Milli Eğitimde Neler Oluyor? (1923-1980)
Eğitim politikaları, sorunların temelden çözümü için büyük fırsatlar sunsa da uygulanan politikanın sonuçları onlarca yıl sonra görülebilir. Bu nedenle gelişmiş toplumlarda eğitim politikalarında gelişigüzel, alelacele değişimlere izin verilmez.
İbn Haldun, toplumları yaşayan bir organizmaya benzetir. Sosyolojide kendisinden sonra gelen birçok düşünüre ilham kaynağı olan bu görüş, toplumsal değişimi açıklamaya çalışan kuramlar açısından da önemli bir yer tutar. Nasıl canlı organizmalar için yaşamsal olan mineraller/besinler belirli bir yolla bütün hücrelere ulaştırılıyorsa, bir toplumda bütün bireylerin toplumun sağlıklı gelişimi açısından belirli davranış biçimleri ve bilgiye ulaşmasında da eğitimin rolü benzerdir. “Eğitim, bireyin davranışlarında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme süreci”(1) olarak tanımlanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında eğitim, toplumların huzuru, refahı ve geleceği bakımından büyük önem taşımaktadır.
Çin Ozanı Kuan Tzu’nun “Bir yıl sonrasını düşünüyorsan eğer, tohum ek,/ On yıl sonrası ise tasarladığın ağaç dik,/ Ama yüz yıl sonrası için halkı eğitmeye dikkat et…” dizeleri, eğitimin toplumların uzun dönemli çıkarları ve geleceği açsından önemini vurgulamaktadır. Gerçekten de eğitim politikaları, sorunların temelden çözümü için büyük fırsatlar sunar. Ancak uygulanan politikanın sonuçlarını onlarca yıl sonra görebilmek söz konusudur. Bu nedenle gelişmiş toplumlarda eğitim politikalarında hızlı değişimler olmaz. Atılan her adımın bilimsel temelde düşünülerek tartışılarak ve ölçülerek atılması esastır.
Genellikle iktidarlar, eğitim politikalarında bir anda büyük değişiklikler yapmaktan kaçınırlar. Bunun çok haklı bir gerekçesi vardır. Düşünülmeden ya da siyasi ikbal hırsıyla yapılan değişikliklerin uzun dönemde bir toplumu çöküşe götürme ihtimali göz ardı edilemeyecek kadar yüksektir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki gelişmeleri ele aldığımızda bu konuda yapılanlar/yapılmayanlar ve sonuçlarını daha açık biçimde konuşmak mümkün olacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde din esasına göre eğitim veren “Sıbyan Mektepleri” (ilkokul) ve (üniversite düzeyinde kabul edilen) medreseler vardı. Bunların yanında batılı usullerle eğitim veren askeri teknik ve ihtisas okulları ile genel eğitim kuruluşları (Rüşdiyeler, Mekteb-i Umum-u Edebiye ve Mekteb-i Maarif-i Adliye) vardı. Tevhid-i Tedrisat (Eğitimin Birleştirilmesi) Kanununun 3 Mart 1924 tarihinde kabulüne kadar, Türkiye’de bazı okullar Evkaf (Vakıflar) Nezaretine bağlıydı. Bu tarihten sonra Maarif (Eğitim) vekâletine bağlanmıştır. (2)
Eğitimin Birleştirilmesi Kanuna büyük önem veren Atatürk 22 Eylül 1924 tarihli konuşmasında “Eğitimdir ki bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, yüksek bir cemiyet halinde yaşatır, ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder” diyerek bunu ifade etmiştir. Ayrıca hazırlanacak yeni eğitim programının en önemli yönlerini, toplum hayatımızın ihtiyaçları ile uyumlu olmak ve çağın gereklerine uygun olmak şeklinde açıklamıştır (3). Buradan Atatürk’ün Cumhuriyeti kurmasının temelde bir aydınlanma devrimi, bir kültür devrimi olduğu sonucunu çıkarmak yanlış olmayacaktır.
