Hayatın Matematiği Sohbetleri (Bölüm 4): Kalpaklı Ruh, Kamera Arkası Yürek Nejat Saydam’a Saygı
Sinemayı sadece eğlence aracı görmeyen, her zaman halkın içinden hikayeler anlatan, sadece kamera arkasında değil yüreğinin en derininde de bu millete hizmeti görev bilen bir sinema emekçidir Nejat Saydam.
Yıl 1959
30 yaşında genç bir yönetmen KALPAKLILAR filmini çekmek üzere kamera arkasına geçer. Amacı, Milli Mücadele döneminde Anadolu’nun yaşadığı siyasal ve toplumsal değişimi, bir grup idealist gencin ve halkın verdiği mücadele ile Kuvayı Milliye ruhunun oluşumunu anlatmaktır.
Sadri Alışık ve Çolpan İlhan gibi iki önemli ismin yer aldığı bu siyah beyaz filmin genç yönetmeni, aydını halk ile sembolü insan ile, tarihi vicdan ile buluşturup, kalpaklıyı resmi bir figür olmaktan çıkarıp yaşayan bir vicdan haline getirmiştir.
Samim Karaköz’ün aynı adlı romanından senaryosunu kalema alan ve yöneten bu genç, Türk Sinemasına 131 film kazandıran Nejat Saydam’dan başkası değildir.
Sinemayı sadece eğlence aracı görmeyen, her zaman halkın içinden hikayeler anlatan, sadece kamera arkasında değil yüreğinin en derininde de bu millete hizmeti görev bilen bir sinema emekçidir Nejat Saydam.
Bu röportaj;
Sadece bir dönemi değil, bir duruşu da temsil eden Nejat Saydam’a bir saygı röportajıdır.
Sorularımı içtenlikle cevaplayan oğlu Sabri Saydam’a çok teşekkür ediyorum.
1. Babanız Nejat Saydam, Yeşilçam'ın en üretken yönetmenlerindendi. Ünlü bir yönetmenin oğlu olmak çocukluk ve gençlik yıllarınızı nasıl şekillendirdi? Evde 'yönetmen Nejat Saydam' ile 'baba Nejat Saydam' arasında nasıl bir fark vardı?"
Öncelikle merhaba Hülya Hanım. Nejat Saydam’ı anlatmak çok zor. Baba Nejat Saydam’ı da, Yönetmen Nejat Saydam’ı da. Sanırım babamı anlatmak geriyor beni, üstelik bunca filme ve senaryoya, sinemaya kattığı bunca esere, değere ve sevgiye rağmen belki de Türk Sinemasının adından en az bahsedilen ismi olmasından kaynaklanıyor bu gerginlik. Sanki sadece ben varmışım gibi onu anlatacak ve eğer beceremezsem babam hep eksik kalacakmış gibi. Sorunuza gelince kapkalın bir çizgiyle ayrılmış iki farklı kişilik hatırlıyorum. Bir tarafta setteki duruşu, tarzı, tavrı ve işiyle hiçbir şey öğretmeye kalkmadan her şeyi öğreten dahi bir beyin, diğer tarafta hiçbir şekilde babalık taslamadan hayatı öğreten mükemmel bir baba. Onun için bir film nasıl önce kafada kurgulanıp sonra perdeye aktarılıyorsa hayat da önce kafada kurgulanıp sonra bana, kardeşime, hatta anneme aktarılıyordu. Dıştan bakıldığında anlaşılmasa da attığı, atmakta olduğu ve atacağı her adımı önceden tasarlayan bir hayat satrancı oynadı babam. Mantıkla duyguyu aynı potada ve bu kadar dozunda kullanabilen başka hiç kimseyi tanımadım. İyi ki…
2. Babanızın filmleri evde nasıl bir yankı bulurdu? Projelerinden, set anılarından ya da yaşadığı zorluklardan aile içinde konuşulur muydu? Sizinle paylaştığı unutamadığınız bir anısı var mı?"
