Site İçi Arama

hukuk

Bitmeyen Kavga

Wagner yasası nedir bilir misiniz? İşçi hakları üzerine olan bu yasa Amerika'da 1935 yılında kabul edilmiştir. Başkan Roosevelt zamanında 1934 yılında ülke çapında yapılan grevler ile işçi hakları zor da olsa elde edilebilmiştir Amerika'da.

Wagner yasası nedir bilir misiniz?

İşçi hakları üzerine olan bu yasa Amerika'da 1935 yılında kabul edilmiştir.

Başkan Roosevelt zamanında 1934 yılında ülke çapında yapılan grevler ile işçi hakları zor da olsa elde edilebilmiştir Amerika'da.

Uğruna ne canlar yitirilmiştir bu yasa çıkarılabilsin diye. Kimler kimler Amerika'nın toprak sahipleri tarafından yönlendirilen güya kanun insanlarınca öldürülmüştür. Ne acılar çekilmiştir o günlerde.

Ama sonunda bu yasa ile çalışanlar için hem grev hakkı hem de çalışma şartları düzenlenmiştir.

Günde bir dolara çalış, başka hiçbir hakkın yok! Başka şansın da yok!

Kim bilir nerelerden California'ya çalışmak için gelmişsin. Eğer üç kuruşun vardıysa da zaten yolda harcamışsın.

Durum öyle Amerika'nın ilk günlerindeki gibi değil ki artık. Umut peşine Amerikan topraklarına ayak basanlar, yaşamak için, bırakın yaşamayı, hiç olmazsa karınlarını doyurabilmek için toprak ağaları için çalışmak zorunda kalmışlar.

Araziler çoktan paylaşılmış zaten, vahşi kapitalizmin yeşerdiği, etrafta kol gezdiği o ilk günler. 

Elma bahçelerinde çalışıyorsun ve karnını doysun da çalışabil diye verilen bir tas yemek bile kazanabildiğin üç kuruşluk ücretinden kesiliyor.

Derme çatma barakalarda yaşıyorsun. Ona da yaşamak denirse.

Doğru dürüst bir doktor bile yok bir yerin ağrısa, ya da hasta olsan, veyahut da ağaçtaki merdivenden düşsen ve bir tarafını kırsan mesela.

Doğum yaptıracak bir ebe bile yok o taş toprak kaplı arazilerin bir kenarına kurulmuş tozlu barakalardan oluşan yerleşim yerinde.

Çalışmak isteyenler bir o arazi sahibinin yanında, bir bu arazi sahibinin yanında sürekli bizdeki mevsimsel işçiler gibi geziyorlar. Hem de hiçbir şey için garantileri olmadan. Belki günlük bir doları bile alamadan.

Çalışma saatleri belli değil zaten. Elmalar olmuş ve gece gündüz toplanacak, başka çaresi yok! Aynı köleler gibisin. Üç kuruş ücrete sadece çalışıyorsun ve çalışıyorsun. Elma topluyorsun. Başında da arazi sahibinin sadık uşakları.

Arazi sahipleri, yani elma bahçesi sahipleri işin başında günde üç dolar diyorlar ücret olarak, ama sonra parayı verme vakti geldiğinde vazgeçiyorlar başta dediklerinden, günlük bir dolar diyorlar, bir dolara çalışıyorsan çalış, yoksa defol git diyorlar. Yapabileceğin hiçbir şey yok.

Amerikalı yazar John Steinbeck'in ünlü romanıdır "In Dubious Battle", Türkçesiyle "Bitmeyen Kavga".

Yazar bu romanı 1936 yılında yazmıştır. Filmi de çekilmiştir romanın. Tavsiye ederim izlemek isteyenlere.

Bizde 1961 anayasası ile sendika ve grev hakları düzenlenmiş zamanında. Ama bu haklar anayasal olarak yukarıdan topluma sunulduğundan mıdır bilinmez, elde edilmesi için herhangi bir çaba harcanmadığından belki de, günün siyasetçileri tarafından önce yavaş yavaş kırpılmış haklar, sonra da zaten 61 anayasası tümden darbe ile yürürlükten kalkmış.

