İslamabad'da Çöken Umutlar: Pakistan'daki ABD-İran Müzakerelerinin Uluslararası İlişkiler Perspektifinden Anatomisi
Pakistan'ın ABD ile İran arasındaki diplomasi trafiğindeki rolü, hem uluslararası ilişkiler hem de arabuluculuk teorisi açısından incelemeye değerdir. Pakistan, 1971'de Kissinger'ın Çin'e gizli ziyaretini kolaylaştırdığı günlerden bu yana büyük güçler arasında sessiz bir köprü kurma geleneğine sahiptir
Tarih, büyük çatışmaların yalnızca savaş meydanlarında değil, müzakere masalarında da şekillendiğini bize defalarca kanıtlamıştır. 11-12 Nisan 2026'da Pakistan'ın başkenti İslamabad'da yaşananlar da bu kuralın istisnası değildi. Yaklaşık yirmi bir saat boyunca İslam Cumhuriyeti İran ile Amerika Birleşik Devletleri'nin en üst düzey temsilcileri, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana belki de en doğrudan ve en kapsamlı yüz yüze görüşmeyi gerçekleştirdiler. Ancak sabahın erken saatlerinde, Başkan Yardımcısı JD Vance'in kısa ve soğuk açıklamasıyla ortaya çıkan gerçek şu oldu: İslamabad, bir barış antlaşmasının değil, iki karşıt jeopolitik dünya görüşünün ne denli uzlaşmaz olduğunun bir kez daha tescil edildiği sahne hâline geldi.
Bu yazı, söz konusu müzakere sürecini kronolojik bir döküm olarak değil; uluslararası ilişkiler teorisinin araçlarıyla, güç dengesi, caydırıcılık, müzakere teorisi ve küresel sistem dönüşümü çerçevelerinde analiz etmeyi amaçlamaktadır. Zira İslamabad'da yaşanan çıkmaz, yalnızca iki ülke arasındaki ikili bir gerginliğin anlık tezahürü değil; 21. yüzyılın çok kutuplu ve çatışmacı uluslararası düzeninin yapısal çelişkilerinin kristalize olduğu bir momenttir.
Savaşın Arka Planı ve Müzakereye Giden Yol
Mevcut krizi anlamlandırabilmek için öncelikle olayların seyrine bakmak gerekmektedir. 28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik koordineli hava saldırıları başlatmasıyla bölge, tarihin en şiddetli gerilimlerinden birine sahne oldu. Savaş, Şubat ayının sonunda ABD ve İsrail'in birlikte gerçekleştirdiği koordineli saldırılarla başladı; bu saldırılar Yüce Lider Ali Hamaney'i öldürdü, İran'ın askeri ve nükleer altyapısını hedef aldı ve beş hafta içinde ülkede iki binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı. İran ise bu saldırılara İsrail'e ve bölgedeki ABD üslerine füze ve insansız hava araçlarıyla karşılık verirken elindeki en etkili jeopolitik kozu devreye soktu: Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği, günde yüzü aşkın tankerin kullandığı Hürmüz Boğazı'nı kapatarak küresel enerji piyasaları üzerinde devasa bir baskı aracı oluşturdu.
Bu tablo, uluslararası ilişkiler literatüründe "coercive diplomacy" (zorlayıcı diplomasi) kavramı açısından ilgi çekici bir paradoks ortaya çıkarmaktadır. Thomas Schelling'in çerçevelediği anlamda, savaş başladığında her iki taraf da zaten birbirini caydırmaya çalışıyor; ancak caydırma başarısız olmuştu. Geriye kalan tek seçenek, zorla müzakereye oturtma stratejisiydi. Bu bağlamda Trump, 7 Nisan'da Truth Social üzerinden "Bu gece bütün bir medeniyet yok olabilir" uyarısında bulunarak Pakistan aracılığıyla sunulan ateşkes çerçevesini kabul etti; İran Dışişleri Bakanı Araghchi de kısa süre sonra ateşkesi onayladı.
