Polisiye Yazarı, Çevirmen ve Editör Emel Aslan İle Polisiye Edebiyat Üzerine Bir Söyleşi
Ülkemizde ciddi bir polisiye okur kitlesinin takip ettiği Dedektif Dergi’de uzun zamandır editörlük yapan, “SUÇ VE BELA ÖYKÜLERİ” kitabının yazarı EMEL ASLAN yalnızca karanlık hikâyeler anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda ince bir matematik ile örülmüş kurgular sunuyor.
Polisiye kitap okumayı sever misiniz?
Muamma, suç ve insanın karanlık tarafını gerilim ve heyecan dolu bir hikâyeyle harmanlayarak anlatmanın kesinlikle bir “matematiği” olduğunu söyleyebiliriz.
İpucu = Bilgi x Zaman + Şaşırtma olabilir bazen.
Tıpkı matematikte bir problemi adım adım çözer gibi okur da iplerin ucunu çekerek muammanın çözümüne ulaşırken belli bir ritim içinde ilerler.
Sadece “Katil kim?” sorusuna cevap aramayan, insan ruhunun karanlık kuytularını gösteren, adaletin peşindeki mücadeleyi ve toplumun çatlaklarını da irdeleyen, okuyucuyu şaşırtan ama kandırmayan polisiye türünün, dünyada olduğu kadar Türkiye’de de hatırı sayılır bir okur kitlesi var.
Ülkemizde ciddi bir polisiye okur kitlesinin takip ettiği Dedektif Dergi’de uzun zamandır editörlük yapan, “SUÇ VE BELA ÖYKÜLERİ” kitabının yazarı EMEL ASLAN yalnızca karanlık hikâyeler anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda ince bir matematik ile örülmüş kurgular sunuyor.
Sevgili Emel Aslan, STRASAM sayfalarına hoş geldiniz.
İlk kitabınız “Suç ve Bela Öyküleri” bir süre önce İthaki Yayınları’nın Pangea Kitaplığı’ndan yayımlandı. Sizinle röportaj yapmak istememin ana sebebi de polisiye öykülerden oluşan bu ilk kitabınız oldu.
· Şu soruyla başlamak istiyorum: Polisiye yazarlığına yönelmeniz neden ve nasıl oldu? Öncesinde nelerle uğraşıyordunuz?
Nazik davetiniz için teşekkür ederim öncelikle, hoş bulduk.
ODTÜ mezunu bir çevre mühendisiyim aslında ben. Antalya’da doğdum, büyüdüm. Babamın edebiyat öğretmeni olması dolayısıyla edebiyata hep yakın bir aileydik, çok küçük yaşlardan beri okuma alışkanlığım ve yazma eğilimim vardı. Uzun süre Ankara’da özel sektörde türlü disiplinlerde (bunların arasında savunma sanayii dahi var) çalışırken tüm bunları unuttum. Yıllar içinde kurumsal hayatın beni mutlu etmediğini kabullendim ve eşimle birlikte turizm sektörüne yöneldik. Küçük tatil beldelerinde işletmecilik yapmaya başladık. Doğaya kavuşunca ben de kendimi tekrar hatırladım ve tamamen edebiyata odaklandım. Önce teknik çeviriler yerini edebi çevirilere bıraktı, sonra dergicilik ve editörlük deneyimleri, ardından tiyatro oyunu tercümeleri derken bir gün Türkiye’nin ilk polisiye e-dergisi Dedektif Dergi (www.dedektifdergi.com) ile tanıştım ve hayatım değişti. Kendimi suç/gizem/gerilim öyküleri yazarken buldum ve bundan büyük haz aldığımı fark ettim. Aradığım şeyi bulmuştum. Birbiri ardına öyküler yazmaya koyuldum. Dedektif Dergi’nin yayın kuruluna katıldım, Herdem Kitap’ın polisiye dosyaları için editörlük yapmaya başladım, ülkenin önde gelen polisiye yazarlarıyla birlikte birçok öykü antolojisine dâhil oldum. Ne zaman ki öykülerim hatırı sayılır bir nitelik ve niceliğe ulaştı, ilk kitap dosyamı hazırladım ve İthaki Yayınları sayesinde “Suç ve Bela Öyküleri” raflarda yerini aldı.
