Site İçi Arama

hukuk

Türkiye’de Güvenlik Mimarisi ve Kamusal Otorite Açığı: Atlas Çağlayan – Ahmet Minguzzi ve Gazi Ferdi Çatal Vakaları Üzerinden Bir Değerlendirme

Günümüzde yüksek reytingli televizyon dizilerinin büyük bir kısmı, feodal temelli, geniş aile merkezli, mafyatik güç ilişkilerini yücelten kurgular üzerine inşa edilmektedir. Bu yapımlar, özellikle gençlere mafyatik ilişkileri, tetikçiliği, gayrimeşru kazancı, “yükselen değer” ve “başarının kısa yolu” olarak sunmaktadır.

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın.” Albert Camus

Giriş: Parçalı Güvenlik, Zayıflayan Kamusal Otorite

Kamu hizmeti kamu güvenidir.

Vatandaş ile devlet arasındaki güvenin yüksek olması, geleceği aydınlatır.

Dünyada devletin yeniden yapılandırılması çalışmalarında, kamu yönetimindeki başarısızlığın dört temel açığa yol açtığı sonucuna varılmıştır: Stratejik açık, bütçe açığı, performans açığı ve güven açığı.

Karar alma süreçlerinde hâkim olan stratejik bakış açısının darlığı ve uzun vadeli vizyon eksikliği, kamu kaynaklarının etkin kullanılmamasına ve yapısal verimsizliklere yol açmaktadır. Buna paralel olarak, uygulayıcı düzeyde vatandaşın somut beklenti ve ihtiyaçlarını doğru okuyamayan, sahaya temas etmeyen yönetim pratikleri ciddi bir performans açığı üretmektedir. Stratejik yetersizlik ile uygulama kapasitesindeki bu eş zamanlı zafiyet, kaçınılmaz biçimde bütçe açıklarını derinleştirmekte; söz konusu üçlü açık (verimlilik, performans ve bütçe), yönetimdeki aksaklıklar, yozlaşma ve yolsuzluk iddialarıyla birleştiğinde, halkın yönetime duyduğu güveni aşındıran yapısal bir güven krizine dönüşmektedir.

Devlet ile vatandaş arasındaki bu güven açığı, yalnızca ekonomi alanında değil; en az onun kadar belirgin ve hayati biçimde güvenlik alanında da kendini göstermektedir. Vatandaşın can ve mal güvenliğine ilişkin beklentilerinin karşılanamadığı, kamusal otoritenin tutarlı ve öngörülebilir bir refleks sergileyemediği her durumda, güvenlik algısı zayıflamakta; bu zayıflama, devletin meşruiyetini ve toplumsal bütünlüğü doğrudan etkileyen bir risk alanı hâline gelmektedir.

Türkiye, son yıllarda güvenlik politikalarını yeniden tanımlama ihtiyacıyla karşı karşıyadır. Güvenlik meselesi artık yalnızca belirli tehdit başlıklarıyla sınırlı olmayan; kamusal alanın korunması, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği ve devlet–vatandaş ilişkisinin sağlığıyla doğrudan bağlantılı bir mesele hâline gelmiştir.

Batı Karadeniz Fırsat Eşitliği Derneği Genel Başkanı sıfatıyla ifade etmek gerekir ki; sahada yapılan gözlemler, güvenliğin Türkiye genelinde bütüncül, eşit ve sürdürülebilir biçimde tesis edilemediğini açıkça ortaya koymaktadır. Kamusal otoritenin belirli alanlarda zayıflaması, ortaya çıkan boşluğun hukuk devleti ilkeleriyle değil; fiilî güç ilişkileri, enformel yapılar ve caydırıcılığı olmayan pratiklerle doldurulmasına yol açmaktadır. Bu tablo, münferit illerle ya da tekil vakalarla sınırlı değildir; aksine ülkenin neredeyse tamamına yayılan, yapısal ve derin bir güvenlik sorununun varlığına işaret etmektedir.