Yoğun çalıştığı dönem benim henüz yaşça çok küçük olduğum bir dönem. 1980’e kadar süren bu yoğunluğu boyunca ailesiyle paylaştığı en önemli etkinlik film galalarıydı. Genellikle Pangaltı-İnci Sinemasında gerçekleşen galalara mutlaka bizi de götürürdü. Oyuncular, ekip ve muhteşem bir kalabalık. Bizi locaya oturtur, kendisi film boyunca fuayede İstanbul dışındaki gişeyi takip ederdi. İlla ki annemle set konuşurdu. Hatta zaman zaman Türkan Şoray’ın, Fatma Girik’in, Hülya Koçyiğit’in bize gelip gittiği olurdu. Geceleri zaten hep birlikte geçirirlerdi. Belli mekanları vardı ama biz gidemezdik tabii. Sanırım 72-73 gibi, o dönem iş yaptığı Acar Film’e beni de kadrolu olarak aldırdı. Düşünün 11-12 yaşında bir çocuk, ekipte setçilik, ışıkçılık, asistanlık, stüdyoda montajda, laboratuarda, ses stüdyosunda çalıştım uzun süre. Oradaki anılar o kadar çok ki.
3. Nejat Saydam, melodramları kadar komedi ve macera filmleriyle de tanındı. Onun yaratıcı sürecini nasıl gözlemlediniz? En belirgin yönetmenlik özellikleri sizce nelerdi?
Başta da söylediğim gibi müthiş bir kurgu beyni vardı babamın. Bunu bir örnekle anlatmak isterim. Bir filmde yardımcı yönetmenliğini yapıyordum. Hazırlık sürecinde ortada senaryo yoktu. Prodüksiyon ekibine oyuncular, mekanlar hatta kostüm hakkında bilgiler veriyor ama bir türlü yazmıyordu senaryoyu. Normal şartlarda senaryo bir akıştır. Girişi, gelişmesi ve finali vardır. Her sahne belirli bir olay örgüsüyle birbirini takip eder. İşi koydu, günü belirledi ve bana, sete 2 saat önce gelmemi söyledi. Mekan bir platoydu ve bir karakolda komiser odası hazırlanmıştı. Düşünün, senaryo içinde, örneğin 7, 28, 50 ve 81.sahneler bu odada geçiyordu. Yani birbirinden kopuk, farklı zamanlarda, hatta farklı oyuncularla. Sabah oturdu ve elle sadece bu sahneleri yazdı ve bana daktiloya çekmemi söyledi. Ertesi gün farklı bir mekanda, diyelim 15, 35 ve 70. sahneleri yazdı ve verdi. Bir puzzle kurun kafanızda, her seferinde başka yerlere başka parçaları koyarak tamamlayın. Sanırım üçüncü hafta sonunda senaryo ve film aynı anda tamamlandı ve ortaya kusursuz bir makzeme çıktı. Çekime giderken yolda yazılan senaryo gördüm, şehir dışı işlerde otelde yazılanını da gördüm ama bu ilkti. O film süresince Nejat Saydam devleşti beynimde. Film göreceli bir kavram. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz ama onu üreten her beyine, o beynin her milimetresine saygı duyacaksınız zira burada insan beyninin bu kadar yüksek bir kapasiteyle çalışıyor olması inanılmaz.
4. Sizin için babanızın filmografisinde özel bir yeri olan bir film var mı? Neden?
Ben babamın 131 filminin yaklaşık 30’unda onunla beraber çalıştım. Gerek sinemanın olanaklarını gerekse kendi kapasitesini çok iyi bilirdi. Onun için her set, her film, her senaryo ciddiyetle bakılması gereken birer malzemeydi ve olanaklar dahilinde bu malzemeyi en iyi biçimde kotarmaya çalıştı yani aynı değeri, aynı özeni gösterdi. Ben yine de bu 131 film arasında Küçük Hanımefendi serisinin ayrı bir yeri olduğuna inanıyorum. Küçük Hanımefendi, Küçük Hanımın Şöförü ve Küçük Hanım Avrupada, Nejat Saydam’ın sinemada durduğu ve gelecekte duracağı yeri, insanların ona hangi gözle bakmaları gerektiğini ve ne tarz bir yönetmen ve senarist olduğunu daha en baştan ortaya koyduğu filmlerdir. Ayrıca Türk Sinemasına Salon Komedisi ekolünü getiren bu üçleme, bugünün sık kullanılan Romantik Komedi tarzının da temelidir bence.
