Site İçi Arama

egitim

Sözün Haysiyeti, Sessizliğin Gücü

Türkçemiz adına hepimizin üzerinde titremesi gereken en büyük gerçeğimiz şudur: Çağın bu boş gürültüsüne teslim olmayıp, güzel Türkçemizin ve kelimelerimizin onurunu her daim korumak.

​İstanbul’un eski ve köklü mahallelerinden birinde, Karagümrük’ün o kendine has sokaklarında büyürken öğrendiğim ilk şeylerden biri, sözün bir haysiyeti olduğuydu. Mahalle kültürünün, büyüklere saygının ve komşuluk hukukunun dilimize bir edep çizgisi çektiği o yıllarda, her akla gelen söylenmez; kelimeler önce gönül süzgecinden geçirilir, sonra sokağa salınırdı. Yaşça büyüklerimizin heybetli sessizlikleri, aslında biz çocuklara çok şey anlatırdı. O günlerden zihnime kazınan bu duruş, yıllar sonra adım attığım Harbiye sıralarında ve bir subay olarak görev yaptığım uzun yıllar boyunca sarsılmaz bir hayat felsefesine dönüştü.

​Hayat, insana her şeyden önce yüksek bir disiplin ve sarsılmaz bir otokontrol öğretir. Yıllar süren gözlemlerim ve yönetim kademelerindeki deneyimlerim boyunca şunu bizzat yaşayarak gördüm: En kritik anlarda, en doğru kararlar gürültüyle değil, derin bir sessizlik ve sarsılmaz bir akıl yürütmeyle alınır. İster bir topluluğu yönlendirin ister geleceğe insan yetiştirin, kelimelerin gücünü hep idrak etmek gerekir. Çünkü gerçek disiplin, sadece davranışları eğitmek değil; zihni ve dili de gereksiz her türlü fazlalıktan arındırmaktır. İçinde yaşadığımız bu çağ ise, ne yazık ki sözün değerini yitirdiği, sessizliğin ise bir eksiklik gibi görüldüğü gürültülü bir döneme dönüştü. Bilgi kirliliğinin ve durmaksızın yayılan boş lakırdıların ortasında, insanın en büyük sınavı zihin temizliğini korumak ve düşüncelerini öz disiplin süzgecinden geçirebilmektir. Oysa bugünün dünyası, insanı sırf kendini göstermek, öne çıkmak ve bir yer kapmak adına anlamsızca konuşmaya zorluyor. Ortada ne olgunlaşmış bir düşünce var ne de aktarılmaya değer bir gerçek; sadece benliğin yarattığı gürültü ve boşluğu doldurma telaşı mevcut.

​Oysa insanlık tarihi, sessizliğin ve seçilerek söylenmiş sözün gücünü haykıran bilgelerle doludur. Bir ömür pusulam olan Stoacı bilgelerden Epiktetos, insanın iki kulağı ama sadece bir ağzı olduğunu hatırlatırken, duymanın ve anlamanın konuşmaktan iki kat daha değerli olduğunu vurguluyordu. Zira bilgelik, dışarıya durmadan laf yetiştirmek değil, insanın kendi iradesini ve dilini denetleyebilmesidir. Dilin bir terazi olduğunu bilenler, içlerinde tartmadıkları hiçbir şeyi dışarıya salmazlar.

​Bizim topraklarımızın mayasında da bu köklü anlayışın izleri derindir. Türk toplumu, "Söz gümüşse sükut altındır" diyerek sessizliği bir erdem, derin bir düşünüş biçimi olarak kabul etmiştir. Bu irfanı en güzel özetleyenlerden biri olan Mevlana, "Söz dalga, deniz ise gönüldür" der. Deniz dalgalanmadan, gönül demlenmeden çıkan her söz, kıyıya vuran çer çöpten farksızdır. Mevlana'nın öğüdü açıktır: İçinde bir hakikat barındırmayan, gönülden kopup gelmeyen söz, sadece havayı döven boş bir gürültüdür. Batı düşüncesinin kapılarını aralayan Descartes ise, her şeyden şüphe edip zihnini arındırırken, insanın önce kendi içine dönmesi ve düşüncenin özünü bulması gerektiğini savunmuştur. Düşünmek, konuşmaktan önce gelir. Benzer şekilde Spinoza, insanın en zor kontrol ettiği şeyin dili olduğunu söyler. Ona göre dilini tutamayan insan, kendi tutkularının ve çağın dayatmalarının kölesidir. Gerçek özgürlük ve zihinsel güç, insanın ne zaman susacağını ve ne zaman konuşacağını bilmesinde saklıdır.

​Aktif çalışma yıllarından sonra başladığım ve bugüne kadar binlerce sayfayı bulan yazarlık, araştırmacılık ve emeklilik dönemimde, her sabah "Demir Atım" ile çıktığım yollarda ya da masamın başında toplumsal ve küresel analizler kaleme alırken hep bu içsel dinginliği aradım. Çünkü yazı yazmak da motosiklet sürmek gibidir; yüksek bir odaklanma, gereksiz yüklerden arınma ve tam bir zihinsel berraklık ister. Şimdilerde geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, asıl erdem, insanın içindeki konuşma isteğini kendi iradesiyle denetleyebilmesindedir.

Olgun bir duruş, zihinde iyice pişmemiş, sessizlikten daha değerli olmayan hiçbir sözü dilden dışarı salmamayı gerektirir. Konuşmak, günümüzün dayattığı bir zorunluluk değil; aksine uzun bir içsel demlenmenin, tarih ve toplum süzgecinden geçmiş köklü bir dünya görüşünün seçkin bir meyvesi olmalıdır. Sırf "ben de burayanın sahibiyim" ya da "ben de buradayım" demek için kelimeleri savurganca harcayanların yarattığı bu kirliliğe karşı verilecek en güzel yanıt; ancak özü sağlam, anlamı derin ve gerekliliği tartılmış sözlerle mümkündür. 

Türkçemiz adına hepimizin üzerinde titremesi gereken en büyük gerçeğimiz şudur: Çağın bu boş gürültüsüne teslim olmayıp, güzel Türkçemizin ve kelimelerimizin onurunu her daim korumak.

Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Araştırmacı Yazar Mustafa Orhan ACU
Tüm Makaleler

  • 11.07.2026
  • Süre : 1 dk
  • 101 kez okundu

Google Ads