Hayatın Matematiği Sohbetleri (Bölüm 5): Geleceğin Mimarisi Üzerine Prof.Dr.Gaye Birol ile Röportaj
1980’lerden bu yana bilgi ve iletişim devrimi adı verdiğimiz yepyeni bir dönemi yaşıyoruz. Bir yandan birçok teknolojik yenilik gerçekleşirken diğer yandan toplumsal alanda da bunun izlerini görüyoruz. Kent-mimarlık-toplumsal yapı etkileşiminin bu kadar eş zamanlı ve hızlı bir dönüşüm yaşadığı bir dönemi belki de ilk kez deneyimliyoruz.
Merhaba değerli okur
Gelişen teknolojiler, hızla değişen yaşam tarzları ve sürdürebilirlik arayışları, mimarlık ve teknoloji dünyasında devrim niteliğinde yenilikler doğuruyor. Geleneksel yapı anlayışının ötesine geçen tasarım yaklaşımların dünyasına girmeden önce biraz geriye gidelim mi?
1960'ların başında fütüristik fantezinin en iyi örneklerinden biri olan popüler çizgi film ‘’jetgiller’’; şehir mimarisi, ev tasarımları, uçan arabaları, robot hizmetçileri ve her şeyi kolaylaştıran cihazları ile bize teknolojinin hayatımıza nasıl yön vereceğine dair heyecan verici bir vizyon sundu. Günümüzde ise Jetgiller'deki pek çok teknoloji artık sadece bir hayal değil. Dünya şehirleri Jetgiller dünyasına adım adım yaklaşıyor. Peki, bu yeni nesil şehirler bize nasıl bir dünya sunacak?
Bu röportajımda, Jetgillerin vizyonundan yola çıkarak akıllı şehirleri Prof. Dr. Gaye Birol’a sordum.
2002 yılında Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan Kentsel Mekanlar ve Cepheler Doğukent (I) Ulusal Proje yarışmasında kazandığı ödülle başlayan başarı yolculuğuna birçok başarı proje sığdıran Prof.Dr. Gaye Birol, akademik hayatına 2017 yılından bu yana kurucu Bölüm Başkanı olduğu İzmir Demokrasi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümünde devam etmektedir.
Araştırma alanları arasında Kentsel ve Mimari Mekan Tasarım Kuramları, Küreselleşme ve Kentlere Etkileri, Alışveriş Mekanlarında Çağdaş Tasarım Eğilimleri, Türkiye’de ve Balıkesir’de Cumhuriyet dönemi Mimarlığı bulunan Prof. Dr.Gaye Birol ile geleceğin mimarisi ve akıllı şehirlerin izlerini sürerek, insan odaklı tasarımın mimariyi nasıl yeniden tanımladığını keşfedeceğiz.
Keyifli okumalar dilerim
Prof.Dr.Gaye BİROL
Mimari, yüzyıllar boyunca insan yaşamını şekillendiren en temel unsurlardan biri olmuştur. Size ilk sorum şu;
1.Teknolojinin ve toplumsal dinamiklerin hızla değiştiği bu çağda, sizce geleceğin mimarisinde nasıl bir dönüşüm olacak?
Öncelikle röportajınızda toplumda üzerinde çokça konuşulmayan bir konu olan mimarlık konusuna yer verdiğiniz için teşekkür ederim, çünkü ülkemizde mimarlığın toplumun genelinde henüz çok değer ve önem atfedilmeyen bir konu olduğunu üzülerek görüyorum.
Bu röportajda sadece mimarların ve mimarlık konusunda araştırmalar yürüten bilim insanlarının anlayabileceği bilimsel terminolojiyi olabildiğinde herkesin anlayacağı bir biçime tercüme etmeye çalışacağımı belirterek başlamak istiyorum. Çünkü alanda pek çok kıymetli bilimsel araştırma yapılıyor, ama bu araştırmalar sadece konuya ilgi duyan bilim insanları tarafından takip edildiği için toplumun geneline ulaşmak pek mümkün olmuyor.
