Ekonomiden Bana Ne?
Halkın egemenliğinin en önemli boyutu, devlet adı verilen siyasal üst örgüte vergi veren vatandaşın verginin kullanımı konusunda söz sahibi olmasını gerekli kılan “Bütçe Hakkı” kavramıdır. Egemenliğin temsil biçimleri değişse de, demokrasilerde halkın bütçe hakkının önemi değişmemektedir.
Tarih boyunca halk egemenliğinin gelişimindeki temel unsur, halkın iktidar üzerindeki kontrolüdür. Bu kontrol, vergi ödeyenlerin o vergiyi kullananlar üzerindeki söz hakkının gelişmesi yönünde ilerlemiştir. Devletli toplumların tarih sahnesine çıkması (yaklaşık M.Ö. 3500) ile birlikte, devlet yönetiminin merkezileşmesi eğilimi kendini gösterir. Bu eğilimin sınırlarının ilk olarak çizilmesinin Magna Carta (1215) ile gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bundan dolayı Magna Carta, içeriğinden bağımsız olarak egemen gücü sınırlandıran anayasal metinlerin başlangıcı kabul edilir.
Buradan halk egemenliğine evrilen süreç, 17. Yüzyılda Avrupa’da ulus-devletlerin ortaya çıkması ile ivme kazanmıştır. Bunun önemli bir boyutu, devletin politik gücünün sınırlandırılması yanında halkın ekonomik özerk alanının devletin politik gücü karşısında tanımlanması ve tanınmasıdır. Bu alanın yazındaki karşılığı sivil toplum düşüncesidir. Sivil toplum geliştikçe halk egemenliği gelişmiş, halk egemenliği geliştikçe demokrasi kavramı yeni değerler setini kavramsal içeriğine alarak gelişmiştir.
Halkın egemenliğinin en önemli boyutu, devlet adı verilen siyasal üst örgüte vergi veren vatandaşın verginin kullanımı konusunda söz sahibi olmasını gerekli kılan “Bütçe Hakkı” kavramıdır. Egemenliğin temsil biçimleri değişse de, demokrasilerde halkın bütçe hakkının önemi değişmemektedir. Diğer bir ifadeyle bütçe hakkının tanınması, halk egemenliğinin olmazsa olmaz temelidir.
Bir demokrasinin gelişmişlik düzeyi, iktidarların sorgusuz sualsiz istediğini yapma imkânları ile ters orantılıdır. Halkın iktidar üzerindeki kontrolü ne kadar fazlaysa o ülkede demokrasinin o kadar gelişmiş olduğu kabul edilir. Söz konusu kontrolün kaynağı ise halkın bütçe hakkından kaynaklanır. Bu kontrolü sağlayan mekanizmalar ne kadar kurumsallaşmışsa halk egemenliği ve demokrasi o kadar gelişmiştir.
Halk egemenliği ve demokrasiyi kabul eden yönetim biçimlerinde vergi veren halk, karşılığında devleti yöneten iktidardan yasalara uygun davranmasını, kendisine çizilen sınırlar içerisinde kalmaya özen göstermesini ve kamu hizmeti sunumunu daima geliştirmesini bekler. Bunu sağlayacak politikaları geliştiremeyen iktidar, halkın oylarıyla değiştirilir. Temelde vergi ile kamu hizmeti beklentisi arasında halkın bütçe hakkından kaynaklanan net bir ilişki vardır.
Gelişmiş demokrasilerde halk, net bir şekilde ödediği verginin farkındadır ve bunun hesabını sorgulama bilincine sahiptir. Bu nedenle bu ülkelerde dolaylı vergilerin oranı düşüktür. Çünkü dolaylı vergiler adaletsiz olmasının yanında, ödeyenin genelde farkında olmadığı vergilerdir. Bu ülkelerde devleti yöneten siyasal iktidar, vatandaşına hesap verme sorumluluğu taşır. Hesabı veremediğinde de bedelini ödeyeceğini bilir.
Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde bir halkın egemenlik temelinde örgütlenmesiyle kurulmuş en üst siyasal örgüttür. Bu örgüt içerisinde kurumsallaşmanın yeteri kadar tamamlanamamış olması, (hukuk devleti ve demokrasinin bütün kurallarıyla yerleşmemiş olması) örgüt içerisindeki farklı kesimlerin kendi çıkarlarını önceleme eğilimine girmesine yol açabilir.
Mesela böyle bir ülkede halkı temsil eden yasama organı, kendilerine devletin ekonomik gücüyle orantısız ayrıcalıklar kazandıracak yasal düzenlemelere gidebilir. Kulağa çok absürt gelse de, ayrıcalıklı emeklilik, yüksek maaşlar, ücretsiz hizmetler gibi bir dizi ayrıcalığı sadece yasama meclisine bir dönem üyelik gibi bir yolla kazanmayı kendilerine hak görebilirler.
Bundan daha da tehlikelisi, yürütmenin yasamayı kontrol edebilme gücünü elde etmesidir. O zaman yasama meclisine üye olmakla kazanılan ayrıcalıklar, siyasal iktidarların yolsuzluklarını örtmek için alınmış ahlaksızca bir rüşvete dönüşür. Genellikle demokrasisi gelişmiş ülkelerde yasamanın yürütme boyunduruğuna girmesini önleyecek ciddi tedbirler, anayasal olarak garanti altına alınmıştır. Mesela çift meclisli parlamento bunun etkili bir örneğidir. Parlamentonun yürütme üzerindeki denetim yetkisi ise yürütmeyi anayasal sınırlar içinde kalması yönünde baskılar.
Yasama meclisinin en önemli sorumluluğu, halk egemenliğinin en önemli unsuru olan bütçe hakkını temsil etmesidir. Bu nedenle her yıl bütçe kanunlarının görüşülmesi ve oylanması, bütçe hakkının temsil yetkisinin kullanımının somut göstergesidir. Bütçe kanunları, halk ne kadar verginin hangi şekilde toplanacağını, bu kaynağın nereye ne kadar tahsis edileceğini belirleyen politika metinleridir. Siyasal iktidarların politika tercihlerini bütçe kanununda açıkça görmek mümkündür.
Üstelik bütçe kanunları halktan gizli yapılmaz. Genellikle bütün oturumlar kamuya açıktır. Ülkemizde bu kanunun görüşmeleri devlet televizyonundan canlı olarak da verilmektedir. Ancak halk arasında kendisine ait en önemli hakkın kullanımını içeren bu kanunun gerekli ve yeterli ilgiyi gördüğünü söylemek zordur. Vergi ödediğini (ne zaman ve ne kadar ödediğini) bilmeyen halk, siyasette “devlet baba”nın kendisine bahşedeceği hizmetlere şükretmek dışında bir seçeneği olmadığını düşünmeye (düşündürülmeye) alışmıştır.
Bir ülkede ekonominin iyi durumda olmaması, o ülkede siyasetin yapısı hakkında fikir verebilecek kadar önemli bir göstergedir. Eğer bir ülkede ekonomik sorunlar, uzun dönemde iyileşme eğilimi göstermiyorsa, o zaman bunun siyasetin başarısızlığı olarak görülmesi gerekir. Bu başarısızlığı açığa vuran en önemli göstergelerden biri ise vergi sisteminin bozukluğu ve dengesizliğidir. Oluşan bütçe açığı ve faiz ödemeleri artıyor ve buna karşın kamuda tasarruf gündeme bile gelmiyorsa başarısız bir siyasal iktidar için çözüm, vergileri artırmaktan geçer.
