Hürmüz'ün Kapandığı Gün: Enerji Jeopolitiğinin Yeni Tektoniği
Hürmüz krizi, küresel enerji güvenliğinde tarihsel bir dönüm noktasına işaret etmektedir ve bu dönüşümün kazananları ile kaybedenlerini şimdiden tespit etmek mümkündür. Stratejik rezervlerini ve kendi ham petrol üretim kapasitesini bir emniyet kalkanı olarak kullanabilen ABD, krizin birincil kazananı konumundadır.
Tarihte bazı anlar vardır; tek bir fay hattının kırılmasıyla tüm sistem sarsılır. 28 Şubat 2026, böyle bir andı. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik koordineli hava saldırılarının ardından İran Devrim Muhafızları, Hürmüz Boğazı'nı ticari geçişe kapattığını ilan etti. O günden bu yana tanker trafiği yaklaşık yüzde yetmiş oranında düşmüş, yüzden fazla gemi ise boğazın girişinde demirleyerek geçiş riskini göze alamamıştır. Uluslararası Enerji Ajansı başkanı bu gelişmeyi "tarihin en büyük küresel enerji güvenliği krizi" olarak nitelendirmiş, normal akışların yeniden sağlanmasının altı aydan uzun sürebileceği uyarısında bulunmuştur.
Bu nitelendirmenin abartı olmadığını anlamak için birkaç rakamı yan yana koymak yeterlidir. Günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol ve 10,8 milyar fit küp LNG'nin geçtiği Hürmüz Boğazı, söz konusu hacimler itibarıyla küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birini ve küresel LNG ticaretinin de benzer bir dilimini karşılamaktadır. Tarihsel olarak Körfez krizlerinde emniyet supabı işlevi gören rezerv kapasiteleri ve stratejik depoların bu kez işlevsiz kalacağı açıktır: Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı boru hattı kapasitesi 5 ile 7 milyon varil arasında kalırken BAE'nin alternatif boru hattı 1,5 milyon varil kapasiteye sahiptir; yani mevcut by-pass kapasitesinin toplamı, günlük 20 milyon varillik akışın yaklaşık yüzde kırkına bile ulaşamamaktadır. Irak, Kuveyt ve Katar için ise herhangi bir anlamlı alternatif rota fiilen mevcut değildir.
Burada salt enerji ekonomisi değil, jeopolitik bir yeniden yapılanma söz konusudur. Kriz, coğrafi açıdan bakıldığında ağırlıklı olarak doğuya doğru bir şok dalgası yaratmıştır. 2024 yılı verilerine göre Hürmüz'den geçen ham petrolün yüzde seksen dördü Asya pazarlarına yönelmiş olup Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, toplam akışın yüzde altmış dokuzunu oluşturmaktadır. Japonya, petroldeki yapısal kırılganlığını stratejik rezervlere sığınarak bir ölçüde yönetebilecektir; ancak bu geçici bir önlemdir. Çin'in ise çok daha karmaşık bir konumda olduğu görülmektedir: Ucuz İran petrolüne erişimini kaybeden Pekin, enerji tedarikinde Moskova'ya olan yapısal bağımlılığını artırmak zorunda kalmaktadır. Bir önceki on yılda Körfez, Rusya, Afrika ve Orta Asya'yı kapsayacak biçimde inşa ettiği çeşitlendirme stratejisi, tam da devreye girmesi gereken anda daralmaktadır. Bu, enerji güvenliğini ulusal güvenliğin çekirdeği olarak gören bir devlet için hafife alınmaması gereken stratejik bir gerileme anlamına gelmektedir.
Avrupalı aktörler içinse kriz, farklı fakat bir o kadar ağır bir açmazın içinde patlak vermiştir. 2022'de Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından Avrupa, enerji stratejisini tek bir eksen üzerinde yeniden kurdu: Rus gazından çıkış. Bu dönüşüm, pratikte iki tedarikçiye—Amerikan LNG'si ve Katar gazına—olan yapısal bağımlılığın derinleşmesi anlamına geliyordu. Halihazırda 2026'nın Şubat sonu itibarıyla Avrupa gaz depolama seviyeleri 46 milyar metreküp ile 2025'in aynı dönemindeki 60 ve 2024'ün 77 milyar metreküpünün çok gerisinde kalmıştır. Bu başlangıç koşulları, Hürmüz'ün kapanmasının kıta için neden 2022'den bile daha karmaşık bir tablo çizdiğini açıklamaktadır.
Krizin Avrupa boyutunu anlamak için iki dinamiği ayrı ayrı ele almak gerekmektedir. Birinci dinamik, doğrudan Katar gazı bağımlılığından kaynaklanan yapısal açıktır. İtalya, Belçika ve Polonya, Hürmüz'den geçen LNG ithalatına en yüksek oranda bağımlı Avrupa ülkeleri arasındadır; İtalya LNG ithalatının yaklaşık yüzde otuzunu, Polonya'nın ise gaz ithalatının yüzde on yedisini Katar oluşturmaktaydı. Üstelik İran'ın Katar'ın Ras Laffan tesislerine yönelik saldırısının ardından QatarEnergy, ihracat kapasitesinin yüzde on yedisinin devre dışı kaldığını doğrulamış ve onarımların üç ile beş yıl arasında süreceğini bildirmiştir. Bu tek bir gelişme bile, Avrupa'nın Rusya gazından çıkış stratejisinin temel direklerinden birini kalıcı olarak hasar görmüş bırakmaktadır.