5. Babanızın size aktardığı ve hayatınızda en çok değer verdiğiniz sanatsal, mesleki veya insani ders ne oldu?
Daha önce de söylediğim gibi Nejat Saydam sadece bana değil, kimseye ders vermeye kalkmadı. Kendine has sanat, meslek ve hayat tarzını yaşadı sadece. Eğer yanındaysanız ya da idol olarak onu seçtiyseniz (ki benim için öyleydi) izlemeniz gerekirdi. O, kafasında kurduğu hayatı yaşarken, o hayatın şifrelerini çözmek size kalırdı. Bazen zorlandığınızı hisseder, görür, “oldu” diyene kadar sizin için düzenlediği farklı bir oyunu oynardı. O oyunun işinize yaradığını, açmazlarınızı giderdiğini zamanla anlardınız. Ona göre herkes kendi tarzını, kendi hayatını, kendi geleceğini kendi çabasıyla oluşturmalıydı. Uzakta bile olsa görür, hisseder, dokunurdu. Varlığını bilmekle yetinir ama o varlığa minnet duyardınız. Bir alışkanlık, bir bağımlılıktı Nejat Saydam. Derler ya “baban ölünce büyürsün” diye, ben, babam ölünce çok yarım kaldım. Yaşım büyüdü belki ama içim hala 2000 yılında, o hastane odasında, vedalaştığımız günde.
6. O dönemde (özellikle 60'lar-70'ler) babanızın setlerine gittiğiniz oldu mu? Yeşilçam'ın o 'aile ortamı', imkansızlıklar içinde mucizeler yaratma çabası sizde nasıl bir izlenim bıraktı?"
6-7 yaşımdan itibaren İstanbul’daki hemen her setine götürdü beni. Bu da gizli bir öğretiydi. Kamera aküsü taşımamı, set kamyonunda mekana gitmemi, ışık kalaslarının üzerinde dolaşmamı, sete çay kahve dağıtmamı, hatta ilkel fotoğraf makinemle fotoroman çekme heveslerimi hep uzaktan seyretti. Sabah stüdyoya girdiğimiz andan itibaren özgür bıraktı, akşam iş bitimine kadar dokunmadı bile. Dediğim gibi sonra da kadroya maaşlı eleman olarak aldırdı beni. Yaşadığım tüm bu süreçte Nejat Saydam’dan set çaycısına kadar kimseden “imkansızlık” sözcüğünü duymadım. Ahşap raylı şaryonun lastik tekerleği yamulduğunda, kamera aküsü akıttığında, 10.000 vatlık dev lambalar arızalandığında, kameradaki film sonuna geldiğinde ya da oyuncu hastalandığında hep çözümleri oldu. Pratiktiler. “Olmaz” demeyi bilmezlerdi. Yönetmene dahi aksettirmeden sorunları kendi aralarında çözerlerdi. Sapına kadar profesyoneldi hepsi ve bugün olmayan aidiyet duygusu o zamanlar tavandı. O küçücük yaşımda bile, akşam eve gittiğimde mutluluk ve huzur duydum. Dev bir çarkın küçücük bir dişlisi olabilmek muazzamdı. Bugün böyle hisseden olmadığını üzülerek görüyorum.
7. Nejat Saydam, Türkan Şoray, Fatma Girik, Cüneyt Arkın, Kadir İnanır gibi birçok efsane isimle çalıştı. Babınızdan dinlediğiniz veya bizzat şahit olduğunuz, bu isimlerle ilgili unutamadığınız bir anıyı paylaşabilir misiniz?"
O kadar çok anı var ki. Sadece bu soru bile sayfalar dolusu cevap gerektirir. Şunu söylemek istiyorum, saydığınız ve saymadığınız birçok isimin yanında büyüdüm ben. Dönemin oyuncuları ablalarım, ağabeylerim, dönemin yönetmen ve senaristleri baba yarılarım oldu hep. Senaryo yazmayı öğrenme hikayem ilginçtir mesela. O dönemin yönetmen ve senaristleri senaryolarını kalem, defterle yazarlardı. Piyasada para kazanmanın bir yolu da bu defterleri daktiloyla senaryo haline getirmekti. 15-16 yaşımdan itibaren gerek babamın gerekse birçok ünlü yönetmen ve senaristin senaryolarını daktiloya çekip bir yandan sayfa başı para kazanırken bir yandan da senaryo öğrendim. Orası müthiş bir okuldu.