Pakistan'ın bu süreçteki rolü, hem uluslararası ilişkiler hem de arabuluculuk teorisi açısından incelemeye değerdir. Pakistan, 1971'de Kissinger'ın Çin'e gizli ziyaretini kolaylaştırdığı günlerden bu yana büyük güçler arasında sessiz bir köprü kurma geleneğine sahiptir; ancak bu kez gerçekleştirilen şey, aktif çatışma altında, taraflar arasında doğrudan temas olmaksızın yürütülen ilk yüksek yoğunluklu arabuluculuk örneği olma özelliği taşımaktaydı. Arabuluculuk teorisinde "facilitative" (kolaylaştırıcı) ve "directive" (yönlendirici) modeller arasındaki ayrımı hatırladığımızda, Islamabad'ın Oman'ın 2025'teki dolaylı mesaj aktarımından farklı olarak çok daha aktif bir arabuluculuk biçimini temsil ettiği görülmektedir.
Delegasyonların Yapısı: Kurumsal Kimlik ve Müzakere Kapasitesi
ABD heyetini Başkan Yardımcısı JD Vance, Özel Temsilci Steve Witkoff ve Trump'ın damadı Jared Kushner yönetirken; İran tarafını 70 kişilik geniş bir uzman kadrosuyla Meclis Başkanı Mohammad Baqer Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Araghchi temsil etti. Bu heyet yapıları, yalnızca bireysel seçimler değil; aynı zamanda her iki tarafın müzakereye verdiği kurumsal anlam ve öncelikler hakkında da son derece anlamlı ipuçları sunmaktadır.
ABD heyetinin bileşimi, daha müzakereler başlamadan önce deneyimli diplomatlar arasında ciddi eleştirilere konu olmuştu. Witkoff ve Kushner'ın daha önce Şubat ayı sonunda İranlı yetkililerle yürüttükleri görüşmeler de anlaşmasız sonuçlanmıştı; üstelik yönetimin profesyonel dış politika uzmanları yerine iş bağlantıları olan güvenilir isimlere yaslanması, kıdemli diplomatların eleştirilerine konu olmuştu. Gerçekten de müzakere teorisinde "expertise asymmetry" (uzmanlık asimetrisi) olarak kavramlaştırılan bu sorun, karmaşık çok başlıklı görüşmelerde ciddi bir dezavantaj yaratabilmektedir. Öte yandan İran'ın yaklaşık 70 kişilik teknik heyet göndermesi, Tahran'ın görüşmelere teknik derinlik ve uzun vadeli çerçeveleme açısından çok daha donanımlı girdiğine işaret etmektedir.
İran Meclis Başkanı Galibaf'ın heyete başkanlık etmesi de ayrıca analiz edilmeyi hak etmektedir. Devrim Muhafızları'nın eski komutanı olan Galibaf, hem rejim içindeki muhafazakâr-sertçi kanada hitap eden hem de devlet kurumları arasında köklü ilişkileri bulunan bir isimdir. Bu seçim, İran'ın iç siyasi dengelerini de göz ardı etmediğini; müzakere pozisyonunun yalnızca Dışişleri Bakanlığı'nın değil, daha geniş bir iktidar koalisyonunun onayını taşıdığını göstermektedir. Galibaf, İslamabad'a varışında havalimanında yaptığı açıklamada bu tutumu özetleyen bir cümle kurdu: "İyi niyetimiz var ama güvenimiz yok." Bu ifade, salt bir retorik hamle değil; reel-politiğin dilini mükemmel biçimde yansıtan, müzakere psikolojisi açısından da son derece hesaplı bir konumlanmadır.
Müzakerelerin Gündem Haritası: Üst Üste Binen Kırmızı Çizgiler
İslamabad'da 24 saat boyunca kesintisiz süren müzakerelerde Hürmüz Boğazı, nükleer program, savaş tazminatı, yaptırımların kaldırılması ve bölgedeki çatışmanın tamamen sona erdirilmesi gibi birden fazla başlık eş zamanlı olarak masaya taşındı. Bu çok başlıklı yapı, görüşmeleri metodolojik açıdan son derece zorlaştıran bir etkendir. Müzakere teorisinde "issue linkage" (konu bağlantısı) stratejisi, her bir tarafın kendi öncelik sırasına göre paket anlaşmalar inşa etmesine imkân tanır; ancak aynı zamanda tüm başlıklarda eş anlı uzlaşı zorunluluğu ortaya çıkardığından müzakereyi kilitleyebilmektedir.