Polisiye yazarken sizi en çok zorlayan kısım ne olur? Kurgu mu, karakterleri oluşturmak mı, yoksa teknik araştırmalar mı?
Aslında hiçbiri. İlk olarak o öykünün başına oturmak en zorlandığım kısım, zira öyküyü yazmaya başlayana kadar belli bir süre zihnimde döndürüp dururum. Hikâyenin başını ve sonunu kesinlikle bilmem lazım. Aradaki bölümlerle ilgili en azından kabaca fikrim olması lazım. Ana karakterleri kafamda şekillendirmiş olmam, hatta o karakterlerle bir süre yaşamam lazım. Ancak bunlar olgunlaşınca kendimi hazır hissedip öyküye başlayabiliyorum. Başladıktan sonra da benim için giriş kısmı biraz daha zor akar; öykünün üslubu, ritmi daha o ilk paragraflarda kendini belli eder çünkü. Öyküye adapte olduktan sonra ise hızlanırım. Artık her şey yerli yerine oturmuş, karakterler sesini bulmuştur. Hikâye kendi kendini yazıyor gibi olur bir müddet sonra, su gibi akar gider.
· Kadın yazar kimliğiniz, polisiyenin geleneksel “eril” dilini dönüştürme konusunda size sorumluluk hissettiriyor mu?
Kadına yönelik şiddetin dilde başladığını yeterince idrak etmemiz pek de eski değil aslında. Çok değil daha on beş, yirmi sene önceki filmlerde, dizilerde veya mizah dergilerinde katıla katıla güldüğümüz esprilere bakıyorum da, biz de başımıza gelenin farkında değilmişiz ve bunu “normal” buluyormuşuz. Kendimi de eleştiriyorum bu noktada. Uyanışımız biraz geç oldu, güç de oluyor üstüne üstlük.
Burada kritik bir denge var: Ben öykülerimde eril dili tamamen reddeden, küfür veya argodan uzak duran biri değilim. Gerçek hayat böyle steril bir şey değil çünkü. Benim kurduğum evren kurgu da olsa inandırıcılıktan uzak olmamalı. Benim karakterlerim küfür edebilir ancak bu rastgele, sadece küfür etmiş olmak için olmaz. “O” karakter öyle küfür edebilecek tıynettedir çünkü. Kullandığınız her bir kelimede, yazdığınız her bir cümlede, yarattığınız her evrende okura karşı sorumluluğunuz var. İsteseniz de istemeseniz de okura bir mesaj veriyorsunuz. Ağzından cinsiyetçi küfürler eksik olmayan, kadına kötü davranan, şiddet eğilimli bir karakterin sırtını sıvazlarsanız, onu hikâyenizin “iyi” adamı olarak konumlandırırsanız, bu davranışı ödüllendirmiş olursunuz. Veya hikâyeleriniz hep kadınların zavallı kurbanlar olduğu ve onları kurtaran erkek kahramanlarla (beyaz atlı prenslerle) bezeli bir dünyada geçiyorsa, siz aslında kadına şiddete dikkat çekmiş olmuyorsunuz. Farkında olmadan bu çarpık zihniyete hizmet ediyorsunuz demektir. Okurdan kendinizi gizleyemezsiniz. Okur sizi satır aralarından tanır, bilir. O yüzden neyi, nasıl anlattığınız büyük önem taşıyor. Benzer bir kurgu kırk farklı şekilde yazılabilir. Sizin alt metinde vermek istediğiniz mesaj ne? Bunu muhakkak düşünmek, hesaplamak zorundasınız.
· Polisiye türünde son dönemlerde kadın yazarlarda artışın olmasını neye bağlıyorsunuz? Bu durum, türde hangi temaların öne çıkmasını sağladı?