8. Sizce Yeşilçam'ı bugünün sinemasından ayıran en temel ruhu ve çalışma prensibi neydi? Bu ruhun kaybolduğun düşünüyor musunuz?"
Yeşilçam Sineması bir endüstriydi. Hollywood’dan esinlenerek oluşturulmuştu. İşi sadece film üretmek olan şirketlerden oluşuyordu. Bu şirketler yıllık programlarla çalışıyorlardı. Örneğin Nejat Saydam, Acar Film’e iş yapıyordu. Murat Köseoğlu’nun sahibi olduğu Acar Film, bünyesinde çekim platolarından montaj odalarına, setçisinden sesçisine, ışıkçısından asistanlarına, film yıkama laboratuarlarından çekim ekipmanına kadar gereken her türlü ekip ve ekipmanı bulunduruyor, bunlara maaş ödüyordu. Bu insanlar devamlı bir işe sahip oldukları için gelecek kaygısı taşımıyor, sadece yaptıkları işe odaklanıyorlardı. Yani sistem bir fabrika usuluyle çalışıyordu. Yılda 6 film çekiliyor, bu filmlerin listesi, senaryosu, oyuncuları, mekanları hatta dağıtım ağları bile bir önceki yıldan belli oluyordu. Bugün ise ekipler gelecek kaygısıyla çalışıyorlar. Tek odalı yapım şirketleriyle dizi ya da film başı sözleşme imzalıyor, film bitince ya da dizi yayından kalkınca işsiz kalıyorlar. Önce de söyledim ya, sektörün olmazsa olmazıdır AİDİYET. Güvence olmazsa aidiyet olmuyor maalesef. Sinema ruhunu, yani onu sinema haline getiren insan faktörünü ve o faktörün aidiyet duygusunu kaybetti. Kendisini bir yere ait hissedemeyen kimseden verim bekleyemezsiniz
9. Nejat Saydam filmlerinde sıklıkla işlenen toplumsal konular (adalet, yoksulluk, aşk, aile bağları, töre vb.) dönemin toplumunu ne kadar yansıtıyordu? Bu temaları seçmesinde ne etkili oluyordu?"
Bahsettiğimiz dönemin büyük çoğunluğu televizyonsuz yıllar. İnsanların sinemaya gittiği, neredeyse eli ayağı düzgün her filmin gişe rekorları kırdığı 60’lar, 70’ler. O yılların bir başka eksiği de bilgi. Büyük şehirlerde yaşayanların Anadoluyu, Anadoluda yaşayanların ise büyük şehirleri bilmediği yıllar. Televizyon ve doğal olarak belgesel de kısıtlı olduğundan her iki tarafın da birbirlerinin yaşam şartları, örf, adet, gelenek ve tabularını öğrenebileceği tek kaynak sinema. Dönem sinemacılarının bir misyonu da (belki de farketmeden) bilgi akışını sağlamak. İstanbul’u bırakın görmeyi hayal bile edemeyen kitleler sinema sayesinde İstanbul hayatını, zenginliği, modernliği ve serbestliği öğrenirken aynı şekilde kentlerde yaşayan bizler de sinema sayesinde köy yaşamını öğrenmedik mi. Anadolu insanının oyuncu olma ümidiyle Yeşilçam’a akın etmesi de bu dönemlerde başlar. Nejat Saydam burada kentli sinemacı rolü üstlenir. Çoğunlukla zengin konaklarda yaşayan erkekler ve kadınlar, zenginliğini bir çırpıda kaybedip acınası duruma düşen insanlar, zenginlik hayalleriyle zengin konaklarında patronlarıyla aşk yaşayan fakir kadın ya da erkekler bazen dram, bazen salon komedisi şeklinde yansırlar perdeye. Aslında dönemin sineması burada yönetmenler üzerinden kategorilere ayrılır. Nejat Saydam, Sırrı Gültekin, Mehmet Dinler gibiler kent yaşamını ele alırken, Yılmaz Güney ve Şerif Gören gibiler Anadoluyu, Ertem Eğilmez ve sonraları Atıf Yılmaz, Yavuz Turgul gibiler ise aileyi, sıcaklığı, ilişkileri ve dramlarıyla kullanırlar.