İşçi hakları bugün de geçerliliğini koruyor tabii ki, ama neresinden bakarsan bak, bugün hem işçi kesimi hem de sabit gelirli kesim ekonomik olarak oldukça düşük gelir elde edebiliyorlar bildiğimiz gibi.

Sendikal haklar ve grev hakları da cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile, ya da valiliklerce çeşitli gerekçelerle hep engelleniyor.

İşyerlerindeki sendikalı işçiler de yavaş yavaş işlerinden olduklarından sendikalı işçiler de sürekli azalıyorlar.

Ya da hükümet güdümündeki sendikalara üye olunduğunda da olması gerektiği gibi haklar elde edilemiyor. Çünkü dediğim gibi zaten bu konuda güvenlik gerekçeleri ile gizliden bir baskı söz konusu.

Mevcut iktidarın sadaka seviyesindeki yardımları bir işe yarıyor mudur bilmiyorum zor durumda olanlara, ama Türkiye'de gelir dağılımı bozukluğu dünyanın birçok ülkesinden çok daha fazla. Enflasyon sebebiyle gün geçtikçe de daha kötü oluyor.

Bir dilim ekmeğe muhtaç fakir denebilecek ülkelerde olduğu kadar kötü değil belki durumumuz, ancak normalde kendimizi kıyaslamamız gereken Avrupa ülkelerinden çok daha kötü durumda olduğumuz kesin.

Halkın bilinçlenmesi açısından keşke herkes John Steinbeck'in romanını okumuş olsa diyeceğim, en azından filmi seyretse herkes.

Yine de bugünkü dertler o günlerdeki dertlerden çok daha karışık bence.

Bugün toplumsal olarak daha büyük çapta örgütlenilse bile, içinde olduğumuz dertler işçi hakları ya da biraz daha uygun bir gelir ile öyle kolayca çözülecek gibi değil.

Sorun çok daha derin, global boyutta.

Her ülke kendi kaynaklarını vatandaşlarına daha uygun fiyatlarda sunuyor doğal olarak, ama fiyatlar bir yandan da global etkiler altında oluşuyor diyebiliriz.

Hadi gelin bir örnek vereyim:

Hepimizin bildiği gibi Rusya enerji kaynakları açısından çok zengin bir ülke.

Ama benzin istasyonlarında standart benzin (95 oktan) bile litresi 51 ruble 60 kapikten satılıyor. Rubleyi 74,66 kurundan dolara dönüştürürsek 69 sent eder. Türk Lirası olarak ise dolar kurunu 18,40 kabul edersek 12 lira 72 kuruş oluyor.

Evet, İstanbul'da bugün 95 oktan benzin 20 lira 37 kuruş.

Oranlarsak Rusya'ya göre Türkiye'de epey bir pahalı aslında benzin, ama dediğim gibi burası petrolün çıktığı ülke zaten. Yani gerçekte benzinin maliyetine bakmamız lazım.

Çıkarılma ve rafineri maliyetleri ile fiyat maksimum 15 sent civarında olmalıydı aslında.

Ama pompa fiyatı 69 sent.!

Yani yine de olması gerekenden neredeyse 5 (beş) kat daha pahalı.

Fiyatların böyle maliyetinden çok farklı olmasının değişik sebepleri olabilir, özellikle de devletin vergilendirmesi fiyatların maliyetinden çok daha yukarılarda olmasına sebep olabiliyor.

Ama hemen hemen tüm ürünler global fiyatlandırmadan etkilendiği için devlet açısından bu bir fırsat oluyor.

Dolayısıyla da benzin bile Rusya'da gerçek maliyetlerinden farklı fiyatlanabiliyor.

Çoğu durumda da gerçek maliyetinin epey üstünde oluyor devlet kontrolünde her ne ürün olursa olsun.

