Manevi ve Mistik İşaretler Işığında Ahir Zaman Savaşları
Kehaneti özetleyeyim: “Almanya ve Rusya nükleer boyutu da olan bir savaşa girecek. Rusya Almanya’ya nükleer füzelerle saldıracak.
Bölüm – 1: Alman – Rus Harbi
Sene 2013-14 civarları. O zamanlar FETÖ; tam manasıyla henüz gündem değildi. Ama güney sınırımızda belirgin bir İŞİD / DEAŞ tehdidi vardı. Bu tehdidi enteresan kılan özelliklerden birisi de, Internet kullanarak küresel bir militan tabanına kavuşma çabalarıydı. Batılı ülkelerden ve uzak İslam ülkelerinden akın eden kandırılmış militanları duyuyorduk. Ama ne yalan söyleyeyim, örgütün Türkiye’de de militan edinme çabalarının ciddiyetinin farkında bile değildim.
O zamanlar Antalya’da yaşıyor ve çalışıyordum. Memleketim ise Isparta’nın Uluborlu ilçesidir. Bir bayram ailemi ziyaret için memlekete gelmiştim. Bayram tatilinin ilk günleri büyük akrabaların ziyaretiyle geçer. Sonraki günler ise, memleket ortağı olduğunuz eski dostlarınız ile buluşursunuz. Çocukluğundan beri tanıdığım ve üniversiteyi bitirmek üzere olan bir arkadaşımın da içerisinde olduğu gruptuk. Parkta çay içip sohbet ederken acı bir gerçeği fark ettim. İŞİD belası çocuğa sosyal medyadan kancayı takmıştı ve bir şekilde ikna etme çabasındaydı. İçim cız etti. Dinlemek, anlamak ve en önemlisi de kandırılmasını önlemek zorundaydım.
Ateş Düştüğü Yeri Yakar
Bölücü terör uzun zamandır bildiğimiz bir şeydi. PKK yadı farklı isimlerdeki örgütler tarafından, etnik ve ideolojik bir yapılanma altında, son derece çıkarcı ve Ortadoğulu bir zihniyetle yönetilmekteydi. Ülkenin bir tarafı yanarken, diğer tarafında disko disko yapılabildiği gerçeğiyle de, bu süreçte tanışmıştık. Fakat bu durumdan, diğer terör ve çıkar örgütlerinin ne derece faydalanabileceğini düşünmemiştim. Hele milletimizin zaafı olan dine ve imana oynuyorlarsa...
İlk etapta arkadaşımın güncel iletişim adreslerini aldım. Kısıtlı bayram tatili sürecinde dinlemeye ve anlamaya odaklanmalıydım. Ondan sonra ise daha çok öğrenmeli, kendimi donatmalı ve arkadaşımı kurtarmaya başlamalıydım. Bu plan çerçevesinde kişisel bir harekât başlattım. Bilmediğim yeni düşmanım İŞİD’çiler neye inanıyorlardı? İnançlarının benimkiyle benzerlikleri ve farklılıkları neydi? Bu coğrafyadan insan devşirmek için hangi teknik ve taktikleri kullanıyorlardı?
Bu yazıyı odaklı tutmak adına, birçok hususu atlayacağımı şimdiden biliniz. Atlayacağım şeyler arasında son derece önemli hususlar da var, minör önemde olanlarda. Lakin en büyük zaafım olarak gördüğüm şeyi ve daha önce aklıma gelmeyen bir hususu belirtmeliyim. Bu adamların ahir zamana ilişkin bir düşünce kalıpları vardı. Bu dönemin geldiğine gerçekten inanıyorlardı. Bu düşünce kalıplarını besleyecek, birçok İslami doneye de sahiptiler. Bu alanda, gerçek anlamda bilgi edinmek zorundaydım. Bu öğrenme sürecinde iki husus fark ettim:
1. Ahir zaman sürecine ve yaşanacak savaşlara ait öngörüler, sadece İŞİD örgütüne has değildi. Ayetler, hadisler ve çeşitli İslami doneler bu konuya yönelik oldukça zengindi ve tüm İslam coğrafyalarında da yaygındı. İşin enteresan tarafı konu tarikatlar ve tasavvuf olduğunda; işin içine keşif ve keramet kaynaklı hususlar da girdiğinden, ahir zaman ile ilgili söylenceler de çoğalıyordu.
2. Bu sadece İslam’a özgü bir şey değildi. Başta Hristiyanlık ve Yahudilik, tüm kutsal dinlerde konuya büyük bir önem atfediliyordu. Aynı tarikat bahsinde söylediğime benzer şekilde; İslam’dan çok daha fazla din bilgini, mezhep, aziz ve kehanet barındıran diğer kitabi dinlerde; öğrenilmesi gereken şeylerin nicelik ve niteliği, çok daha anlamlı bir yekûn tutuyordu.