Ancak Atatürk’ün belirlediği Milli Eğitim politikasından, 1950’lere gelindiğinde önemli bir ayrılma yaşanmıştır. Birinci Adnan Menderes Hükümetinin programında “Maddi bakımdan ne kadar ilerlenmiş olursa olsun, milli, ahlaki, sarsılmaz esaslara dayanmayan, ruhunda manevi kıymetlere yer vermeyen bir cemiyetin bu günkü dünya şartları içinde kötü akıbetlere sürükleneceği tabiidir. Talim ve terbiye sisteminde bu gayeyi göz önünde bulundurmayan, gençliğin milli karakterine ve ananelerine göre manevi ve insani kıymetlerle teçhiz edilmeyen bir memlekette ilmin ve teknik bilginin yayılmış olması, hür ve müstakil bir millet olarak yaşamanın teminatı sayılamaz” denmiştir.(4) Bu metinde Atatürk’ün eğitim konusunda “hayatta en gerçek yol gösterici bilimdir” sözüne bir karşı duruş sezilmektedir. Nitekim Birinci Adnan Menderes Hükümetinin iktidara geldikten sonra, ilk iş olarak ezanın tekrar Arapça okunması yönündeki kanunu çıkarmaları, yukarıda belirtilen metinle son derece uyumludur.
Milli eğitim politikasındaki bu ciddi kırılmanın sonuçlarından biri de, 1946’da fiilen durdurulan Köy Enstitülerinin Birinci Adnan Menderes Hükümeti tarafından tamamen kapatılmasıdır. Bu dönemin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni dünya düzeninde Rusya tehdidine karşı, Amerika’nın yanında yer alan Türkiye açısından büyük önemi vardır. Komünizme karşı toplumu kışkırtmaya yönelik uygulamalar, Amerika’dan başlayarak onun kontrolündeki ülkelerde politika değişikliklerine neden olmuştur. Aydınlanmacı bütün fikirler, komünizm yaftası yapıştırılarak, mücadele edilmesi gereken meşum olgulara dönüşmüştür.
Bu arada Birinci Menderes Hükümetinin kurulmasından hemen sonra 1950 Haziranında Amerikalı bir heyet Avrupa İmar Kalkınma Bankası (bugünkü adıyla Dünya Bankası) adına Türkiye’ye gelmiş, hazırladıkları rapor, 1951 yılında söz konusu bankaya teslim edilmiştir. Raporun içeriğinden daha önemli olan, ABD’nin artık Türkiye gibi “şekillendirilmesi gereken” ülkelere politika transferinin resmi aşamalarından birini oluşturmasıdır. Bundan sonra Türkiye bazı dönemsel sapmalar olsa da, ABD’nin belirlediği politik çizginin dışına çıkamamış, çıkmaya kalktığında da gerekli “cezalar” verilmiştir. Hatta 2008 sonrasında yaşanan Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda ABD, Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi çıkarları için engel olarak görüp, Türk Hükümeti aracılığıyla TSK’yı çökertmeye çalışmıştır.
Türkiye’de milli eğitimin genel seyrine baktığımızda; 1923-1938 döneminin, milliyetçilik ve çağdaşlaşma ile karakterize edilen bir milli eğitim politikasına sahne olduğu söylenebilir. Ümmet düşüncesi ile bir arada tutulmaya çalışılmış bir ulusun, bağımsızlık mücadelesi sonrası bu politikayı benimsemesi beklenen bir yaklaşımdır. Çünkü temelde Cumhuriyet bir Ulus-Devlet inşasının önemli bir aşamasıdır. Atatürk’ün ölümünden sonraki dönemde, 1938-1950 yılları arasında milliyetçiliğin (eğitim politikası bağlamında) biraz güç kaybettiği, batılılaşma ve hümanizm akımının milli eğitim politikalarında egemen olduğu görülmektedir. Bu dönemin en önemli oluşumu, Köy Enstitüleridir. 1950-1960 dönemi, tepkisel bir dönem olarak gözlemlenmiş, bu dönemde ezanın tekrar Arapça okutulması, Köy Enstitülerinin kapanması, Halkevlerinin kapanması gibi uygulamalar ön plana çıkmıştır. Ancak bu dönemde kalıcı bir eğitim politikası uygulamasına rastlanmamaktadır.(5)
Kaynak: Özkan Leblebici tarafından hazırlanmıştır. Kaynak göstermeden kullanılamaz.
