Kentleşmenin Düşündürdükleri
Eğer bir kentte toplu ulaşım çok gelişmişse orada kolektivist kültürün yaygın olduğunu düşünebiliriz. Bir kentte bisiklet kullanımı yaygın ve altyapı buna göre tasarlanmışsa çevre bilincinin gelişmiş olduğu, insanların daha sağlıklı bir yaşamı tercih ettiği anlaşılabilir.
Yaşantımıza anlam katan mekânlar, çoğunlukla alışkanlıklarımızın ürünüdür. Bir kenti güzel ve yaşanabilir kılan faktörlerin birçoğu, insanlarda alışkanlıkların ördüğü duvarları aşıp farkındalık oluşturamayabilir. Çünkü mekâna alışmış olmak, işlevsellik ve estetik gibi konuların bir tercih ya da bir talebe dönüşmesini engeller. Sonuçta mimari kaygılar, parasal kaygılara yenik düşer.
Kentlerin oluşumu ve gelişimi çok uzun yıllar alan bir süreçtir. Bu nedenle kentler, halkın hafızasını yansıtır. O halkın tarihsel süreçte yaşadıkları, değerler sistemi ve inançları kent mekânını biçimlendirir, yeniden adlandırır ve üretir. Bu nedenle bir kentin sokaklarını, meydanlarını ve müzelerini dolaştığınızda, kentliler hakkında da bir fikir sahibi olursunuz. Hatta halkın ve yöneticilerin ahlaki duruşları, tercihleri ve sorumluluk duyguları hakkında bile fikir sahibi olmak mümkündür.
Eğer bir kentte toplu ulaşım çok gelişmişse orada kolektivist kültürün yaygın olduğunu düşünebiliriz. Bir kentte bisiklet kullanımı yaygın ve altyapı buna göre tasarlanmışsa çevre bilincinin gelişmiş olduğu, insanların daha sağlıklı bir yaşamı tercih ettiği anlaşılabilir. İnsanların trafik kurallarına uyduğu, korna sesinin çok az duyulduğu kentlerde topluma duyulan saygının daha yüksek olduğu neredeyse kesindir.
Mesela bir kentin dokusu eklektik ve çarpıksa, orada yöneticilerin kentin planlı ve kontrollü büyümesi yönünde hiçbir kaygı taşımadığını anlamak zor değildir. Dünyanın en güzel kentlerinde yapıların birbiriyle uyumu, mimarinin doğayla uyumu, kentin genişlemesinin zamanla uyumu neredeyse mükemmeldir. Bu mükemmellik kentlileşme süreçlerinin de belirleyicisi olur. Kent, kentlilere kamusal alanlarda ve sosyal mekânlarda davranış biçimini öğretir.
Bir kentin büyümesi aynı zamanda stratejik mekânsal planlamayı gerektirir. Kentin işlevleri ve bu işlevlerdeki farklılaşmayla birlikte kentlilerin yaşadıkları mekâna yabancılaşmaması için, genişleme sürecinin kültür, çevre ve yapı ile uyumlu yönde olması beklenir. Genişleme süreçleri eğer planlı olmazsa bozulmanın yaşandığı bir kent yapısı ortaya çıkar. Bu bozulmanın uzun sürmesi halinde kent dönüşür, farklılaşır ve kentlilerin yabancılaşma süreci başlar.
Kentsel mekânlarda bozulma sadece kent yöneticilerinin sorunu değildir. Ülkede siyaset ikliminin bu konu üzerinde doğrudan etkisi vardır. Bulunduğu makam itibariyle haksız kazancı iktidarının sürekliliğini sağlamak için zorunlu gören siyasetçiler, bu haksız kazancı en kolay, mekânların dönüşümünde üretilen artı değerden sağlarlar. Toprak üzerinden sağlanan bu artı değere rant denir. Görünürde toprak sahiplerinin yararlandığı rantın gizli ortağı ise her zaman siyaset olmuştur. Vergilendirme bunun sadece yasal boyutudur.
Kent mekânı ne kadar kentlilere ait olursa, kentin ruhu o kadar özgün olur. Bunun olabilmesi için sınıfsal farklılaşmanın göze batacak kadar belirgin olmaması gerekir. Sınıfsal farklılıkların işaret kalemi gibi bütün detayların altını çizdiği şehirler genellikle ruhsuzdur. Çünkü bu detaylar, kentin bütünlüğünü parçalamaktadır. Kentin her yerinde eklektik yapılar ve uyumsuzluk hakimdir. Kentliler kendilerini kentin bir parçası gibi hissetmezler. Zaten genellikle kentin yönetimi üzerinde kentlilerin söz hakkı da bulunmaz. Bunun olmaması için kentlerde politik sosyalleşme alanlarına ihtiyaç vardır. Bunlar, parklar, meydanlar, salonlar gibi sosyal mekânlardır.