Enflasyon gibi ülkelerin kendi iç şartları da fiyatların çok daha pahalı olması açısından bu durumun üzerine tuz biber ekiyor.

Demek istediğim artık sadece işçi hakları ve düzgün gelir dağılımından daha öteye sorunlarımız var. Düzgün gelir dağılımı için öncelikle gelir olmalı. Global piyasada ise ülkenin kolayca gelir elde edebilmesi o kadar da kolay değil. Sonuçta her şeyin fiyatı birbirine bağlı. Özellikle de bizim gibi enerji yoksunu ülkelerde fiyatlar gerçekten dış piyasa şartlarından oldukça çok etkileniyor.

Geçenlerde çoğunun sosyalist görüşlü katılımcılar olduğu ve ülkenin geleceği açısından ekonominin onlara göre nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşlerini belirttikleri güzel bir tartışma programı izledim bir kanalda.

Aslında ben de programda değinilen pek çok görüşe katılsam da, nedense aklıma yukarıda bahsettiklerim geldi.

Katılımcıların çözüm yolu diye anlattıklarının aslında ne kadar gerilerde kaldığını fark ettim programı izlerken.

Sanırım sol görüşlü bu elit diyebileceğimiz aydın kesimin asıl sorunu da burada başlıyor.

Dünyanın gelmiş olduğu globalleşme ve bu durumun ekonomiye etkisini göz ardı ediyorlar.

Zamanında bu teoriler ortaya atılırken globalleşme yoktu.

Bugün ise bir fanus içerisinde yaşamıyoruz. Birleşik kaplar misali doğal olarak her ülke bir diğerinden etkileniyor.

Meşhur tabiriyle Çin'de bir kelebek kanat çırpsa, Amerika'da fırtınalar kopuyor.

Ancak ben sorunun bundan da derin olduğu görüşündeyim.

Özellikle Sovyetler birliğinin çöküşü ile tüm dünyada kapitalist sistem daha geçerli bir sistem olarak kabuk edilir oldu.

Zamanının Sovyetleri, bugünün Rusya'sı bile artık kapitalizm ile yönetiliyor.

Kapitalizm ise sermaye demek. Sermayenin birilerinin elinde birikimi gün geçtikçe dengeyi aşırı düzeyde bozuyor. 

Büyük halk kitleleri çok düşük gelirlere razı olmak durumunda kalırken, çok az bir zengin kitlenin elinde sermaye büyük bir hızla birikmeye devam ediyor. Dünya çapında bakacak olursanız durumun çok daha vahim olduğunun farkına varacaksınız.

Piyasalar genel kabulde olduğu gibi bence bileşik kaplar gibi değil, daha çok dinamik bir şekilde çalışıyorlar.

Bir benzetme yap deseniz ben bir nehrin denize döküldüğü yerde oluşan deltalar dibi derdim. Büyük bir nehrin yatağından sağa sola ayrılan küçücük derecikler olsa mesela, nehri besleyen dereler değil bunlar, dediğim gibi, deltalarda olduğu şekilde, ana nehir yatağından sağa sola ayrılan incecik, küçücük kollar.

Yukarıdan gelen suyun büyük kısmı ana nehir yatağından akmaya devam ederken, küçük derelere düşen su miktarı ise yıl içindeki kuraklık durumuna göre değişiyor kabul edin. Belki de seviye farkından dolayı kimi zamanlarda tümden kuruyorlar.

İşte piyasalar böyle çalışıyor bence, nehir ya da dere yatakları sermaye gibi, ne kadar geniş ve derin yatağın varsa akan sudan o kadar çok pay alırsın. Aynı ne kadar çok sermaye birikimin varsa o kadar çok pay elde edersin para akışından. Para parayı çeker derler ya, aynen öyle.

Peki bu duruma bir çare var mı?

Sürekli sermaye böyle çoğalacak mı?

Emeğin değeri de sürekli düştükçe düşecek mi?