Sorunuza gelince, sizin de belirttiğiniz gibi, günümüzde teknoloji ve toplumsal yapı çok büyük bir hızla değişiyor ve elbette mimarlık alanının da bu değişimden payını alması kaçınılmaz. Geçmişten bu yana bu etkileşim hep var oldu, tarımsal üretim yerleşik kent hayatına geçişe, endüstri devrimi ise geleneksel kentlerin bambaşka biçimlere dönüşmelerine, ilk toplu konutların ortaya çıkmasına, şehir planlama adında yeni bir meslek alanının ortaya çıkışına zemin hazırladı. Günümüzde ise özellikle 1980’lerden bu yana bilgi ve iletişim devrimi adı verdiğimiz yepyeni bir dönemi yaşıyoruz. Bir yandan birçok teknolojik yenilik gerçekleşirken diğer yandan toplumsal alanda da bunun izlerini görüyoruz. Kent-mimarlık-toplumsal yapı etkileşiminin bu kadar eş zamanlı ve hızlı bir dönüşüm yaşadığı bir dönemi belki de ilk kez deneyimliyoruz.
Teknoloji, yaşamımızın tüm alanlarını etkilediği gibi mimarlık alanını da gelecekte köklü bir biçimde dönüştüreceğe benziyor. Sözgelimi, yeni üretilen yapı malzemeleri kullanılarak standardize edilmiş yapı elemanlarının robotlar aracılığıyla bir araya getirilebilir olması mimarlığın şantiye ve inşa etme eylemlerini dönüştürecek, bu süreçleri olumlu bir biçimde kısaltacak ve belki mavi yakalı şantiye çalışanlarının sayısı azalacak, ama ben asıl dönüşümün tasarım alanında gerçekleşeceğini düşünüyorum. Bu noktada, tasarım araçları olarak adlandırdığımız bilgisayar programları, Yapı Bilgi Modelleme anlamına gelen ve sadece 3 boyutlu çizimlerden öte, binanın fiziksel ve fonksiyonel özelliklerini de barındıran, mimar, inşaat mühendisi, makina mühendisi, elektrik mühendisi ve diğer disiplinlerin birlikte çalışabileceği tasarım ortam tüm proje aşamalarını koordine edilebilmesini sağlayan BIM (Building Information Modeling) uygulamalarının ülkemizde giderek yaygınlaşacağını düşünüyorum.
Öte yandan, yapay zekâ hayatımızın neredeyse tüm alanlarına girmiş durumda, belli bazı verileri temel alarak çeşitli yapay zekâ platformları aracılığıyla mimari tasarımlar gerçekleştirilebiliyor. Buna karşın, henüz insan beynini tamamen taklit edebilen ve tasarımcının birikimini, beyinde oluşan tasarım fikirlerini, duygularını yansıtabilen bir yapay zekâ tasarlanamadığı için, bina tasarım sürecinde mimarın bireysel katkısının ve insan faktörünün hiçbir zaman ortadan kalkmayacağını düşünüyorum.
2. Küresel ısınma ve çevre sorunları geleceğin mimarisini nasıl etkileyecek?
Bu konu sürdürülebilir mimari ve ekolojik tasarım konularıyla doğrudan ilişkili bir konu. Karada, denizde ve atmosferde ölçülen ortalama sıcaklık artışı olarak tanımlanan küresel ısınma konusu ve kentlerde yaratmakta olduğu tahribat, bir süredir hepimizin gündeminde. Bu konuda uluslararası platformlarda imzalanmış anlaşmalar bulunuyor, gelişmiş ülkelerin Paris, Londra, Tokyo ve Berlin gibi belli başlı kentlerinde küresel ısınmayı ve ortaya çıkabilecek tahribatı azaltmaya yönelik stratejiler belirlendi ve bazı tedbirler alınmaya başlandı.
