Kamu Yararı Olmazsa
Devlet örgütlenmesinin halk egemenliği ile taçlandığı süreçte, devlet yönetiminin neyi doğru, neyi yanlış yaptığının turnusol kâğıdı, şüphesiz kamu yararı kavramıdır. Örneğin hukukun temeli kamu yararıdır. Kanunların hazırlanması, yürürlüğe girmesi ve uygulanmasında temel ilke kamu yararının korunmasıdır.
Sevgili dostlar bugüne kadar çok çeşitli konularda yazılar yazdım. Sizlere olaylara kamu politikası, hukuk devleti ve demokrasi pencerelerinden bakabilmek için ipuçları vermeye çalıştım. Bugün bütün bu kavramların kesişim noktasında olan bir kavramı günümüzde yaşanan olaylar üzerinden ele almaya çalışacağım. Bu kavram, toplumların bir arada yaşama iradesinin özünü de oluşturmaktadır. Devlet örgütlenmesinin halk egemenliği ile taçlandığı süreçte, devlet yönetiminin neyi doğru, neyi yanlış yaptığının turnusol kâğıdı, şüphesiz kamu yararı kavramı olmaktadır.
Kavramımız "kamu yararı" olunca birçok disiplinin ortak alanına girmiş oluyoruz. Kamu Yönetimi Sözlüğü kamu yararını şöyle açıklıyor; "Kamu yönetiminin eylem ve işlemlerinde yöneldiği, toplumun bir kesiminin ya da tümünün yararını kollamaya dönük temel ve genel hedeftir. Kamu yönetimi, kamu yararı için vardır. Toplumsal çıkarla bireysel çıkar çatıştığında kamu yönetimi toplumsal çıkardan yanadır. Kamu yönetimi, kamu yararı için hukuk içinde hareket etmelidir".
Elbette toplumun bir kesimine yönelmiş kamu yararının toplumun genel çıkarlarına aykırı olmaması esastır. Örneğin kadın ve çocuklara pozitif ayrımcılık, toplumun genel çıkarlarına zarar vermeyeceği için kamu yararına uygundur. Maden şirketlerine doğanın tahribine yol açan yetkiler verip, tepki gösteren halka karşı devletin kolluk güçlerinin kullanımında kamu yararı bulunmadığı ise, yargı kararları ile ortaya konmuştur. Hukukun temeli de kamu yararıdır. Kanunların hazırlanması, yürürlüğe girmesi ve uygulanmasında temel ilke kamu yararının korunmasıdır.
Siyasal bir örgüt olarak devlet, kamu hizmeti üretmek için vardır. Devlet kamu hizmetini görevlileri aracılığıyla yerine getirir. Devletin başındaki Cumhurbaşkanından en alt düzeydeki kamu işçisi veya memuruna kadar herkes, kamu hizmeti sunmak için görev yapmak durumundadır. Kamu hizmetinin ise mutlaka kamu yararına dönük olması gerekmektedir. Kamu görevlisinin kamu kaynaklarını kullanarak yürüttüğü her faaliyette kamu yararının gözetilmesi bir zorunluluktur. Kamu görevlisi örneğin bir cumhurbaşkanı dahi olsa, kamu yararını gözetmeyen bir faaliyet için kamunun mal ve parasını kullanamaz. Bu husus, Anayasa Mahkemesi kararlarında da yer almaktadır.
Kamu hizmetinin hangi politikalar çerçevesinde sunulacağının belirlenmesi ise devleti belirli bir süre yönetme görevini üstlenmiş olan hükümetin sorumluluğudur. Ancak hükümet kamu politikasını belirlerken, işin doğası gereği kamu politikası sürecinin her aşamasında kamu yararını gözetmek zorundadır. Bunlar elbette olması gerekenlerdir. Kamu görevlilerinin farklı çıkarlara yönelebilmesi gibi yolsuzluk ve usulsüzlük içeren uygulamalara dünyanın her yerinde rastlamak mümkündür. Hatta hükümetlerin bile sermayenin belirli alanlardaki çıkarlarını korumak adına kamu yararını göz ardı ederek kamu politikası süreçlerini suiistimal etmesi mümkün olabilmektedir. Elbette burada kamu politikası süreçlerinin kamu yararına uygun yürütülmesi, mutlaka sorgulanması gereken bir konudur.
Ne yazık ki, çoğunlukla bunu denetleyecek etkili bir mekanizma olmadığından, ya da halk hükümetin faaliyetlerinden yeteri kadar bilgi sahibi olamadığından, kamu politikasının eleştirisi siyaset alanı dışında herhangi bir yaptırıma imkân vermemektedir. Bu nedenle sağlıklı işleyen bir kamu politikası sürecinde, toplumun ilgili kesimlerinin, uzmanların, üniversitelerin söz sahibi olması, kamu yararının korunması adına gerekliliktir. Eğer süreç böyle işlemiyorsa, kamu politikasının kamu yararını gözetmediğini düşünmek mümkündür. Eğer kuvvetler ayrılığı ilkesi zarar görmüşse yargı denetiminden beklenen faydanın elde edilmesi de zorlaşır.
Toplumsal düzenin yaşanan olaylar karşısında hassas olduğu dönemler vardır. Hassasiyetin en üst düzeye çıktığı dönemler kriz dönemleridir. Bir kriz neden çıkar? Süratle değişen bir duruma sistem cevap veremediği için çıkar. Bu bir afet ya da toplumsal olay olabilir. Devletin dinamik bir siyasal sistem olarak, her tür krizi öngörme, gerekli tedbirleri alma becerisinin var olduğu düşünülür. Toplumsal maliyeti öngörülemeyen krizlerin tamamen ortaya çıkmasını önlemek mümkün değilse de etkilerinin sınırlı kalmasını sağlamak adına hükümetlerin yapması gereken çok önemli faaliyetler ve görevler vardır.