Aslında bu bir paradoksal durum, bizdeki tabiriyle iki ucu pislik içinde değnek de diyebiliriz bu duruma. Ya da aşağı ya da yukarı tükürme durumu. Bıyık sakal sendromu.

Bir şeyleri yapabilmek için büyük sermayelere ihtiyaç duyuluyor. Ülkenin refaha kavuşması ise gelir dağılımındaki dengeden geçiyor. Bu iki uç birbiri ile çatışıyor bence.

Ne kadar dengeli gelir dağılımı, o kadar az sermaye birikimi, dolayısıyla da o kadar az iş, yani o kadar az refah.

Tersi durum da hiç hoş değil, ne kadar büyük sermaye, o kadar çok iş, ama bir o kadar da çok sermaye hegemonyası, yani yine düşük gelir, yine sabit gelirliler için karın tokluğuna hayat mücadelesi.

Ama dediğim gibi öncelik gelirin elde edilmesinde olmalı ki, dengeli dağıtacak bir şey olsun elde.

Bu sarmaldan çıkış çaresi yok mu peki?

Var tabii ki, hem büyük sermaye birikimleri, hem de dengeli gelir mümkün. Bunun örnekleri var dünyada.

Sermaye ve emek dengesini öyle kurmak gerekli ki, biri diğerine engel olmasın. Biri diğerini hegemonyası altına almasın.

Ama ben işte bu noktada öncelikle büyük önderimize bakın derdim.

Atatürk bu konuya epey bir kafa yormuş. Çözümü de o günün şartlarında devletçilikte bulmuş.

Bugün ise o günün zorunlu devletçiliği ben biraz değiştirmeliyiz görüşündeyim.

Sosyalist görüşlü arkadaşlar gibi KİT'leri tekrar kurmak lazım, devlet herkese iş versin, herkes devlet için çalışsın gibi görüşler bugünün rekabetçi dünyasında pek de geçerli görüşler değiller bence.

Evet, bence devlet devrede olacak, devletçilik ilkesi işleyecek, ama sadece piyasa dengesi amacıyla.

Daha da doğrusu uluslararası rekabette ülkenin ihtiyacı olan konularda desteği verecek devlet firmalara. Yönlendirecek demek istemiyorum, her kim ne konuda başarılı olabilecekse hepsine destek olacak, ama destek önceliği ülkenin ihtiyaçlarında olacak.

Ülke içinde ise öncelikle sermayenin emeği ezmesine engel olacak şartları sağlayacak.

Gerektiğinde de serbest piyasaya kendi elinde olan imkanlarla yeteri kadar, altını kalın çizgi ile bir kez daha çizeyim, YETERİ KADAR müdahale de edecek. Bunun için de elinde gerekli enstrümanlar olacak. Gerekiyorsa KİT benzeri hantal yapıda değil belki, ama özellikle kritik ürünlerde gerektiğinde üretimini artırabileceği boyutlarda üretim tesisleri sahibi de olacak.

Ama sermayeyi de uluslararası rekabete hazırlayacak bir yandan, dediğim gibi gerekli konularda teşvik edecek. Yine altını çizeyim, GEREKLİ KONULARDA. Ülke için potansiyeli olan konularda. Mesela bir Güney Kore gibi otomobil konusunda dünya ile rekabet edebilecek markaların ortaya çıkması için teşvik verecek. Ya da meşhur cep telefonu markası için de Güney Kore büyük teşvikler vermiş zamanında. Bu ve benzeri durumlardan bahsediyorum.

Denge ancak böyle sağlanır.

Peki bu dediğimi vaat eden var mı siyasi arenamızda?

Bilmiyorum, ben bugüne kadar bu detayda vaat duymadım.

Birçok parti daha çok nasıl ülkeye yabancı yatırım getiririz derdi ile meşgul.

Bir kısmı ben temiz yatırım getireceğim diyor, karşısındakini temiz olmayan yatırımla ya da köyü renkli paralar ile suçluyor.

