Site İçi Arama

kultur-sanat

Eğer Her Şey Çökerse Ne Olur?- 1

Bu yazıda oldukça rahatsız edici bir kitabı, sizlere tanıtmaya çalışacağım. Bunu yaparken yer yer de kendi yorumlarıma yer vereceğim. P. Servigne ve R. Stevens tarafından ilk olarak 2015 yılında yayımlanan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ise 2024 Ekim ayında basılan “Her Şey Nasıl Çökebilir?” (1) adlı kitap, okuyanlarda endişeyle karışık, yaklaşan bir felaket hakkında uyarı niteliğinde bulunuyor.

Yaşadığımız dünyaya karşı çok az bilgiye sahip olduğumuz bir gerçektir. Hatta çoğu zaman yakın çevremiz dışındaki olaylara karşı tepkilerimiz çok sınırlı kalır. Kendimizi dünya adını verdiğimiz ekolojik, ekonomik, sosyal ve siyasal sistemin neresinde görüyoruz? Bu devasa sistemin karmaşıklığını ne kadar anlayabiliyoruz? Kutuplarda buzulların erimesi, dünyadaki yaşam formlarının giderek artan bir hızla eksilmesi, biyoçeşitlilikteki azalmanın günlük yaşantımıza etkilerinden ne kadar haberdarız? En önemlisi, yaşadığımız gezegende inşa ettiğimiz hayatın her boyuttaki sınırlarından haberimiz var mı? Bu soruların cevapları, bizi dünya üzerinde kurulu olan sistemin bir gün çökebilme ihtimalini düşünmeye itiyor.

Bu yazıda oldukça rahatsız edici bir kitabı, sizlere tanıtmaya çalışacağım. Bunu yaparken yer yer de kendi yorumlarıma yer vereceğim. P. Servigne ve R. Stevens tarafından ilk olarak 2015 yılında yayımlanan, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından ise 2024 Ekim ayında basılan “Her Şey Nasıl Çökebilir?” (1) adlı kitap, okuyanlarda endişeyle karışık, yaklaşan bir felaket hakkında uyarı niteliğinde bulunuyor. Bunu yaparken, karmaşıklık teorisi üzerinden bir metodolojik tercihte bulunuyor. Kitap incelemesinin en zor tarafı, anlatılan konulardan önemli görülenleri seçmektir. Ancak burada istenmese de sübjektif tercihlerin öne çıkması yaşanabilmektedir. Yine de kendimi bu konuda barısız saymıyorum.

Karmaşıklık teorisi (complexity theory), sistemlerin karmaşıklık düzeyindeki artışın sistemin parçaları arasındaki karşılıklı bağımlılığı arttırdığını söyler. Karmaşıklık düzeyinin artışı, sistemin “başlangıç durumuna hassas bağlılık” olgusuyla belirli bir zaman dilimindeki hareketinin sonuçlarının öngörülemez olması durumunu doğurur. Ekolojik, ekonomik ve toplumsal sistemler, karmaşıklık düzeyinin sürekli artış eğiliminde olduğu non-lineer (dinamik) sistemlere örnek olarak verilebilir. Krizler bu sistemlerde beklenmeyen etkilerin ortaya çıktığı zaman dilimini ifade eder. Sistem ya kendi dinamikleriyle krizden çıkar, ya da kaosa evrilir. Kaos, belirsizliğin arttığı, eski düzenden kopuşun gerçekleştiği, artık sistemin eski yapıyı belirleyen dinamiklerle devamının mümkün olmadığı bir aşamadır. Ya yeni bir düzen kurulur ya da çöküş gerçekleşir.