Öncelikle dinamik bir risk değerlendirme sistemi kurulmalıdır. Sürekli değişen risk algısı ve olası sonuçları dinamik bir şekilde değerlendirilmeli, buna göre alınması gereken tedbirler sürekli güncellenmelidir. Ancak afet yönetimi için ayrılan kamu kaynakları halkın kolaylıkla görebildiği sonuçlar üretmez. Bu nedenle de hükümetler böyle kriz durumları için kaynak ayırmak konusunda isteksizdir. Bunun yanında yaşanan olayın maliyeti beklenenden çok daha yüksek seviyelere ulaşırsa; hükümet, hatalarının bedelini siyaseten ödemekle kalmaz, alması gereken konularda almadığı önlemler için yargı denetimine de uğrayabilir. Bu durum elbette hukukun etkin şekilde işlediği bir hukuk devletinde mümkün olabilir.
Eğer etkili bir kriz ve afet yönetim politikası yoksa genellikle kriz anında oluşan sorunların çözümü toplumlara hem maddi hem manevi olarak daha ağır yükler getirir. Bu yükler, krizin önceliklerinin dayattığı koşullar nedeniyle halk tarafından yeterince sorgulanmaz. Oysa temelde çok önemli bir konu, yeterli afet yönetim sisteminin kurulmamış olmasından kamu kaynaklarının verimsiz kullanımına kadar birçok boyutta ele alınmamış, göz ardı edilmiştir. Bu nedenle kamu yararı kavramı, kamu politikasının da bel kemiğini oluşturur. Kaybedilen kamu yararının yeniden tesisi hem zor hem de maliyetlidir.
Hiçbir kanunda “kamu yararının gözetilmemesi” açıktan bir suç isnadı ile karşılaşmaz. Çünkü bireyler açısından kendi bireysel çıkarları doğrultusunda davranmak, kanunlara aykırı olmamak kaydı ile suç teşkil etmez. Kamu yararının gözetilmesi, yasama, yürütme ve yargının sorumluluğundadır. Siyaset kurumu, bu açıdan bakıldığında kendisini aldığı kararlarda kamu yararını gözetmek zorunda hissetmez. Siyasetçiler için, bol keseden dağıtılan vaatler, popülizm kokan söylemler, kamu yararı kavramının anlam alanını daraltmaktadır. Bundan dolayı siyaset mekanizması, genellikle kendisini bu kavramdan azade tutmaya çalışır. Kavramı kendilerine yük olarak görür.
Yapmaya çalıştığım değerlendirmedeki temel amacım, kamu yararı gözetilmeden oluşturulan kamu politikasının ve buna bağlı olarak kamu kaynaklarının kullanımı yönünde yapılan tercihlerin yanlışlığının vurgulanmasıdır. Bilgi ve tecrübe gerektiren kadrolara yapılan liyakatsiz atamalar, devlete gerçek maliyetinin bir kaç katına mâlolan altyapı tesisleri, kamuya alınan ya da kiralanan gereksiz hava ve kara taşıtları, birkaç yerden maaş verilen kamu görevlileri için harcanan kamu kaynakları, ülkenin ormanlarının ve zeytinliklerinin taşeron müteahhitler için gözden çıkarılmasının kamu yararı ile açıklanmasına imkân yoktur. Hele ki orman yangınları konusunda maliyeti nedeniyle yangın söndürme uçağı olmadığının açıklandığı bir tabloda, yaşananlar gerçekten can yakmaktadır.
Aslında her şeyi en başından ele aldığımızda, 1982 Anayasası tarafından yürütmenin yasama ve yargıdan öncelikli konuma getirilmesinin devletin hafızasına indirilmiş ağır bir darbe olduğunu düşünüyorum. Bu darbe, devlet hafızasının genetiğinde bulunan kamu yararı kavramını, bütün topluma unutturdu. İktidar ve siyaset ise bunu unutmaya zaten gönüllüydü. İşte bu unutkanlığın acı sonuçlarını bugün kamu kaynaklarının ve ülkenin doğal yapısının tahribi ile ödüyoruz. Elbette haklı olarak kaybedilen binlerce, on binlerce canın hesabının sorulmasını beklemek, temel bir vatandaşlık ve insanlık görevidir. Ama buna cevap verebilecek kimse var mı derseniz, kaybedilen canlıların boğazımıza attığı düğüm bu soruyu yanıtsız bırakır.
Bir son not düşmeyi de kendime borç biliyorum. 1982 Anayasası yerine yeni anayasa yapma fırsatı kollayan iktidar, kanımca bazı konularda inandırıcılığını kaybetmiştir. Bu ülkenin çok değerli anayasa hukukçusu hocaları varken söz belki bana düşmez ama temel hak ve hürriyetleri öncelikli olarak gören, çift meclisli bir parlamenter düzeni getiren ve mevcut anayasanın ikinci maddesinde sayılan ilkelere sıkı sıkıya bağlı bir anayasa, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan kurtuluş reçetesi olabilir. Ancak bunu mevcut meclis değil, kurucu meclis yapabilir. Başka türlüsü, örneğin, adaletsiz bir düzenin olası kurumsallaşması için ülkenin temel düzenleyici metninin araçsallaştırılması ve bu metnin içinden kamu yararının tamamen uzaklaştırılması gibi bir sonuç doğurabilir ki, böyle bir durum vatansever her bir Türk vatandaşı için bir ölüm kalım sorunudur.