Aslına bakarsanız polisiye edebiyatta kadınlar hep ön planda olmuşlar. Her şeyden önce polisiyenin kraliçesi, tüm zamanların en çok üreten ve eserleri en çok satan yazarı, Agatha Christie gerçeği var önümüzde. Tabii, bunun yanı sıra bizde de dünya edebiyatında da hak ettikleri yeri bulamayacaklarının haklı kaygısıyla erkek mahlaslarıyla yazan pek çok kadın edebiyatçı olmuş.
Yerli polisiyemize baktığımızda özellikle son yıllarda kadın yazarlarımızın bir adım daha öne çıktığını ve hayli ses getiren eserlere imza attıklarını mutlulukla görebiliyoruz. Utanarak söylüyorum ki yerli polisiye camiasına girmeden, yani Dedektif Dergi yazarı ve Türkiye Polisiye Yazarları Birliği (POYABİR) üyesi olmadan önce ben de pek çok değerli isimden haberdar değildim. Artık gururla söyleyebilirim ki kadın yazarlarımızın polisiyede ciddi bir ağırlığı var. Ben bunu; kadınların hayatları boyunca pek çok şeyi (çocuklar, koca, ev işleri, iş hayatı, sosyal ilişkiler vs.) aynı anda idare etmek zorunda kalmaları nedeniyle matematiksel düşünme ve organizasyon yetilerinin son derece gelişmiş olmasına bağlıyorum. Detaylı düşünme, analiz, birkaç adım sonrasını görme, tümevarım, karakterle empati kurma gibi konularda kadınların doğuştan yetenekli olduğunu düşünüyorum.
Kadınların polisiye edebiyatta öne çıkmasıyla klasik erkek dedektif ve kurban kadın anlayışı (çok şükür) değişmeye başladı. Artık klişeleşmiş olan geçmişi travmalı, alkolik, kadın düşkünü, agresif dedektifler veya sert ama babacan, sürekli çevresine akıl dağıtan başkomiser karakterler yerine kurgularımızda kadınların sesini daha çok duyuyor, onların varlığını ve ağırlığını koyduğu mecralarda koşuyoruz. Bu ülkede “kadın olmanın” ne demek olduğunu bizzat kadınların kaleminden daha fazla okuyabiliyoruz. Bunu çok kıymetli buluyorum.
· Yayıncılık dünyasında "kadın polisiye yazar" olmanın avantajları/dezavantajlarıyla karşılaştınız mı?
Karşılaştım diyemem. Belki de ben doğru yerde, doğru zamanda, doğru insanlara denk geldim. Dezavantajını yaşadığım durum “kadın” olmakla ilgili değil, “isimsiz” bir yazar olmakla ilgiliydi daha çok. Ne yazık ki günümüzde çoğu yayınevinin ilk baktığı şey eserin içeriği ve niteliğinden ziyade yazarın ismi, olası satış rakamları ve maliyet oluyor. Hemen hiçbir yayınevi, kimselerin tanımadığı ve henüz ilk eserini çıkaracak olan bir yazara bel bağlayıp risk almak istemiyor. Hele ki bu kitap bir de “polisiye” ve “öykü” olunca, şansınız daha da azalıyor. Benim talihim yaver gitti; ilk kitabımı İthaki Yayınları gibi prestijli bir yayınevi vasıtasıyla çıkarabildim.
· Türkiye'de polisiye yazmak, batılı örneklerinden ne kadar farklı?
Bence en büyük fark ekonomik: Biz öncelikle hayatta kalmak için çalışmak zorundayız, hem de kıyasıya. Yüzbinlerce satan, meşhur bir yazar değilseniz, polisiye veya başka herhangi bir türde yazarak yaşamak, ailenizi geçindirmek gibi bir lüksünüz maalesef yok. Birçok yayınevi bırakın telif ödemeyi, kitabını yayımlamak için yazarından para istiyor. Hâlbuki Avrupalı bir yazar evinde oturup kitabını yazabilmek için yayınevinden avansını alabiliyor, bağlı bulunduğu yazarlar birliğinden maddi destek görebiliyor. Bu sebeple bizde yazmak keyifli bir meşgaleden öte görülmüyor ne yazık ki. Hani derler ya, “Yazma demiyorum, hobi olarak yine yaz.” Çoğu yazarın hayatı onca işin gücün, yaşam mücadelesinin arasındaki kısıtlı zamanlarda, bir kenarda köşede kalem oynatmaya çalışarak geçiyor.