ABD'nin 15 maddelik teklifi, nükleer programın kısıtlanmasını, balistik füze kapasitesinin sınırlandırılmasını, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını ve İran'ın bölgedeki vekil gruplara desteğinin kesilmesini içeriyordu. İran'ın 10 maddelik karşı teklifi ise çatışmanın bitirilmesi garantisi, Hürmüz üzerindeki egemenlik talebinin tanınması, yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatı ve ABD kuvvetlerinin bölgeden çekilmesini kapsıyordu. İki teklifin karşılaştırmalı bir okuması, taraflar arasındaki derin yapısal uçurumu gözler önüne sermektedir: Washington, İran'ın stratejik kapasitesini ve bölgesel nüfuzunu kalıcı olarak kısıtlamayı hedeflerken; Tahran, savaştan önce sahip olduğu jeopolitik konumun yeniden tesisini ve hatta belirli açılardan güçlendirilmesini talep etmektedir.
Nükleer mesele, müzakerenin kuşkusuz en kritik ve en kırılgan başlığıydı. Vance, müzakerelerin sona ermesinin ardından yaptığı açıklamada ABD'nin temel talebini açık bir biçimde formüle etti: İran'ın yalnızca bugün için değil, uzun vadede de nükleer silah geliştirmeyeceğine dair somut ve kalıcı bir irade taahhüdü. Bu talep, uluslararası nükleer güvenlik rejiminin merkezinde yer alan NPT (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) çerçevesinin ötesine geçen ve esasen İran'ın kendi bağımsız nükleer caydırıcılık doktrini üzerindeki egemenliğini kısıtlayan bir uzlaşmaya atıfta bulunmaktadır. İran ise bu talebe, barışçıl nükleer enerji programına yönelik egemenlik hakkını öne çıkararak karşı çıkmıştır.
Güven Açığının Yapısal Derinliği
İslamabad görüşmelerinin neden başarısız olduğunu anlamak için yüzeysel anlaşmazlıkların ötesine geçmek ve daha yapısal bir soruya odaklanmak gerekmektedir: Bu iki taraf birbirine gerçekten güvenebilir mi? Bu sorunun yanıtı, uluslararası ilişkiler disiplininde "security dilemma" (güvenlik ikilemi) kavramıyla doğrudan ilişkilidir.
Galibaf, müzakerelerin ardından yaptığı açıklamada Tahran'ın bu konudaki tutumunu son derece net biçimde ortaya koydu: Bir yıldan kısa süre içinde iki kez müzakereler sürerken İran'ın iyi niyetine karşın saldırıya uğradıklarını ve çok sayıda savaş suçunun işlendiğini hatırlatarak ABD ile müzakere deneyimlerinin her seferinde başarısızlıkla ve verilen sözlerin tutulmamasıyla sonuçlandığını vurguladı. Buradan bakıldığında, İran'ın müzakere masasına yalnızca teknik tartışmalar için değil; aynı zamanda iç meşruiyet üretmek ve uluslararası kamuoyuna karşı tutarlı bir anlatı inşa etmek amacıyla oturduğu anlaşılmaktadır.
2015 JCPOA süreciyle kıyaslandığında mesafe son derece açık hale gelmektedir. Obama döneminde varılan nükleer anlaşmanın müzakereleri yaklaşık iki yıl sürmüştü ve kısıtlı kapsamıyla bile 2030'a kadar aşamalı liberalizasyon öngörüyordu. Oysa İslamabad'da, 48 saatlik yoğunlaştırılmış bir tempo içinde çok daha kapsamlı meselelerin çözülmesi beklendi. Bu metodolojik çelişki, müzakere teorisinde "ripeness" (olgunluk) kavramıyla açıklanabilir: William Zartman'ın formüle ettiği üzere, taraflar savaşmaktan yeterince yıldıklarında ve mevcut durumu sürdürmenin maliyeti çok yükseldiğinde müzakereler sonuç vermeye başlar. İslamabad'ın gösterdiği, iki tarafın henüz bu eşiğe ulaşmadığıdır.