Alternatif ve doğal enerji kaynaklarının önem kazanması, enerjinin verimli ve etkin kullanılması, sürdürülebilir ulaşım tercihlerinin ağırlık kazanması, atık yönetimi konuları ile ilgili düzenlemelere yer veren yavaş kentler, eko-kentler gibi bazı mimari uygulamaların gündeme geldiğini görüyoruz. Ülkemizde ise henüz bu konudaki girişimler sınırlı düzeyde. Eğer bu konuyu gündemimize alırsak, doğaya en az zarar veren, doğal kaynakların korunmasına ve sürdürülebilmesine olanak sağlayan, temiz ve sağlıklı çevrelerde yaşama imkanına sahip olabiliriz. Yapılarımızda doğal ve yerel malzeme kullanımı, iklim ve diğer coğrafi koşullara duyarlı tasarım yaklaşımları aracılığıyla yaşam kültürümüzü yansıtan ve geleceğe aktarılmasını sağlayacak mimari ve kentsel çevreyi inşa edebiliriz. Aksi halde yaşadığımız kentlerde kaotik yapının egemen olduğu, Hollywood sinemasında örneklerine sıkça rastladığımız distopik bir geleceğe kendimizi hazırlamalıyız.
3. İnsanların yaşam tarzlarının değişmesiyle birlikte konut tasarımları nasıl değişecek?
Bu sorunun cevaplanması oldukça zor, çünkü konut tasarımı derslerde öğrencilerime de söylediğim gibi çok kolay gibi görünen, ancak konut, kullanıcının en özel alanı, yuvası, kendisiyle baş başa kalma ve yüzleşme alanı olduğu için tasarımı bir o kadar zor olan, karmaşık ve çok katmanlı bir konu. Kullanıcısı için zaman zaman bir prestij unsuruna dönüşebiliyor. Aynı zamanda alıp-satılan bir meta ve bu noktada da ekonomi faktörü devreye giriyor. Yenilenebilir enerji kaynakları, yeşil çevreler, sürdürülebilir kent modelleri konutlarımızın biçimlenmesini doğrudan etkileyebilir. Ayrıca, pandemi sürecinde de gördüğümüz gibi, bizim dışımızda oluşan ani bir kırılma yaşam beklentilerimizi, konut tercihlerimizi ve evlerimizin iç mekân düzenini doğrudan dönüştürebiliyor.
Bugün dünyada yaşayan insanların yaklaşık yarısının, Avrupa ve Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin kentlerde yaşadığı ve kentleşme oranının da giderek artmakta olduğu göz önüne alındığında, kentlerde konut ihtiyacının giderek artacağını, buna yönelik hızlı ve ekonomik konut tasarımlarının önem kazanacağını öngörebilirim. Ayrıca, aile büyüklüğünün küçüldüğü, sosyal anlamda bireyselleşmenin hız kazandığı ve gündelik hayatın büyük bir bölümünün evin dışında geçirileceği bir gelecekte minimum alandan maksimum fayda sağlayan küçük ancak her metrekaresi titizlikle tasarlanmış, ihtiyaçlara optimum çözüm sunabilecek konutların tasarlanması söz konusu olabilir.
4. Sizce geleceğin mimarisi daha çok estetik mi yoksa işlevsellik üzerine mi yoğunlaşacak?
Bu konu milattan sonra I. yüzyılda yaşamış Romalı ünlü mimar Vitrivius’tan bu yana tartışılır. Vitrivius, başarılı bir mimari eserin sahip olması gereken kriterleri sağlamlık (firmitas), kullanışlılık (işlevsellik- utilitas) ve güzellik (estetik-venustas) olarak tanımlamıştı.
Zaman içerisinde bu kriterlerin değişmediğini ancak farklı dönemlerde sıralamalarının değiştiğini gördük, dolayısıyla ben, her iki kavramın da mimarlıkta son derece önemli olduğunu, estetik beklentilerin her zaman var olacağını ancak temelde işlevselliğin yer alacağını düşünüyorum. Bu aslında estetik beklentiyi ve işlevselliği nasıl tanımladığımıza da bağlı bir durum. Çünkü estetik beğeniler subjektif ve son derece geniş bir yelpazede ele alınabilir, ayrıca zaman içinde gelişebilir ya da değişebilir.