· Türk okuru polisiyede ne arıyor?
Aslında dünyanın her yerindeki okurla aynı şeyi: Suçluyu kovalamak, ipuçlarını takip etmek, parçaları birleştirmek, muammayı çözmek, heyecan duymak, şaşırmak, ters köşe olmak ve tüm bunları klişelerden uzak, dengeli bir matematiksel kurgu içinde, düzgün ve akıcı bir Türkçeyle okumak. Yani olay sadece kurguda bitmiyor, kullandığınız dil ve metnin dengesi son derece mühim. Polisiye yazıyorum diye özenilmeden, çalakalem bir Türkçeyle yazılan eserleri ne yazık ki çoğu okur tercih etmiyor.
· Sizin favori yazarlarınız kimlerdir?
İlk aklıma gelenlerden birkaç isim vermem gerekirse; Alper Canıgüz, Elçin Poyrazlar ve Gencoy Sümer yeni bir eser çıkardığında heyecanlanır, hemen koşa koşa alırım. Dedektif Dergi vesilesiyle sağlam kalemler tanıdım: Önay Yılmaz, Reha Avkıran, Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Sabri Saydam, Funda Menekşe, Yeşim Yörük, Tuğba Turan bunlardan bazıları. Esra Türkekul’u çok beğenirdim, kendisini çok erken kaybettik maalesef. Mahir Ünsal Eriş, Murathan Mungan, Hakan Bıçakcı başucu yazarlarımdan. Yakın zamanda Hikmet Hükümenoğlu’nun kalemiyle tanıştım ve artık kendisini takipteyim. O kadar çok isim var ki yazamadıklarım beni affetsin.
Polisiye edebiyatımızdan yeni yazarlar tanımak isteyen okurlara tavsiyem, http://dedektifdergi.com adresine ve hâlihazırda yayımlanmış olan yerli polisiye öykü antolojilerine göz atmaları. Bu derlemelerde kalemini beğendikleri yazarları tespit edebilir, onların şahsi kitaplarına yönelebilirler.
· Polisiye yazmak isteyen genç yazarlara ne önerirsiniz?
Her şeyin başı okumak, çok okumak. Başka türlü yazılmıyor. Dili doğru kullanmayı önemsemek, imla kurallarına hâkim olmak mühim. Artık her şey bir tıkla parmaklarınızın ucunda; doğru bilgiye ulaşmak çok kolay.
Öyle bir şansınız varsa yazdıklarınızı aileniz veya arkadaşlarınız dışında yetkin bir göze/editöre okutun ve eleştirilerini muhakkak dikkate alın. Unutmayın; bir yazarı geliştiren övgü değil, yergidir. Hata yapmaktan korkmayın. Yazın, yazın, yazın. Ama gerektiğinde üzerini çizip atmayı da bilin.
Polisiye roman yazmayı düşünen yazarlara ve yazar adaylarına tavsiye etmek istediğim çok kıymetli bir rehber var: “Polisiye Roman Nasıl Yazılır?” Gencoy Sümer’in geçtiğimiz günlerde Herdem Polisiye etiketiyle yayımlanan bu kitabını ısrarla tavsiye ediyorum. Romanınızı kurgularken dikkat etmeniz gereken her detayı, adım adım, örnekleriyle, okuma/izleme tavsiyeleriyle, son derece basit ve eğlenceli bir üslupla anlatan bu eserin editörlüğünü ben üstlenmiştim. Tüm polisiyeseverlerin okuması gereken şahane bir kaynak kitap.
Sayfalarınıza beni konuk ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Sevgiler ve bol polisiyeli günler diliyorum…