Kitapta çöküş kelimesi, “temel ihtiyaçların (su, gıda, barınma, giyim, enerji vb.) yasalarla denetlenen hizmetler tarafından nüfusun büyük çoğunluğuna (makul ücretlerle) tedarik edilemeyeceği bir süreç” olarak tanımlanıyor. Bu sürece giden yolda iklim değişikliği, biyoçeşitlilikte azalma, toplumsal ve jeopolitik risklerin gerilimlere bağlı artışı gibi birçok gelişme yaşanıyor. Ülkeler, kurumlar, bankalar, STK’lar ve silahlı kuvvetlerin raporlarında artan riskleri gizlemenin imkânsız olduğu göze çarpıyor. Bütün küresel sistemde ani bir çöküş ihtimalinin, yaklaşmak şöyle dursun, artık önlenemez olduğu belirtiliyor.

Çöküşe ilişkin herhangi bir bilimsel temele dayanmayan (Maya takvimi gibi) olayların, konunun kamuoyunda bilimsel olarak tartışılmasını engellediği söylenebilir. Çoğunlukla kamuoyu, “felaket telalarlı” ve “duyarsızlar” olarak bölünme eğilimindedir. Hatta mevcut medya düzenin bundan hoşnut olduğunu söylemek de mümkündür. Oysa bilimsel alandaki tartışmalar, disiplinlerarası bir çalışma alanı olarak “kolapsoloji”nin doğuşuna tanıklık ediyor.

Matematikte bir üstel fonksiyon sonsuza kadar gider. Oysa gerçek dünyada bunun bir sınırı vardır ve ekolojide buna “ekosistemin taşıma kapasitesi” denir. Son sekiz bin yıldır yaklaşık olarak her bin yılda ikiye katlanan dünya nüfusu, sadece yüz yıl içerisinde ikiye katlandı. 1930’larda doğan bir insan, popülasyonun 2 milyardan 7 milyara çıkışına tanıklık etti. 20. YY’da enerji tüketimi on kat, endüstriyel madenlerin çıkarılması 34 kat artmış bulunuyor. Termodinamik yasaları gereği sınırların (limits) aşılması mümkün olmasa da, hudutlar (boundaries) aşılabilir ama bir arabanın hız sınırlarını aşmasında olduğu gibi sistem, istikrasızlık üretir ve kaza yapana kadar bunun farkında olmayız. Hudutların aşılması, riskleri artırırken, kimse bunun farkında değildir.

Dünyada artan enerji ihtiyacı, fosil yakıtlara olan talebi artırmış ve sınırlı olan kaynakların maliyetleri süratle artma eğilimine girmiştir. 1960’larda kullanılan bir varil petrole karşılık altı varillik üretim yapılırken, bu rakam günümüzde (daha verimli teknolojiye rağmen) üretilen yedi varile karşılık bir varillik üretim şeklinde gerçekleşmektedir. Petrole alternatif olarak görülen kaya gazı ise sanıldığı kadar düşük maliyeti değildir. ABD’de kaya petrolü ve gazını kullanan 127 şirket, 2013-2014 mali yılında 106 milyar dolar açık vermiştir. Bu ortamda ABD büyümesini yapay olara şişirmek isteyen FED’in petrol şirketlerinin düşük faiz oranları ile borçlanmasına izin vermesi, ABD ve dünya ekonomisi için büyük bir risk yaratmıştır.

Petrol olmadan yenilenebilir enerji sistemleri ve nükleer enerji dâhil bütün enerji sistemlerinin çökeceği öngörülmektedir. Zira rüzgâr ve güneş enerjisi de fosil yakıt sisteminden bağımsız değildir. Enerji yatırım getirisi (EROI)rakamlarına bakıldığında güneş ve rüzgâr enerjisinin sanıldığı kadar ucuz olmadığı ortaya çıkmaktadır. Petrol kaynaklarının sınırlılığı dikkate alındığında büyük bir hıza yaklaşılan termodinamik bir duvarla karşı karşıya olduğumuz gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Ekonomik krizler öncesinde enerji fiyatlarında yükselme ve enerji krizi yaşandığı gerçeği unutulmamalıdır. Günümüzde de enerji fiyatları, kısa dönemli dalgalanmaları dikkate almazsak, sürekli yükselme eğilimindedir.