1950’lerden itibaren Soğuk Savaş yıllarında Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışı başta savaş teknolojileri olmak üzere önemli teknolojik gelişmelerin kapısını araladığında, Archigram grubunun geleceğin kentlerine yönelik Plug-in City, Walking City gibi gelecekçi ve ütopik tasarımları üretmelerine yol açmıştı. Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, bana göre, sanayi devrimi sonrasında yeni malzemeler ve yeni yapım yöntemleri nasıl işleve odaklı bir mimari anlayışı ve kendi makine estetiğini oluşturduysa ya da Soğuk Savaş yılları tasarımcıları yeni mimari ve kentleşme anlayışlarına yönelik arayışlara yönelttiyse, gelecekte de teknoloji, malzeme, iklim koşulları, değişen yaşam biçimleri o dönemin kendi işlevselliğini ve işlevselliğin kendine özgü estetiğini yaratacak.
5. Standartlaşan şehir tasarımları ve yaşam biçimlerinin, yerel kültürel mimari üzerinde etkisini nasıl görüyorsunuz?
Bu süreç aslında dünyada İkinci Dünya Savaşını izleyen 1950’li yıllarda başladı ancak 1980’lerden bu yana gelişen küreselleşme ile baskın biçimde etkisini gösteriyor. Bugün tüm dünya kentlerinde giderek birbirine benzer binaların boy gösterdiğini, kentlerin kendine özgü kimliklerini oluşturan özelliklerini kaybetmekte olduğunu, dünya genelinde tanınmış star mimarların aynı anda Londra, New York, Hong Kong gibi birbirine uzak bölgelerde tasarımlar ürettiklerini görüyoruz. Bu mimarların tasarladıkları binalar (örneğin Frank Gehry’nin Bilboa’daki Guggenheim müzesi gibi) bulundukları coğrafyalara marka değeri katarak oraları turistik odaklara dönüştürdü. Hatta Gehry’nin Biboa’daki yapısı mimarlık literatürüne “Bilbao effect” şeklinde yeni bir tanımın girmesine yol açtı.
Elbette bu süreç yerel mimari kültür üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip. Bugün özellikle ülkemizde yerel mimari kültürün, yerel yapı malzemelerinin, yere duyarlı yapım tekniklerinin ve yerleşme biçimlerinin hızlı bir şekilde tahrip edildiğini üzülerek görüyoruz. Özellikle ülkemizde beton aşkı uğruna ahşap, taş, kerpiç gibi geleneksel yapı malzemeleri neredeyse tarihe karıştı. Güncel yaşam biçimimize uygun olmadığı düşünülen, ısıtması-soğutması, bakımı zor görülen müstakil geleneksel konutlarımızı çoktan terk ettik ve bu yapılar yerlerini hızla betonarme apartmanlara bırakıyorlar. Bu süreç, geleneksel yerleşmelerde yapılaşma yanında yerel kültürün de tahribine yol açıyor. Bugün bir taş yapı inşa etmek istediğinizde taş ustası bile bulmakta çok zorlanıyorsunuz. Gelişmiş ülkelerde ise, İskandinav ülkelerinde, (örneğin Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkelerinde) çevresel malzemelerden biri olan ahşap, yüksek apartman yapılarında bile kullanılabiliyor. Bu durum da hem yerel malzeme kullanım alışkanlıklarının hem de çevreye duyarlı, ekolojik bir tasarım anlayışının özünü oluşturuyor. Böylelikle tasarımcıların sürdürülebilir bir tasarım anlayışının izlerini korumaya çalıştıklarını görüyoruz.
Ülkemizde elbette betonarme hem ekonomik, hem kolay, hem de hızlı üretim sağlayan bir yapı malzemesi olduğu için tercih ediliyor, ancak sözgelimi Alaçatı’da betonarme olarak inşa edilip cephesine taş kaplanarak geleneksel-miş gibi gösterilmeye çalışılan binaları ya da taşıdığı kendine has doğal güzellikleri nedeniyle bir turistik hedef haline dönüşen Ayder yaylasında betonarme inşa edildiği halde cephesine ahşap kaplanan binaları gördükçe ülkemizde bir şeylerin yanlış gittiğini düşünmemek elde değil. Ülkemizin her bir bölgesinin kendine özgü yapılaşma kültürünü sürdürebilmek için tüm bu konuların yeniden tartışılması gerektiğini düşünüyorum.