10. Nejat Saydam'ın sineması ve Yeşilçam'ın o dönemki yaklaşımı, bugünün Türk sineması için hala ders çıkarılacak bir kaynak olabilir mi? Neler hala geçerliliğini koruyor?
Bugünkü filmlere ve dizilere baktığımızda hemen hepsinin çıktıkları kaynağın 60-80 arası Türk Sineması olduğunu kolaylıkla görürüz. Gerek Nejat Saydam, gerek Safa Önal, gerek Bülent Oran sinemalarının bugün hala kullanıldığını hatta bu kullanımın zaman zaman taklit sınırlarını zorladığını anlamak için izleyici olmak yeterli. Zengin-fakir ilişkileri, iyi-kötü çatışmaları, namuslularla entrikacıların savaşları, bugün de sürüyor. Tek fark sıcaklık ve masumiyet. Değişen ve katılaşan dünya, vahşi kapitalizm, vs. Sokakta ne yaşanıyorsa sinemaya da o yansıyor. O dönemin zerafeti, kibarlığı, saygısı, sevgisi, dürüstlüğü artık yok. Doğal olarak sinema da katı, sert ve acımasız oldu. Dönemin sıcaklığını beklemek mümkün değil çünkü insan aynı insan değil. Belki bizler o neslin son temsilcileriyiz. Biraz olsun büyüdüğümüz çağı yansıtmaya çalışıyoruz. Peki biz gidince ne olacak dersiniz?
11. Nejat Saydam'ın eserlerinin ve Yeşilçam mirasının korunması, restore edilmesi ve yeni kuşaklara aktarılması konusunda neler yapılmalı? Bu konuda bir çabanız veya gözleminiz var mı?
Sinema eserleri Türkiye’de maalesef farklı bir sahiplik anlayışına sahip. Bizler yani Nejat Saydam’ın mirasçıları, Nejat Saydam filmlerinin sahibi değiliz. Olaya Yeşilçam genelinde bakarsak sadece babam değil, geçmişin sinema insanlarının yapıtlarını koruyacak, restore edecek, gelecek nesillere taşıyacak birimlerin başında Kültür ve Turizm Bakanlığı geliyor ancak onların böyle bir çaba içinde olduklarını zannetmiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Bölümünün bir süre öncesine kadar Türk Sineması arşivini koruma görevi üstlendiğini biliyorum ancak son dönemde bu değerli yapıtların araba garajlarında kaderlerine terkedildikleri duyumlarını alıyor ve kahroluyoruz. Yeşilçam bu ülkenin, bu ülke insanlarının, bu ülke kültürünün en önemli yapı taşlarından biridir. Siyasi çatışmalara, cehalete ve inatlaşmaya kurban edilemeyecek kadar değerlidir. Umarım yakın zamanda bu değeri bilen insanların elinde hakettiği önemi tekrar kazanır.
12. Babanızı kaybettikten sonra, onunla ilgili sizi en çok etkileyen veya şaşırtan bir keşfiniz, anınız veya geri bildirim oldu mu? (Örn: Seyirciden gelen bir mektup, eski bir meslektaşının anlattığı bir hikaye vb.)"