Günümüzün kentlerinde sosyal mekânlar aynı zamanda halkın iktidarların politikalarına karşı tepkilerini toplu olarak belirtme imkânı bulabildiği mekânlardır. Bu anlamda demokratik protesto hakkı birçok anayasada güvence altına alınmıştır ve iktidarlar bu protestolardan çok olumlu geri besleme süreçleri yaratabilme imkânına da sahip olur. Bunun için iktidarların yeterli demokratik olgunluğa ve adlığı dönütleri değerlendirebilecek bilgi düzeyine sahip olması gerekmektedir.
Kent yaşlandıkça mekânlardaki değişim, kentlileri de değiştirmeye başlar. Kentlileşme süreçleri farklılaşır. Kent kültürü istenmeyen bir şey olmasına rağmen farklı bir boyuta evrilebilir. Bu nedenle değişim süreçlerinin yönetimi, kentin bütünlüğünün ve kültürünün korunması açısından bilimsel ve kültürel olarak liyakatli bir yönetim gerektirir.
Kent mekânlarındaki değişim, artı değer (surplus value) yaratır. En büyük sorun, bu değerin paylaşımında ortaya çıkar. Genellikle kent yönetimi, hak sahipleri ve iktidar arasında adı konulmamış bir mücadele yürür. Bu mücadeleye sermaye de bir ölçüde katılır. Eğer yaratılan artı değer ne kadar yüksek olursa bu dönüşümden pay almak için yürütülen mücadelenin çılgınlık boyutuna taşınması o kadar hızlı olur. Ekonomik ömrü dolmamış binalarda oturan hak sahipleri, yeni binalarla eski binalar arasındaki fiyat farkından yararlanmak için yıkım kararı alabilirler.
Firmalar, hak sahiplerinin karar süreçlerini hızlandırarak onları cezbeden teklifler sunabilirler. İktidarlar, oluşan artı değer üzerinden yeni vergiler alma çabasına girebilirler. Bütün bu çabalar esnasında gözden kaçmaması gereken kent kültürü, genellikle ikinci plana atılır. Kentli hakları görmezden gelinebilir. Eğer süreç yönetimi iyi yapılmazsa kent ruhunu kaybeder. Yerine yenisinin inşası ya çok uzun zaman alır ya da mümkün olmayabilir.
Afetler kentin hafızasında büyük travmalar yaratabilir. Afetler gibi savaşlar da benzer etkiler yaratır. Bütün bu kriz dönemlerinin üstesinden gelebilmenin mümkün olması, kent kültürünün ve kentlileşme süreçlerinin gelişimi ile sağlanabilir. Aksi halde krizlerin yıkıcı etkileri, zaten kırıntı haline gelmiş kent kültürünü ve insanların bir arada yaşama iradesini yerle bir eder. Afetlere karşı dirençli bir kent ise stratejik mekânsal planlama ve sakınım planlamasının etkili bir şekilde yapılmasıyla mümkün olabilir.
Bir de kent mekânının üzerinde en az kentliler kadar hak sahibi olan ancak bu hakları birçok tartışmaya konu olan kent hayvanları vardır. Kuşlar, kediler, köpekler en çok bilineni olsa da dünyada doğal yaşamla iç içe yaşayan şehirler vardır. Bugün kentlerimizde sokak hayvanları sorunundan bahsediyorsak bunun en büyük nedenlerinden biri, kentlerin kontrolsüz büyümesiyle birlikte hayvanların kırsal kesimdeki işlevlerinden kopmuş olmasıdır. Kentin ayrı bir rengi olan bu canlıların popülasyonlarının kontrol altına alınması da bir zorunluluktur. Ancak bunun, suçu onlara yükleyerek değil ortaklık zemininde insanca yapılması esas olmalıdır ki, sonuçta kentlilerin vicdanları hasar almasın.
Bugün ne yazık ki, birçok kent sanki büyük krizler yaşamışçasına ruhunu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. İnsanlar öncelikle diğer kentlilerle politik sosyalleşmeden ve ardından kent mekânından kopmaya başlar. Birlikte yaşama iradesi kaybolur, dayanışma zayıflar. Belirli konularda birleşme olsa da bu daha çok karşıt gruplar arasındaki mücadelenin bir parçası şeklinde olur. Artık her şeyin yerle bir olması için ortam yeni krizlere hazırdır.