Merakınızı baştan gidereyim, arkadaşımı İŞİD’çilerin cenderesinden kurtarmayı başardık. Bunda bana ve arkadaş çevremizdeki diğer kişilere duyduğu muhabbet de büyük bir etkide bulundu. Zira ancak bu sayede farklı bir mantık kurması ve kendisine sunduğumuz alternatif kaynakları da okuması mümkün olmuştu. Eğer bunların tuzağına düşen birisinin, çok önceden tanıdığı ve güvendiği bir arkadaş çevresine sahip değilse, kurtulması gerçekten zor. Zira ikna edici gerekçelerle bombardıman altında tutuluyorlar. Bu tür yapılar hedefledikleri kişileri dış etkenlere de kapatmak için olağanüstü çaba sarf ediyorlar. Bu bilgi daha doğrusu tecrübe de bu makalenin bonusu olsun.
Bir dizi halinde planladığım bu yazının odağı, ahir zaman olayları ve savaşlarına dair mistik ve manevi bilgiler olacak. Zira gördüğünüz gibi, üzerinden yıllar geçen bir süreçte edindiklerimi yazacağım. Fakat işin oldukça enteresan bir tarafı da var. Bu süreçte bilgi edinmek adına interneti de kullandım. Kaynakça oluşturmak adına tekrar bir arama yaptığımda gördüğüm şu oldu. Konu hakkında gerçekten anlamlı ve önemli bilgiler barındıran tüm linkler ölmüştü. Eskiden izlediğim bazı YouTube ses ve video kayıtları kaldırılmıştı. Ama zamanında okuduğum, çöp ya da anlamsız bilgi kaynağı olarak nitelendirdiğim ne varsa, mevcudiyetini muhafaza ediyordu. Söz konusu seçici ayrıma, sadece Türkçe değil, İngilizce kaynaklarda da şahit oldum. Bu sebeple kaynakça kısmını, daha detaylı bir süzgeçten geçirdikten sonra ele alacağım. Şimdilik hafızamdan sunduğum anlatımlarla yetinmek durumunda kalacaksınız efendim.
Rusya – Almanya Savaşı Üzerine
Söylediğim gibi boyutları sadece mezhepleri değil, dinleri de aşan bir araştırma süreci içerisine girmiştim. Doğal olarak gözüme ilk çarpanlar, gelecekle ilgili en çok beyanatta bulunan kişiler olmuştu. Bunlardan en açık ve anlaşılır olanlardan birisi ise, Abdullah Dağıstani isimli ermiş kişiydi. Detaylı inceler iseniz bu kişinin Kıbrıs’ın en meşhur şeyhi, müteveffa Nazım Kıbrısi’nin hocası olduğunu göreceksiniz. Daha detaylı incelediğinizde de söz konusu gelecek kehanetleri açıklama adetinin, bu tarikatın sonraki şeyhlerinde de görüldüğünü fark edeceksiniz. Ama bilinen ve göze çarpan başlangıç, Abdullah Dağıstani ile olmuştur. Bu kişinin sohbetlerinde tüm dünya yer alsa da, Suriye ve Türkiye ile ilgili kehanetlerin ağırlıkta olduğunu görürsünüz.
Söz konusu ilham / öngörü / kehanetleri (nasıl betimlemek isterseniz artık), çok sayıda farklı kompartmana ayırabilirsiniz. Ben yazılarıma en ilginç ve gerçekleşmesi zor görünen birisiyle başlayacağım. İlginizi çekerse ileride diğer hususlarla devam edecek ve bunu bir yazı dizisi haline getireceğim. Zira üzerinde görece rahat yazabildiğim bir konu. Askeri ve politik analizler içermiyor, inovasyonlar bulunmuyor ve potansiyel düşmanların okuması kaygısını da barındırmıyor. Kehaneti özetleyeyim:
“Almanya ve Rusya nükleer boyutu da olan bir savaşa girecek. Rusya Almanya’ya nükleer füzelerle saldıracak. Fakat alman füzeleri gelen tüm nükleer silahları, Alman topraklarında patlamadan havada imha edecek. Sonra Almanya nükleer silahlarla Rusya’ya karşılık verecek. Alman nükleer silahları Moskova başta birçok Rus kentini yok edecek. Çok büyük kayıplara ve hasarlara neden olacak. Yaşanacak karmaşalar sonrasında Rusya birçok parçaya bölünecek. Dünya tarihine etki eden rolünü ve önemini kaybedecek.”