Özellikle büyük metropollerde, Batı Karadeniz başta olmak üzere İç Anadolu, Batı Anadolu, Güney Anadolu ve Trakya gibi farklı coğrafyalardan gelen; aşiret, klan veya benzeri kapalı dayanışma ağlarına sahip olmayan, birey olarak var olan ve hukuka güvenerek yaşayan atomize vatandaşlar, devletin koruyucu ve eşitlikçi reflekslerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Devletin bu kesimlere yönelik güvenlik ve koruma kapasitesinin zayıflaması, yalnızca bireysel güvensizlik hissini artırmamakta; aynı zamanda toplumsal adalet duygusunu zedeleyerek, devlet–vatandaş ilişkisini kırılgan hâle getirmektedir. Bu nedenle güvenlik meselesi, belirli grupların ya da bölgelerin değil; tüm yurttaşların eşit biçimde korunmasını esas alan ulusal bir kamu politikası olarak ele alınmak zorundadır.

Kamusal Alanda Şiddet ve Gençlik Çeteleşmesi

Atlas ÇAĞLAYAN ve Ahmet MİNGUZZİ cinayetleri, bu yapısal sorunun en sarsıcı ve trajik toplumsal örneklerindendir. 24 Ocak 2025 tarihinde Ahmet MİNGUZZİ Kadıköy’de, 14 Ocak 2026 tarihinde de Atlas ÇAĞLAYAN isimli gencimiz İstanbul Güngören’de, gündelik hayatın olağan mekânlarında, insanların gözü önünde bıçaklanarak hayatlarının baharlarında hunharca öldürülmüşlerdir.

Bu cinayetlerin ortak özelliği şudur: Olaylar karanlık arka sokaklarda değil; kamusal alanlarda gerçekleşmiştir. Failler 15 yaşındadır. Ancak bu canilerce sergilenen davranış şekli, çocukluk gibi masumiyetle değil; cesaretlendirilmiş şiddet kültürü, grup hâkimiyeti ve cezasızlık gibi cinayet işlemeye eğim olmaya bu gençleri iten yeni bir bozuk düzen algısıyla açıklanabilir.

Bu tablo, bireysel sapmalardan çok daha fazlasını bizlere göstermektedir. Caydırıcılığını yitirmiş bir ceza hukuku, adalet sistemi, denetimsiz kamusal alanlar ve gençleri suça sürükleyen sosyal boşluklar, nihayetinde bu cinayetlerin yaşanmasına yol açan temel nedenlerdir. Bu bağlamda toplumumuza yayılmakta olan şiddet olgusu artık bir istisna değil; her yerde karşımıza çıkması yönüyle normalleşme eğilimi göstermektedir.

Metropollere Feodal / Aşiret Kültürü Baskısı ve Kastamonu

İstanbul’da, Kastamonu il nüfusunun birkaç katı Kastamonulu yaşamaktadır. Kastamonulular, güçlü yöresel aidiyetlerini koruyarak metropol kent kültürüne entegre olmuş, hukuka ve kurallara saygılı, komşuluk ilişkilerinde güven duyulan bir toplumsal profil sergilemektedirler. Batı Karadeniz şehirlerinden gelen çoğu bölge insanı da bu alanda benzer özelliğe sahiptir.

Buna karşılık bazı yörelerden metropollere gelen yurttaşlarımız, geldikleri coğrafyanın aşiret, kabile, klan ve feodal bağlarını metropollerde sürdürmenin; bu kimlik üzerinden politik, ekonomik ve sosyal avantajlar elde etmenin mümkün ve hatta faydalı olduğu kanaatiyle hareket etmektedir.

Bu eğilimi besleyen önemli unsurlardan biri de medya alanıdır.

Günümüzde yüksek reytingli televizyon dizilerinin büyük bir kısmı, feodal temelli, geniş aile merkezli, mafyatik güç ilişkilerini yücelten kurgular üzerine inşa edilmektedir. Bu yapımlar, özellikle gençlere mafyatik ilişkileri, tetikçiliği, gayrimeşru kazancı, “yükselen değer” ve “başarının kısa yolu” olarak sunmaktadır.

Bu süreç, metropollerde Kastamonulular gibi Türklük dışında bir aidiyet dayanağı bulunmayan, birey olarak var olmayı tercih eden yurttaşları yalnızlaştırmakta; sahipsizlik ve güvensizlik duygusunu derinleştirmektedir. Sorunun asıl odağı ise kültürel farklılık değil; devlet, kamusal otorite, kolluk ve yargı alanında oluşan güven açığıdır.

Yurttaşların devletten beklediği: güven ortamı, koruyuculuk, adaletin zamanında ve eşit biçimde tesisidir. Bu beklentinin, mafya liderlerinden, aşiret reislerinden veya yerel güç odaklarından karşılanır hâle gelmesi durumunda, yalnızca acı değil; devlet kapasitesi açısından son derece düşündürücü bir gösterge var demektir.