Pakistan'ın Arabuluculuk Rolü: Yeni Bir Aktör, Eski Bir Strateji
İslamabad görüşmelerinde Pakistan'ın üstlendiği rol, bölgesel güç siyasetinin ve ittifak dinamiklerinin dönüşümü açısından analitik öneme sahiptir. Oman ve Katar'ın klasik arabuluculuk misyonlarının aksine Pakistan, bu süreçte çok daha doğrudan ve sahada aktif bir konumlanma sergiledi.
Pakistan Ordusu Genelkurmay Başkanı Asim Munir ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Eylül 2025'te Beyaz Saray'ı ziyaret ederek Trump, Vance ve Dışişleri Bakanı Rubio ile görüşmüş; böylece bu kanallar daha kriz derinleşmeden önce tesis edilmişti. Bu önceden kurulan ilişki ağı, Pakistan'ın krizi doğrudan yönetme kapasitesini artıran kritik bir kurumsal avantaj olarak işlev gördü. Öte yandan Pakistan'ın hem İran ile önemli ikili ilişkileri hem de ABD ile güvenlik ve ekonomik bağları bulunmaktadır; bu iki eksenin bir arada tutulması, arabuluculuğun sürdürülebilirliği açısından en kritik zorluktur.
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, müzakerelerin ardından yaptığı açıklamada 21 saatlik görüşmenin hem yoğun hem de yapıcı geçtiğini ifade ederek ateşkesin korunması ve müzakere ruhunun yaşatılması çağrısında bulundu. Bu yaklaşım, müzakerelerin başarısız sonuçlanmasına karşın Pakistan'ın aracı konumunu korumak ve geleceğe dönük bir köprü işlevi görmek istediğini açıkça ortaya koymaktadır. Arabuluculuk literatüründe "face-saving" (yüz kurtarma) mekanizmaları olarak tanımlanan bu tür çabalar, müzakerelerin tamamen çökmesini engelleyen ve gelecekteki temasları mümkün kılan kritik işlevler yerine getirmektedir.
Asimetrik Güç, Asimetrik Beklenti
İslamabad müzakerelerinin başarısızlığını anlamlandırmak için güç asimetrisinin nasıl işlediğini de irdelemek gerekmektedir. Klasik güç dengesi teorisi, daha güçlü tarafın müzakereden daha kârlı çıkacağını öngörür; ancak gerçeklik çok daha karmaşık bir tablo sunmaktadır.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu müzakereci Aaron David Miller'in değerlendirmesi son derece aydınlatıcıdır: İranlıların "elindeki kartların" çok daha fazla olduğunu, zira yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduklarını, Hürmüz Boğazı'nı kontrol edebildiklerini, bölgesel destabilizasyon kapasitelerini sergilediklerini ve rejimin ayakta kaldığını vurguladı. Bu değerlendirme, uluslararası ilişkiler teorisinde "asymmetric leverage" (asimetrik kaldıraç) kavramını somutlaştırmaktadır: Güçlü taraf her zaman müzakere masasında güçlü konumda değildir; zira daha zayıf taraf, "batacağı zaman rakibini de batıracağı" türden stratejik kapasitelere sahip olabilir.
Trump, müzakereler sürerken İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü "gasp" olarak nitelendirirken, boğazın "onlarla ya da onlarsız" açılacağını ilan etti. Bu retorik, bir yandan baskı kozu olarak işlev görse de bir yandan da müzakerenin gerçek siyasi maliyetini kamuoyuna tescil etmektedir. Kamuoyu önünde yapılan ültimatom açıklamaları, müzakere teorisinde bilinen bir sorunu doğurur: Taraflar pozisyonlarına kamuoyu önünde o denli kenetlenir ki geri adım atmak mümkünsüz hâle gelir. Bu "commitment trap" (taahhüt tuzağı) hem Washington'ı hem de Tahran'ı köşeye sıkıştırmaktaydı.