Buraya kadar hep babamın beni setlerde büyüttüğünü, hatta yalnız bırakıp uzaktan izlediğini, elle yazdığı senaryoları bana daktilo ettirdiğini ve yaklaşık 30 filminde beni yardımcı yönetmen olarak yanında tuttuğunu anlattım. Peki şimdi babamın, benim sinemacı olmamı istemediğini söylesem ne dersiniz. Evet şaşkınlıksa şaşkınlık. 15 yaşında Turizm okumaya başladım ben. O yaşa kadar sinemayla içiçe giderken birden yönüm değişti. Liseden sonra üniversitede de Turizm İşletmeciliği okudum. Askerden sonra bir otelin resepsiyonunda çalışmaya başladım. O dönem bir akşam iş çıkışı sinemacı bir arkadaşıma rastladım ve Yaşar Seriner’in yanında yönetmen asistanı olarak reklam sektörüne adım attım. Yıl 1986. Promosyon filmlerinin başladığı ilk dönemler. İlk reklam filmi setinde 72 saat aralıksız çalıştıktan sonra eve gittim, durumu anlattım. Babam 15 gün konuşmadı benimle. Ne selam verdi, ne yüzüme baktı. Bir kere bile bunun nedenini soramadım ona. Yıllarca kıvrandım. Hala da, onca yıl beni sinemaya hazırladıktan sonra neden birdenbire vazgeçtiğini bilmem. Öyle bir kızgınlıktı ki bu, öldüğü güne kadar beni hiçbir yönetmen arkadaşına önermedi, hiçbir film şirketine göndermedi, biz kez olsun, set nasıl geçti diye sormadı. Sırf bu yüzden o sinemada çalıştığı sürece ben sadece reklam filmi çektim. Hep uzak durduk birbirimizden. İlla ki geçerli bir sebebi vardı. Belki benim bulmamı istedi ama ben bulamadım. Hele o son gününde, hastane odasında benimle vedalaşırken, birbirimize sevgimizi anlatırken defalarca dilimin ucuna geldi, soramadım. O günün yarını olmadığını o biliyordu ama ben bilmiyordum.
13. Babanıza dair size en çok duygu yükleyen, sakladığınız özel bir eşya (set fotoğrafı, kişisel eşyası, ödülü, notu vb.) var mı? Hikayesini paylaşır mısınız?"
Birlikte çalıştığımız ilk filminde boynuma astığı kronometreyi hiç unutamam. Elle basmalı, mekanik ama çok değerli bir parçaydı. Onun ne işe yaradığını zamanla öğrendim. Şimdi birçoğunuz “ne var işte, çekim süresini ölçmeni istemiş” diyeceksiniz. Hayır, hayatın da, sinemanın da, senaryonun da zaman denen matematiksel yapıyla birbirine bağlandığını öğretmek istemişti. Bir filmde bir saniye içinde 24 kare vardı. Yani bir saniyede vizörden tam 24 kare geçerdi. Her bir kare, bir hareketin tamamlayıcı parçasıydı. Hayat ne bir kare eksik ne de bir kare fazla yaşanırdı. Ve o kronometre her bir saniyeyi 24 kere düşünmeyi gerektirirdi. Bugün yönetmen, senaryo ve polisiye yazarı olduysam her şeyi önce Nejat Saydam’a, sonra da o boynuma astığı kronometreye borçluyum ben.
14. Sizce Nejat Saydam, Türk sineması tarihinde nerede duruyor? Onu gelecek kuşaklara nasıl bir isim olarak anlatmak istersiniz?"
Nejat Saydam kimine göre sıradan filmler çeken, ticari bir kafa, kimine göre üretken bir beyin, kimine göre Yeşilçam denen çarkın dişlilerinden biri, bana göre ise bir efsanedir. Öldükten sonra hiçbir zaman olması gereken yerde duramamasına rağmen en azından sinemayı bilen, değerini anlayan insanların gözünde önemli bir yerdedir. Türk Sinemasına gerçekten vakıf küçük bir topluluk için Türk Sinemasını bir yerden alıp başka bir yere taşıyan değerli bir emanetçidir. Dikkat edin, bugün hala sinema, o günkü film sayısına, izleyici sayısına, sıcaklığına ve dürüstlüğüne ulaşamamıştır ve belki fazla iddialı olacak ama bugün Yeşilçam diye burun kıvıranlar, sinemayı sinema yapanın, Türk Sineması denen varlığın, hala film çekebiliyor olmanın sebebinin Yeşilçam olduğunu anlayamamış zavallılardır. Yeşilçam ve Nejat Saydam’a, diğer baba yarılarıma, Türk Sinemasına o dönem emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler. Minnettarım.