Küresel sıcaklık değişiklikleri konusunda tahminleri hassas derecede doğru çıkan IPCC (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli), beşinci raporunda 2050 yılında ısınmayı +2 derece ile sınırlandıran koşulların aşıldığını, (1986-2005 arası döneme göre) 2100 yılında +4,8 derece sıcaklık artışına ulaşılabileceğini belirtmektedir. Ortalama sıcaklığın +2 derece artışının bile savaş ve kuraklık risklerini tetiklediği dikkate alındığında, birçok deltanın tarıma elverişsiz hale geleceği, birçok canlı türünün yok olacağı, gıda krizlerinin tetikleneceği öngörülmektedir. Birçok ülke, gelecek projeksiyonunda bu senaryoya göre tarım politikalarında kendi kendine yeterlilik üzerine çalışmalar yapmaktadır. ABD’nin son dönemdeki Grönland çıkışının da bu açıdan değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Yaşanacak değişimlerin büyüklüğünü anlatmak için şu örneği vermek gerekiyor. 10.000 yıl önce dünya buzul çağına girdiğinde ortalama sıcaklık bugünkünden 5 derece daha düşüktü ve okyanusların seviyesi bugünkünden 120 metre daha düşüktü. İngiliz bilim insanı ve çevreci J.Loverlock, CO2 seviyesinin 500 ppm üzerine çıkması durumunda (9 Mayıs 2013 ölçümü 400 ppm) dünyanın büyük bölümünün çöle dönüşeceğini, sadece Kuzey Kutup Havzası ve Grönland’da birkaç milyon kişilik medeniyet kalıntısı kalacağını belirtiyor. Bu senaryo iklim bilimciler arasında büyük destek görüyor. Diğer taraftan, sera gazı salımı derhal ve tamamen kesilse bile iklimin birkaç on yıl daha ısınacağını dikkate almak da gerekiyor.

Bir başka risk ise; okyanusların akıntılarının değişmesi sonucu, derinlerde anoksi (oksijen eksikliği) riski oluşabilir. Oksijensiz tabakanın yüzeye ulaşması durumunda atmosferi solunamaz hale getiren hidrojen sülfür gazı üreten bakterilerin çoğalması söz konusu olmaktadır. “Canfield Okyanus Teorisi” böyle bir durumda deniz ve karada yaşamın tamamen sona erebileceğini ifade etmektedir. NASA aştırma direktörüne göre bunun 2100’den önce gerçekleşmesi mümkündür.

İkinci Dünya Savaşı sonrası girdilere bağımlı tarımsal üretim, “Yeşil Devrim” adıyla dünyaya duyurulmuştu. Bunun sonuçları ise, insanlara anlatıldığı kadar masum değildi. Aşırı su tüketimi ve insan nüfusunda patlama denilebilecek bir artışla dünya ekosistemi karı karşıya bırakıldı. Ekolojik sınırın yıllık 4000 km3 olduğu bilinmekteyken, küresel tüketimin ulaştığı noktanı yıllık 2600 km3 olduğu tahmin ediliyor. Nüfus artışı, sanayi üretimindeki artış ve tarımsal üretim artışı da modele dâhil edildiğinde küresel tatlı su kullanımının da sınırlara yakın olduğunu öngörmek mümkündür. Bunun gibi aşılmak üzere olunan birçok sınır vardır ve sistemlerin karşılıklı bağımlılığı bağlamında herhangi bir sistemde yaşanan çöküş, diğer bütün sistemlerin de çöküşünü tetikleyecektir.

Fiziki sınırları yok gibi görünse de çöküşe yakın olan sistemlerden biri de küresel finans sistemidir. Çokuluslu finans şirketlerinin pazar payları yükseldikçe yükselmiş ve bu şirketler “too big to fail, too big to jail” (batmayacak kadar büyük, hapse girmeyecek adar büyük) hale gelmişlerdir. Finans şirketlerinin en büyük korkusu, büyümenin sınırlarına ulaşılmasıdır. Çünkü her biri büyüme üzerine kurgulanmış yapılardır. Nasıl ki fırlatılmış bir roket yavaşlatılamazsa, finans sisteminin büyümeden vazgeçmesi de imkânsızdır. Büyümeden uzun süre mahrum kalan ekonomiler, borç yükü altında ezilmektedir. Sistem sürekli olarak büyüme ile kendi kendini yeniden üretmektedir. Ekonomik büyümenin ise hem ekolojik hem de finansal sınırlarının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Dünyada bütün ekonomiler ılımlı bir daralmayı normal karşılayabilecek hale gelmiştir. Yani eskisi gibi sürekli büyüyen ekonomilerin sonu gelmiştir.

