Annelik: Kutsanan ama Görünmeyen Emek
Aslında beni etkileyen şey, kitabın duygularıma dokunmasıydı. İki çocuk annesi bir kadın olarak, bir annenin iç dünyasını böylesine yalın ama sarsıcı bir şekilde anlatabilmesi uzun süre zihnimde kaldı. Bazı metinler uzun cümlelerle değil, insanın kendi hayatına değdiği yerden etkiliyor insanı. Bu kitap da benim için tam olarak öyleydi.
Bugün bu yazıyı yazmama vesile olan şey, bir okuma grubunun dünyanın ve Türkiye’nin farklı yerlerinden kitap severleri aynı duyguda buluşturabilmesiydi. Yeni yıl vesilesiyle birbirimize kitaplar ve küçük notlar gönderdiğimiz o güzel dayanışmanın içinden bana ulaşan kitaplardan biri, Kjersti Skomsvold’un Çocuk adlı kitabı oldu. İncecik bir kitaptı, belki sayfa sayısı azdı ama benim içimde bıraktığı duygu çok derin oldu.
Bu nedenle önce sevgili Göçmen Kitapseverler grubuna teşekkür etmek istiyorum çünkü bugün, hızın ve tüketimin bu kadar kutsandığı bir dünyada, bir insan için zaman harcamak hala en büyük emeklerden biri bence. Birini düşünmek, ona bir kitap seçmek, satır aralarına küçük bir not iliştirmek, ayırdığın vakti onunla paylaşmak… Bunların hepsi çok kıymetli. Grup yöneticileri ve üyeleri de tam olarak bunu yaptı; birbirimizi düşünerek, emek vererek, kitaplarımızı ve notlarımızı birbirimize gönderdik. Belki de bu yüzden elime ulaşan her kitabın ağırlığı, kapağından, sayfa sayısından çok daha fazlaydı.
“Çocuk” u okurken beni etkileyen şey ne kitabın kurgusuydu ne akıcılığı ne de dili. Aslında beni etkileyen şey, kitabın duygularıma dokunmasıydı. İki çocuk annesi bir kadın olarak, bir annenin iç dünyasını böylesine yalın ama sarsıcı bir şekilde anlatabilmesi uzun süre zihnimde kaldı. Bazı metinler uzun cümlelerle değil, insanın kendi hayatına değdiği yerden etkiliyor insanı. Bu kitap da benim için tam olarak öyleydi.
Öte yandan bu günlerde Türkiye’de Anneler Günü için yayınlanan bir reklam üzerinden dönen tartışmaları düşünüyordum. Özellikle reklam etrafında yapılan yorumlar, annelik üzerine konuşurken toplumun hala neyi görüp neyi görmediğini yeniden düşündürdü bana çünkü anneliği çoğu zaman fedakarlığın romantikleştirildiği bir alanın içine sıkıştırıyoruz. Anneleri yılda bir gün güzel sözlerle anıyoruz ama anneliğin gerçek yükünü hafifleten politikaları konuşmaya gelince aynı cömertliği gösteremiyoruz.
Oysa annelik her şeyden önce güvenli bir yaşamın içinde mümkün olmalı. Güvenli gebelik, güvenli doğum, doğum sonrası psikolojik ve fiziksel destek, kadınların sağlık hakkına özgürce erişebilmesi… Bunların hepsi en temel haklar. Bir kadın anne olmaya karar verdiğinde önce kendini güvende hissedebilmelidir; bedeniyle ilgili kararları korkmadan verebilmeli, baskı altında kalmamalı, doğum biçimi üzerinden yargılanmamalıdır.
Ben kendi annelik sürecimde bunu çok derinden hissettim. Daha önce geçirdiğim bir ameliyat nedeniyle normal doğuma uygun olmadığım bir dönemde, sezaryen doğum yapmak zorundaydım. Bu benim için bir tercih değil, tıbbi bir gereklilikti ama özellikle son yıllarda sezaryen doğumun politik söylemler içinde sürekli tartışma konusu yapılması, kadınların adeta tek tip doğuma zorlanması, bu süreçte birçok kadının üzerinde ciddi bir baskı yarattı. Bir kadının doğum şekli üzerinden yargılanması, eksik hissettirilmesi ya da açıklama yapmak zorunda bırakılması çok incitici bir şey çünkü kadın bedeni siyasetin malzemesi olmamalı. Kadınların bedenine, doğumuna, anneliğine, kaç çocuk doğuracağına ya da nasıl doğuracağına dair kararlar toplum önünde kadınların rızası olmadan tartışılmamalı. Her kadının bedeni, hikayesi, sağlık geçmişi ve duygusal deneyimi birbirinden farklı. Buna rağmen kadınların yaşadığı çok kişisel süreçlerin sloganlara indirgenmesi, birçok anne için görünmez travmalar yaratıyor.