İkinci dinamik ise daha incedir ve karar alıcılar için çok daha rahatsız edici sonuçlar barındırmaktadır. Avrupa, Rus tedarikinden kaçınmak amacıyla kurduğu çeşitlendirme stratejisinin sınırlarıyla tam anlamıyla yüzleşmektedir: Katar gazına erişim kapanınca Avrupalı kamu hizmetleri, Amerikan veya Batı Afrika LNG'sinden spot piyasa alımlarına mahkûm kalmaktadır. Ancak bu sadece fiyat meselesi değildir. Bağımlılık bir kez daha yapısal bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır; Rusya'ya olan bağımlılıktan ABD'ye olan bağımlılığa geçilmiştir. İki bağımlılık siyasi açıdan özdeş değildir; fakat stratejik özerklik iddiasını sürdürmeye çalışan bir Avrupa için sonucun ciddi çelişkiler barındırdığı ortadadır. Temmuz 2025'te Ursula von der Leyen ile Trump arasında Turnberry'de imzalanan ve Avrupa'nın 2028'e kadar 750 milyar dolarlık Amerikan enerjisi satın alımını öngören anlaşma, Hürmüz krizinin hemen arifesinde imzalanmıştı. Kriz bu anlaşmayı Avrupa için bir seçenek olmaktan çıkarıp fiili bir zorunluluk haline getirmiştir.
Tüm bu tablonun ortaya koyduğu en temel öngörü şudur: Hürmüz krizi, küresel enerji güvenliğinde tarihsel bir dönüm noktasına işaret etmektedir ve bu dönüşümün kazananları ile kaybedenlerini şimdiden tespit etmek mümkündür. Stratejik rezervlerini ve kendi ham petrol üretim kapasitesini bir emniyet kalkanı olarak kullanabilen ABD, krizin birincil kazananı konumundadır. Rusya ise Avrupa ve Asya pazarları üzerindeki enerji kaldıracını beklenmedik biçimde güçlendirmiştir. Körfez ihracatçıları ise yüksek fiyata rağmen mevcut altyapıyla ihracat yapamadıklarından paradoksal biçimde kaybedenler arasında yer almaktadır.
Ghent Üniversitesi'nden Thijs Van de Graaf'ın dikkat çektiği bir husus, meselenin daha derin boyutunu özetlemektedir: Gerçek çözüm, fosil yakıt tedarikçilerini çeşitlendirmek değil, ithal fosil yakıtlara olan yapısal bağımlılığı köklü biçimde azaltmaktır. Nitekim Çin'in elektrikli araç politikasının bir iklim idealizmi değil, tam da bu tür şoklara karşı hesaplanmış bir enerji güvenliği stratejisi olduğu bugün daha açık görünmektedir.
Avrupa için asıl soru şudur: Bu kriz, yerleşik dönüşüm hedeflerini yavaşlatacak mı yoksa hızlandıracak mı? Tarih, büyük enerji şoklarının kısa vadede geçici önlemlere, orta vadede ise yapısal dönüşümlere zemin hazırladığını göstermektedir. 1973 petrol krizi güneş enerjisi araştırmalarını doğurmuş, 2022 Rusya şoku Avrupa'yı yenilenebilir enerji yatırımlarını iki katına çıkarmaya zorlamıştır. Hürmüz'ün kapandığı bu kriz de benzer bir katalitik etki yaratabilir; ancak bunun gerçekleşmesi, Avrupa karar alıcılarının kısa vadeli panik önlemleri yerine uzun vadeli yapısal tercihler yapabilmesine bağlıdır.
Stratejik bir öngörüde bulunmak gerekirse: Bu kriz, Avrupa'nın enerji jeopolitiğinde üç kalıcı iz bırakacaktır. Her şeyden önce, fosil yakıt kaynaklı jeopolitik kırılganlığın farklı tedarikçilere dağıtılarak ortadan kaldırılamayacağı kavranacaktır. Bağımlılığı azaltmanın tek gerçek yolu, enerji üretimini coğrafi olarak içselleştirmektir. İkincisi, Avrupa güvenlik gündeminde deniz yolu güvenliği belirleyici bir yer edinecektir; NATO içindeki yük paylaşımı tartışmaları, Körfez'deki deniz güvenliğini Avrupa'nın kendi sorumluluğu olarak ele alacak bir olgunluğa ulaşmak zorundadır. Üçüncüsü ve belki de en çarpıcı olanı: Hürmüz krizi, fosil yakıt çağının yarattığı küresel bağımlılık mimarisini görünür kılmaktadır. Bu mimari, 1970'lerin petrol krizinden bu yana özünde değişmemiştir; değişen yalnızca bağımlılığın coğrafyası olmuştur. Yarım asrın ardından, aynı boğazı, aynı kırılganlıkla izliyoruz.
Bu, tesadüf değil; bir sistem hatasıdır.