi akıp geçtiğini zannedenler; aslında, azgın bir sele kapılmış çaresiz bir kütük gibi akıbetinin sahillerine “boğulmuş şekilde” vurmak üzere zaman selinde savrulmaktadır da haberleri yoktur.

Kum saatinden tane tane akan da kişinin “zamanın dişlerinin öğüttüğünden arta kalan kendisidir ama altta biriken şey, kişinin tükenen varlığı ve fâniliğidir. Bu tükeniş nedeniyledir ki, kum saati ters çevrilip de zaman dâhil hiçbir şey “nerde kalmıştık?” deyip de sil baştan başlatılamaz.

Zaman ne şekilde geçerse geçsin; hasmının gençlik, güzellik ve hayallerini de bagajına tıkış tıkış doldurup sağa sola savura savura ve döke saça sâdece önünden değil, kişinin içinden de geçmiştir de ancak, çıkarttığı sesin frekansını duyanlar ve geçişin rüzgârını hissedenler fark etmiştir zamanı.

Sen; zamanın geçişini ister fark et ister etme ister umursa ister umursama; zaman, su gibi akıp geçer veya çok nadir de olsa meltem veya seher yeli gibi eser de sen kaya gibi yerinde kaldığını mı sanırsın…

Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Araştırmacı Yazar Ufuk ERDEM
Tüm Makaleler

  • 10.01.2026
  • Süre : 2 dk
  • 523 kez okundu

Google Ads