Mevcut iktidar ise bunlar eskiye dönme niyetindeler diye diğerlerine kara çalmaya çalışıyor.

Birbirini suçlayan suçlayana, ama çözüm ne diye sorduğunuzda hepsi sadece bir şeyler geveliyorlar ağızlarında. Gerçekten çözümden bahseden yok. Standart ekonomik tabirler ile geçiştiriyorlar konuyu.

Neyse, bekliyoruz, bakalım ay sonunda ne çıkacak altılı masadan. Bunca farklı görüş bir araya geldiğine göre belki de gerçekten doğru dürüst bir çözüm koyarlar ortaya. Bence altılı masa çok önemli.

Bir yandan da aslına bakarsanız kim ne çare düşünürse düşünsün, toplumun bu detaylara önem vereceğini düşünmüyorum.

Toplumsal dejenerasyon o kadar büyük çaplarda ki, kimse şu anda ülkenin geleceği derdinde değilmiş gibi geliyor bana. İnsanlar ya geçim derdindeler ya da cebini doldurma derdinde.

Sermaye sahipleri battı balık yan gider misali, nasıl ederim de bir diğerinin cebindekini alırım, ya da ne yaparım da daha ucuz emek elde ederim ve birikimime birikim katarım diye düşünüyor bence.

Çok büyük sermaye sahipleri zaten bugüne kadar yapmak isteselerdi bu ülkede neler yaparlardı.

Düşününce ülkeyi daha üst bir seviyeye taşıyabilmek için yapılması gereken o kadar çok şey var ki.

Ama bu ülke zamanında aynı tip arabayı biraz orasını, biraz burasını değiştirerek topluma kakalayan sermaye sahipleri barındırıyordu.

Sermayedarların en büyük derdi hükümet gümrük bedellerini yükseltsin de, dışarıdan getirilecek daha yüksek teknoloji ile kurulu düzenimize çomak sokulmasındı.

O yüzden de hükümete türlü türlü baskılar yaparlardı. Tabii ki seçimlerde sermayenin gücünü ardına almak siyasilerin de işlerine geldiği için, sermayenin her istediğine olur diyen politikacılar vardı siyasi arenada.

Bugün mevcut iktidar da eskilerden çok da farklı değil. Başlangıçta belki öyle değildi, ama bunlar da yine kurulu düzenin iktidarı olmuş durumdalar.

Böyle diyorum, ama bir yandan şark kurnazlığını da elden bırakmıyorlar.

Muhalefetten önce olur da kullanırlar diye bu seçimlerde "Yeter söz milletin!" sloganına ön alıp sahip çıktılar.

Tutar mı bu slogan bilmem, belki de tutar. Bu kadar dejenere olmuş toplum için ne deseler tutar belki de.

Hatırlarsanız birileri bir gün aya dört şeritli yol yapacağız desek bu millet yine inanır demişti. Bir siyasetçi böyle şeyleri boşu boşuna demez. Bir şeylere güveniyordur da öyle demiştir muhtemelen.

Epey uzadı sanırım konu. Konu konuyu açıyor nedense bu sefer.

Yapacak çok şey var gerçekten.

Öncelik de sanırım ülkenin biraz sakinleşmesi olmalı. Başka bir deyiş ile normalleşmesi.

Önümüzdeki seçimlerde altılı masanın bu dediklerimi dikkate alarak bir gelecek perspektifi çizmesini isterdim doğrusu.

Önce hayırlısı ile kazansınlar da şu seçimi, gerisine daha sonra bakarız sanırım. Ülkenin normalleşmeye gerçekten ihtiyacı var.

Huzur içinde dengeli bir gelir dağılımı olan, ama daha da önemlisi muhasır medeniyetler seviyesine çıkabilmiş bir Türkiye dileklerimle.

Moskova'dan herkese sevgi ve saygılar.

Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Araştırmacı Yazar Deniz BURSALIOĞLU
Tüm Makaleler

  • 25.01.2023
  • Süre : 7 dk
  • 933 kez okundu

Google Ads