Bir başka mesele de anneliğin yalnızca doğurmakla özdeşleştirilmesi. Oysa annelik sadece biyolojik bir bağdan ibaret değil. Bir canlıya emek vermek, onu büyütmek, korumak, bakım vermek, onun için kaygılanmak ve sevgiyi büyütmek de anneliğin bir parçası. Doğum yapamayan ya da yapmamayı seçen birçok kadın da hayatındaki bir canlıya, bir çocuğa, bir hayvana, bir insana karşı derin bir annelik hissi taşıyabiliyor çünkü annelik yalnızca bedenle değil, bazen kalple kurulan bir bağdır ve bir kadının kimi “evlat” olarak göreceğine, sevgisini nasıl büyüteceğine yalnızca kendisi karar verebilir.
Üstelik mesele yalnızca doğum biçimi de değil. Bu ülkede daha çocukken anne olmak zorunda bırakılan kız çocukları var. Çocukluğunu yaşayamadan bakım yüküyle, ev içi sorumluluklarla, bazen de istemediği hayatlarla baş başa bırakılan genç kadınlar var. Anne olmadan önce kendi hayatını kurmasına bile fırsat tanınmamış kadınların hikayeleri çoğu zaman görünmez kalıyor. Oysa bir toplumun kadınlara ve çocuklara nasıl davrandığı, en çok da bu sessiz hikayelerde ortaya çıkıyor.
Bir yandan kadınlara kaç çocuk yapmaları gerektiği söyleniyor ama o çocukların nasıl büyütüleceği, bakım yükünün nasıl paylaşılacağı, kadınların gebelikten doğum sonrasına kadar nasıl destekleneceği yeterince konuşulmuyor. Anne olan bir kadının kısa süre içinde yeniden işe dönmek zorunda kalması, çoğu zaman yeterli izin haklarına sahip olmaması, çalıştığı kurumlarda anlayış görememesi hala çok sıradan kabul ediliyor. Sanki annelik yalnızca bireysel bir tercihmiş gibi davranılıyor oysa çocuk yetiştirmek yalnızca bir kadının omzuna bırakılabilecek bir mesele değil, toplumsal bir sorumluluktur.
Bugün pek çok kadın hem maddi hem manevi anlamda büyük bir yük taşıyor. Uykusuz geceler, görünmeyen bakım emeği, iş hayatındaki eşitsizlikler, ekonomik kaygılar, yetersiz kreş imkanları, güvenli sosyal destek mekanizmalarının eksikliği ve tüm bunların ortasında kadınlardan hep güçlü, hep sabırlı, hep yetişebilen insanlar olmaları bekleniyor. Oysa anneleri gerçekten önemsemek; yalnızca duygusal cümleler kurmakla değil, kadınları koruyan yasalarla, güvenli çalışma koşullarıyla, yeterli doğum izinleriyle, güvenli gebelik politikalarıyla, erişilebilir kreşlerle ve sosyal destek mekanizmalarıyla mümkün olabilir çünkü annelik yalnızca kutsanacak bir kimlik değil; korunması, anlaşılması ve desteklenmesi gereken gerçek bir emek alanı. Kadınların yaşamını kolaylaştırmayan hiçbir söylem, ne kadar güzel olursa olsun eksik kalıyor.
Belki de bu yüzden bugün içimden sadece anneleri öven bir yazı yazmak gelmedi. Bir kadın gözüyle anne olmayı, anneliğin insanın içinde açtığı yeni duyguları ve aynı zamanda yarattığı yükleri düşünmek istedim çünkü bazen bir kitabın bir cümlesi, insanın içinde uzun zamandır konuşmayı bekleyen düşüncelerinin kapısını aralıyor.
Bugün benim için o kapıyı aralayan şey, incecik bir kitap ve birbirine emek vermeyi hala önemseyen insanların varlığı oldu.
İyi ki varsınız Göçmen Kitapseverler ve iyi ki edebiyat var!
- 13.05.2026
- Süre : 2 dk
- 355 kez okundu