Demokrat Parti’nin 1960 yılındaki askeri darbe sonrası iktidardan düşmesi ile başlayan 1960-1980 döneminde eğitim politikalarına damgasını vuran en önemli unsur 1961 Anayasası olmuştur. Yine bu dönemde soğuk savaş yıllarının da etkisiyle bir “komünizm tehlikesi” olduğuna inanılmış ve milliyetçi eğitim politikaları ön plana çıkmıştır. 1960-1970 yılları arasında müfredatta yer alan kitaplarda Osmanlı padişahlarına yöneltilen eleştirel tavır, 1976’dan itibaren yerini daha yumuşak bir üsluba bırakmıştır (6). Bunun 1970’li yıllarda yaşanan “Milliyetçi Cephe” Hükümetlerinin etkisi ile gerçekleştiği düşünülebilir.
Özellikle 1961’de uygulanmaya başlanan 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile ilköğretim çağının 7-15 yaş arası sekiz yıllık zorunlu eğitimi kapsadığı belirtilmektedir. Bu amaçla, 25’inci maddede yatılı bölge okulları kurulması öngörülmüş, 75’inci maddede ise halkın okul yapımına gönüllü katılımı istenmiştir (7). Buradan eğitimin topyekun bir seferberlik gerektirdiğinin politika yapıcılar tarafından anlaşıldığı sonucunu çıkarabiliriz.
1973 yılında çıkarılan 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Yasasında ise, sekiz yıllık eğitim “5+3” olarak iki kademede ele alınmış ve ilk kademeyi bitirene ilkokul diploması verilmesi öngörülmüştür. 1961 Anayasası ile ortaya çıkan özgürlük ortamında şekillenen eğitim politikaları, 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen askeri müdahale ile yeni ve farklı bir döneme girmiştir. Bu durum başta 1982 Anayasası olmak üzere, hükümet programları ve 1739 Sayılı Kanunda yapılan değişikliklerle de ortaya çıkmaktadır.
Sizlere Doktora eğitimim sırasındaki çalışmamdan faydalanarak aktardığım bilgiler, günümüzde uygulanan eğitim politikalarını anlamlandırmak açısından önemlidir. Eğitim politikalarından bahsederken, arada süreci belirleyen önemli detaylara girmeye bile fırsat bulamadığımı belirtmeliyim. Oldukça kapsamlı olarak ele alınması ve farklı kesimlerin katılımıyla tartışılması gereken süreç, ne yazık ki, rayından çıkmış görünüyor. Bu konulara bir sonraki yazımda yer vermek üzere 1980’e kadar olan dönemi burada noktalıyorum.
Kaynakça
(1) Adil Saraç, Eğitim Bilimine Giriş Ders Notları, Ankara, 2002, s.4
(2) H.Ali Koçer, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul, MEB Yayınları, 1992, s.6, 40. Batılı anlamda eğitim veren ilk kurum, 1773’de açılan Mühendishane-i Berri Humayun’dur. Amacı Deniz Subayı ve mühendis yetiştirmektir.
(3) Kemal Aytaç, “Atatürk’ün Eğitim Görüşü”, Atatürkçülük (İkinci Kitap), Ankara, Gnkur.Basımevi, 1983, s.104-107.
(4) Nurdan Kalaycı, Cumhuriyet Döneminde İlköğretim, İstanbul, MEB Yayınları, 2004, s.58.
(5) A.Rıza Abay, “Eğitim Politikası”, 1980-2003 Türkiye’nin Dış, Ekonomik, Sosyal ve İdari Politikaları, Ankara, Siyasal Kitabevi, 2003, s.434-439.
(6) A.k., s. 439-440.
(7) Nurdan Kalaycı, a.g.e., s. 74-75.