Karmaşık sistemlerin istikrarını tehdit eden riskler; eşik etkileri, domino etkileri ve sistemin yaşadığı şok sonrası tekrar dengeye dönememesi olarak sıralanabilir. Keynes, “toplumun mevcut temelini yıkmanın, para biriminin değerini düşünmekten daha garanti bir yolu yoktur. Bu süreç, ekonomik yasanın tüm güçlerini yıkıma götürür ve bunu milyonda bir kişinin bile teşhis edemeyeceği şekilde yapar” sözü, ekonomilerin kırılganlığını çok iyi anlatmaktadır. En büyük risk, tedarik zincirlerinin kırılmasıdır. Bugün birçok toplum, farkında olmadan bu zincirlere bağımlı yaşar. Zincirin halkalarındaki bir kopma, büyük risk yaratır. Kitaptaki şu paragrafı olduğu gibi almayı uygun buldum;

Bugün toplumumuzda süpermarket, kredi kartı ya da benzin istasyonu olmadan idare edebilecek çok az insan vardır. Bir uygarlık “topraksız” hale geldiğinde, yani içinde yaşayanların çoğunluğunun Yeryüzü sistemiyle (toprak, su, odun, hayvanlar, bitkiler vb.) doğrudan bir bağı kalmadığında, nüfus onu mevcut halinde tutan yapay yapıya tamamen bağımlı hale gelir. Eğer ki, giderek güçlenen ama kırılgan hale de gelen bu yapı çökerse, nüfusun tamamının hayatta kalacağının güvencesi verilemez.

Emin olduklarımızı şöyle sıralayabiliriz;

1. Toplumların fiziksel büyümesi yakın bir gelecekte sona erecek.

2. Tüm yeryüzü sistemine geri döndürülemez şekilde zarar verdik.

3. Büyük karışıklıkların normal hale geleceği son derece istikrarsız, lineer olmayan bir geleceğe doğru yol alıyoruz.

4. Bundan böyle potansiyel anlamda sistemik küresel çöküşlere maruz kalabiliriz.

Kitabın devamını ayrı bir yazı haline getirmem gerekeceğini fark ettiğim için yazıyı burada sonlandırmayı uygun buluyorum. Şunu belirtmeliyim ki, günümüzde yaşanan siyasi gelişmeleri takip eden birçok kişinin kafasında ışıklar yanmaya başlamıştır. Bütün olan bitenden habersiz yamak belki son ana kadar sizi mutlu edebilir ama sonunuzu değiştirmez. Mevcut durumda ülkelerin, geleceklerini kurtarabilmek adına sahip olduğu en büyük avantaj; su kaynakları, tarımsal üretim, ormanlar, denizler ve göller olarak görünmektedir. Bunları korumak yerine maden sahaları açanların, su havzalarını yok edenlerin, tarımsal üretimi “nasılsa dışarıdan alırım” diyerek baltalayanların halkına nasıl bir kötülük yaptığını çaresizce görmek mümkün olabilir. Bir damla suyun marjinal faydasının bir gram altına değişilmeyeceği günleri yaşamamak dileğiyle, toplumu çöküş konusunda bilinçlenmeye çağırıyorum.

(1) P.Servigne, R. Stevens, (2024), Her Şey Nasıl Çökebilir?, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Dr. Özkan LEBLEBİCİ
Tüm Makaleler

  • 10.01.2025
  • Süre : 7 dk
  • 761 kez okundu

Google Ads