Vergiler artarken yapılan politik tercihler bile çok şey söyler. Servet üzerinden vergi almak, iktidarın kendisini sorgulanabilir görmesine neden olabilir. Çünkü halkın vergi verdiğinin bilincinde olması, başarısız siyasal iktidarlar açısından en istenmeyen şeydir. Bu nedenle tercih genellikle dolaylı (halkın ödediğinin farkına varmadığı) vergileri artırmaktır. Bu durum iki yönlü bozulmaya yol açar; hem geniş kesimlerde (ücretliler ve emekliler) alım gücü düşer, hem gelir adaletsizliği artar. Gelir adaletsizliğinin gelişmesi, toplumsal refahı ve huzuru olumsuz etkileyen bir unsurdur.
Buraya kadar durumu anlamak amacıyla genel bilgi vermeyi tercih ettim. Konu Türkiye olunca eminim herkesin söyleyecek bir şeyleri vardır. Ancak kendimce Türkiye’deki ekonomik sorunların çözümü için, siyasal iktidarlar tarafından asla kabul edilmeyecek ama halkın bütçe hakkının bilincinde olmasını ve egemenliğini kimseye devretmemesi gerektiğini anlamasını sağlayacak birkaç öneride bulunmak istiyorum. Elbette bunlar siyaseten tartışılmaya muhtaçtır.
1. Bütün garanti ödemeli KÖİ (Kamu Özel İşbirliği) projelerinden süratle çıkılmalıdır.
2. Milletvekili maaşları asgari ücretin belirli bir katına endekslenmelidir. Özlük hakları ve maaşları, belirli bütçe gerçekleşme koşullarına bağlanmalıdır. Yasamanın kendisine ayrıcalık tanıyacak düzenlemeleri anayasal olarak sınırlandırılmalıdır.
3. Kamu personel rejimini yap-boz tahtasına çeviren ve çalışma barışını bozan uygulamalardan vazgeçilmelidir. Kamuda eğitim ve liyakat, ücretlendirmeye esas olmalıdır.
4. Kamu binaları için kiralama formülünden derhal vazgeçilmelidir.
5. Dolaylı vergilerin genel vergi gelirleri içerisindeki oranı %30 altına indirilmelidir.
6. Kamuda bakan düzeyi altında tahsisli araç uygulaması derhal kaldırılmalıdır. Şu anda kamudaki makam araçlarının sayısı %80 azaltılmalı ve kiralamalar sonlandırılmalıdır.
7. İhale yasası AB normlarına uygun olarak düzenlenmelidir. (Buradan AB’yi savunduğum anlamı çıkmamalıdır)
8. Ülkeye hiçbir faydası olmayan kurum ve kuruluşlar değerlendirilmeli, gerekiyorsa kapatılmalı ya da personel mevcutları düşürülmelidir. Gerekirse bütün sistem sorgulanmalı ve adil bir rejim esas alınmalıdır. Ülke kaynaklarının vatandaşın vergisi ile oluştuğu unutlulmamalıdır.
9. Kamu görevlilerinin her ne sebeple ve her ne isim altında olursa olsun, farklı yerlerden huzur hakkı, maaş gibi ek ödeme almaları yasaklanmalıdır.
10. Demiryolu yatırımı ile ülkenin taşımacılığında demiryollarına ağırlık verilmelidir.
11. Konutlarda artan oranlı vergiye geçilmelidir. Bir evi olanla on evi olan, her bir ev için aynı vergiyi ödememelidir.
İlk anda aklıma gelenler bunlardır. Eminim ki, herkesin şikâyetçi olduğu, görünce vatanı adına üzüldüğü şeyler vardır. Bunların hayata geçmesi için öncelikle herkes bütçe hakkı temelinde halk egemenliğinin farkında olmalıdır. Aksi halde bugün çorba içtiğimize, yarın ekmek bulduğumuza şükrederiz. Unutmayın, siyasetçi belirli bir siyasi görüş doğrultusunda iktidara gelip politikalarını uygulayarak halkın refahını artırabildiği zaman başarılıdır. “Ekonomiden bana ne?” demek sizi ekonominin olumsuz etkilerinden korumaz…