Nükleer Egemenlik ve Kimlik Siyaseti
İran'ın nükleer programı meselesi, teknik bir silah kontrolü sorununa indirgenemez; aynı zamanda İslam Cumhuriyeti'nin kimlik politikasıyla, direnç anlatısıyla ve devlet egemenliği söylemiyle derinden iç içe geçmiş bir meseledir. İran nükleer politikasının literatüründe "prestige factor" (prestij faktörü) olarak tanımlanan bu boyut, müzakere uzlaşısını neden bu denli zorlaştırdığını açıklamaktadır.
Galibaf'ın İslamabad'a gidiş uçağında sergilediği sembolik jest, bu anlayışı somutlaştırmaktadır: İran heyetini taşıyan uçakta koltuklara, ABD-İsrail saldırısında hayatını kaybeden Minab'lı çocukların fotoğrafları ve kanlı okul çantaları yerleştirilmişti; İran devlet televizyonu bu görüntüleri "heyete kimin için müzakere ettiklerini hatırlatmak için" paylaştı. Bu iletişimsel tercih, salt iç kamuoyuna yönelik bir mesaj değildi; aynı zamanda müzakereye giden tarafın güçten değil, acılarından ve meşruiyet duygusundan aldığı güçle hareket ettiğini uluslararası kamuoyuna göstermek için tasarlanmış kurumsal bir anlatı stratejisiydi.
Bu bağlamda uluslararası ilişkiler teorisinin "ontological security" (ontolojik güvenlik) kavramına başvurmak yerinde olur. Devletler yalnızca fiziksel güvenlikleri için değil; kimliklerinin, anlatılarının ve varoluş gerekçelerinin tehdit altına girmemesi için de mücadele ederler. İran'ın nükleer programından vazgeçmesi, onun salt bir silahlanma kararından vazgeçmesi anlamına gelmiyor; aynı zamanda "direniş ekseninin" simgesel başlığından, egemenliğinin en görünür göstergesinden taviz vermesi anlamına geliyor. Bu pencereden bakıldığında, Tahran'ın masadan kalkmaması gerçekten de ideolojik bir tutarsızlık değil, yapısal bir zorunluluktur.
Sonuçsuz Müzakerenin Anlamı: Çöküş mü, Aşama mı?
Müzakerelerin sonuçsuz kalması, gözlemcilerin büyük çoğunluğu tarafından bir çöküş olarak değerlendirilse de uluslararası ilişkiler disiplini bu basit okumayı sorgulamamızı talep etmektedir. Müzakereler tarihine bakıldığında, büyük anlaşmazlıklarda ilk büyük görüşmelerin doğrudan sonuç üretmesinin son derece nadir olduğu görülür; asıl işlev çoğu zaman pozisyonları netleştirmek, karşı tarafın gerçek sınırlarını ölçmek ve müzakere sürecinin devamı için bir zemin oluşturmaktır.
İran hükümetinin görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada "bazı farklılıklara karşın müzakerelerin süreceği" ifadesini kullanması, Tahran'ın kapıyı tamamen kapatmadığını göstermektedir. Benzer biçimde, Pakistan Dışişleri Bakanı Dar'ın görüşmeleri "yoğun ve yapıcı" olarak nitelendirerek her iki tarafı ateşkese bağlı kalmaya çağırması, sürecin tamamen sekteye uğramadığına işaret etmektedir. Bununla birlikte, Vance'in "nihai ve en iyi teklifimizi" bıraktığını duyurması ve topun "İran'ın sahasına" geçtiğini ima etmesi, ABD'nin gelecek turlarda daha da sıkışık bir konumda müzakere edeceğini göstermektedir; zira "nihai teklif" söylemi esneklik alanını daraltmaktadır.
New York Times, müzakereler sona erdikten sonra Beyaz Saray'ın iki seçenekle yüzleştiğini yazdı: İran'ın nükleer programının geleceği üzerine uzun soluklu bir müzakere ya da modern tarihin en büyük enerji aksaklığına yol açacak savaşın yeniden alevlenmesi. Bu ikilik, aslında ABD dış politikasının temel gerilimini de özetlemektedir: Baskı ve cebir yoluyla hızlı sonuç alma arzusuyla kalıcı çözüme yönelik diplomatik sabır arasındaki kronik dengesizlik.