Devletin olmadığı yerde düzen oluşmaz; düzenin olmadığı yerde hukuk değil, güç konuşur. Metropollerin geleceği, feodal bağların değil; hukukun, bireysel hakların ve kamusal eşitliğin hâkim kılınmasına bağlıdır.

Güven Açığının En Ağır Sonucu: Gazi Ferdi ÇATAL

Bu kırılmanın en acı sonucu, Gazi Ferdi ÇATAL vakasında görülmüştür. Kastamonulu Avukat Hüseyin ÖZBEK, Gazi’nin avukatı olarak bu konuda benzer tespitleri yapmıştır. 2017 yılında Kayseri’deki terör saldırısında bir bacağını kaybeden Ferdi ÇATAL, Kastamonu’nun Daday ilçesi nüfusuna kayıtlıdır.

Bir uzvunu vatan için feda etmiş bu gencin, maddi ve manevi olarak yeterince sahiplenilmemesi; yaşadığı travmalarla adeta baş başa bırakılması, devlet–vatandaş bağının ne ölçüde zedelendiğini ve güven açığının sınırlarının nerelere kadar uzandığını bizlere göstermektedir.

Bu arada, Ferdi ÇATAL’ın, annesinin barınma ihtiyacı için devlete değil; bir mafya figürüne seslenmek zorunda kalması, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir tablodur. Bu durum, bireysel bir çaresizlik değil; kamusal otoritenin boşluk bıraktığı alanın trajik bir sonucu olarak okunmak zorundadır.

Batı Karadeniz’den Ulusal Düzeye Yükselen Tepki

Bu olaylar, yalnızca Kastamonuluların değil; Zonguldak’tan Sinop’a, Bartın’dan Karabük’e kadar Batı Karadeniz havzasında yaşayan yurttaşların ortak vicdanında derin bir karşılık bulmuştur. Hatta Batıdan Doğuya, Kuzeyden Güneye tüm ülke bu konuda, eliyle değilse, diliyle, her ikisi de değilse kalbiyle yapılan vahşeti kınamış, reddetmiştir.

Bölgesel duyarlılık, -amatörce ve gecikmiş bir biçimde olsa dahi- sivil toplum kanalları aracılığıyla ulusal kamuoyuna taşınmış; güvenlik meselesinin yalnızca belirli başlıklarla değil, kamusal düzenin tamamı üzerinden ve ülke genelinde -ayrımcılık yapılmadan- ele alınması gerektiği güçlü biçimde dile getirilmeye başlanmıştır.

Batı Karadeniz’in duyarlılığı, bir bölgesel serzeniş değil; devlet kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik yapıcı bir katkıdır.

Sonuç: Güvenlik İnsanı Yaşatma Sanatıdır

Atlas ÇAĞLAYAN, Ahmet MİNGUZZİ, Gazi Ferdi ÇATAL ve Eren BÜLBÜL vakaları; ismen zikretmediğim diğerleri, birbirlerinden kopuk trajediler değillerdir.

Bu isimler, kamusal otoritenin zayıfladığı alanlarda ortaya çıkan aynı güvenlik açıklarının farklı yüzleridir.

Güvenlik için suçla silahlı mücadele gereklidir ama yeterli değildir. Güvenlik; kamusal alanın korunmasıdır, gençlerin hayatta kalmasıdır, gazinin onurla yaşamasıdır, devletinin kurallarına uygun yaşadığı sürece vatandaşın korku duymamasıdır, halkın devletten uzaklaşmamasıdır.

Güvenlik varsa güven açığı olmaz.

Devletin varlığını eşitlikçi ve adaletli bir biçimde hissettirmesi sorunların büyüğünü çözer. Aksi takdirde soğuk bir boşluk oluşur.

Boşluğu hukuk doldurmazsa, güç doldurur.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; güvenliği parçalı değil bütüncül, tepkisel değil önleyici, seçici değil eşit biçimde ele alan bir devlet aklıdır.

Onurlu vatandaşlar için.

Gerçek demokrasi için.

Türkiye yüzyılı için.

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.

Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Doç. Dr. Selahattin ATEŞ
Tüm Makaleler

  • 20.01.2026
  • Süre : 3 dk
  • 578 kez okundu

Google Ads