Uluslararası Sistemin Yapısal Gerilimleri
İslamabad, nihayet küresel sistemin yapısal dönüşümüne ilişkin bazı çarpıcı verileri de gün yüzüne çıkardı. Çin, Mısır, Suudi Arabistan ve Katar yetkililerinin isimlerini açıklamadan İslamabat’ta bulunduğu ve müzakereleri dolaylı yollarla kolaylaştırmaya çalıştığı bildirilirken; ABD istihbarat kurumlarının Çin'in bazı şirketler aracılığıyla İran'a askeri üretimde kullanılabilecek bileşenler gönderdiğine dair değerlendirme yürüttüğü haberleri de gündeme geldi. Bu gelişmeler, ABD-İran krizinin yalnızca ikili bir mesele olmadığını; aynı zamanda ABD-Çin stratejik rekabetinin bir alt sahnesine dönüştüğünü göstermektedir.
Rusya'nın tutumu da dikkat çekicidir: Rusya Dışişleri Bakanlığı, müzakerelerden önce her iki tarafı sorumlu davranmaya çağırarak müzakereleri baltalayacak eylemlerden kaçınma çağrısında bulundu. Moskova'nın bu dengeli tutumu, krizin çözülmesini ne tamamen isteyen ne de tamamen istemeyen bir aktör pozisyonunun dışavurumudur; zira savaşın sürmesi ABD'yi ve küresel enerji sistemini yıpratırken, çözüme ulaşılması Batı-İran ilişkilerinin normalleşmesi anlamına gelebilir.
Uluslararası ilişkiler teorisinin "systemic transition" (sistemik geçiş) literatürü bu tabloyu bir bütün olarak değerlendirdiğimizde şu yapısal soruyu sormamızı zorunlu kılmaktadır: Tek kutuplu ABD hegemonyasının sonrasında, bölgesel güçlerin çok sayıda veto aktörü hâline geldiği bir düzende, ABD'nin yalnızca askeri güç ve ekonomik yaptırımlar aracılığıyla istenilen çıktıları üretebilmesi mümkün müdür? İslamabad'ın verdiği yanıt son derece net: Hayır.
Son Değerlendirme
Yirmi bir saatlik bir müzakere maratonunun ardından, sabahın soğuğunda İslamabad'dan ayrılan iki heyet, uzlaşı değil; iki ayrı ve birbirine zıt mesaj taşıyordu. Vance, bu sonucun ABD için değil, İran için kötü olduğunu söyledi. Galibaf ise sandıkta değil, alanda kimin haklı çıkacağını tarihin göstereceğini ima etti. Bu iki açıklama, aslında müzakerenin neden sonuçsuz kaldığını yalnızca özetlemekle kalmayıp aynı zamanda önümüzdeki dönem için son derece kaygı verici bir öngörü sunmaktadır.
Uluslararası ilişkiler disiplini, son tahlilde bize şunu öğretmiştir: Kalıcı barışlar, taraflardan birinin tamamen ezilmesiyle değil; karşılıklı çıkarların ve kırmızı çizgilerin titizlikle haritalandırıldığı, yeterince uzun bir süreç içinde inşa edilen güven ortamlarıyla mümkün olur. İslamabad, bu anlamda bir son nokta değil; son derece pahalıya mâl olacak yeni bir aşamanın başlangıç noktasıdır. Tahran ne tam anlamıyla teslim olmuştur ne de Washington istediği taahhüdü almıştır. Hürmüz Boğazı'nın kıyılarında biriken gerilim, iki heyet uçaklarına binip evlerine dönerken olduğu gibi beklemede kalmaya devam etmektedir.
Tarih müzakere defterini henüz kapatmamıştır. Ama sayfanın ne zaman döneceği, büyük ölçüde tarafların bu başarısızlıktan ne tür dersler çıkaracağına bağlıdır. Ve uluslararası ilişkiler tarihinin bize öğrettiği şu acı gerçeği hatırlatarak bitirmek gerekir: En büyük hatalar, çoğunlukla başarısız müzakerelerin hemen sonrasında yapılmaktadır.