Oldukça Uçuk Bulduğum Bir Kehanet
Bu hususta bilgilendiğim zaman dilimini hatırlıyorum. Almanya’nın başında Merkel denen akıllı ve dirayetli bir yönetici vardı. Almanya neredeyse tüm enerji ve hammadde ihtiyacını Rusya’dan karşılıyordu. Rusya ise eskiyen üretim teknolojilerini ve dolayısıyla makinalarını, Almanya sayesinde yeniliyordu. Ayrıca birçok Rus, Almanya’yı vatan olarak benimsemiş ve yerleşmişti. Karşılıklı yatırımlar da yapılıyordu ve iki ülke arasında gayet verimli bir işbirliği vardı.
Almanya’nın bazı özgün problemleri de bulunuyordu. Örneğin yaşlanan bir nüfusu vardı ve bu nedenle karanlık fabrikaları (Endüstri 4.0) hayata geçirmeyi planlıyordu. Uzun zaman kullandığı nükleer enerjiden de vaz geçerek yerine, tüketilebilir ve doğa dostu enerji kaynaklarını koymayı planlıyordu. Rüzar, dalga, güneş enerjileri gibi. Tehdit algılamadığı için ordusunu olabildiğince küçültüyor ve eski silahlarını da uygun ülkelere satmaktan çekinmiyordu. Sosyalist bir iç düzenin, kapitalist bir dünyada da sağlanabileceğine; yüksek talep gören ihraç mallarının da sayesinde örnek teşkil etmeyi başarmıştı. Çin’de eşsiz bir konum elde etmiş ve son derece etkin yatırımları, ülkenin iç pazarından talep görecek şekilde gerçekleştirmeyi başarmıştı. Kısacası stabil bir gelecek ve hukukun üstünlüğüne dayalı, eğitimli bir toplumsal düzen vaat ediyordu. Tüm bu yaşanılmakta olan açık gerçekler ise kehanetin birçok noktasıyla çelişiyordu.
Zaman içerisinde dünya gerçeklerinin, kehaneti gerçekleştirme yolunda bir rota çizmesi beni oldukça şaşırttı. Almanya istemsizce bir Rus karşıtı cephenin merkez ülkesi haline gelmeye başladı. Enerji ve hammadde bağı koptu. Ticari ilişkileri dondu. Ama henüz kehanetin başlangıç süreçleri yaşanmaktaydı. Yani felakete giden bir yolun taşları döşeniyor gibiydi ama... Henüz bu kehanet gerçekleşmekten oldukça (?) uzak görünüyordu.
Arası Açılan İki Büyük Güç ve Açan Faktörü
Meşhur bir deyim vardır: Parayı veren kararı da verir. Avrupa Birliği ideali içerisinde doğal olarak Almanya lider ülke pozisyonuna gelmişti. Ayrıca Fransa hariç tüm komşularıyla derin kültürel bağlara ve ortak bir tarihe sahipti. Elbette Fransa, Birleşik Krallık ve İtalya gibi ikincil lider ülkeler de vardı kıta Avrupa’sında. Polonya ve Türkiye ise ilgi çekici alternatifler ve geleceği parlak bölgesel güçler olarak öne çıkmaktaydı. Böylesine bir dönemde patlak veren Rusya-Ukrayna savaşı, Almanya ve Rusya arasında büyük bir çatlağa neden oldu.
Şüphesiz bu çatlağı besleyen ve büyüten Biden Amerika’sı idi. Rusya karşıtı, sert ve tavizsiz politikalara sahip ABD; aslında Almanya’yı hala işgal etmekte olan bir askeri güçtü ve güvenilebilir tek askeri ittifak olarak görülen NATO’nun da lider ülkesiydi. Bu dönem içerisinde Almanya, Biden Amerika’sının tüm kararlarına biat eden ve uygulayan bir ülke haline geldi. Ardından ABD, radikal biçimde değişti. Rusya ile dost ama Avrupa ile düşman bir Trump Amerika’sı geldi. Doğrusu Trump cephesinin düşmanlığı, Avrupa Birliği idealini oluşturan tüm fikirsel temelleri de kapsayan bir mahiyette idi. Ayrıca Trump Amerika’sı için NATO’dan çıkmak, gayet kolay dillendirilebilen bir adımdı ve bu dünyanın görece güvenilir tek askeri ittifakını da temelinden sarsmıştı.
Bundan sonra Almanya başta tüm Avrupa kıtasının savunma alanında harcamalarını arttıracağı görünüyor. İyi de bunu nasıl yapacaklar? Hangi yol ve yöntemi tercih edecekler? Kehanetteki “tüm Rus füzelerini havada imha etme” kısmını hatırlayınca; insan Endüstri 4.0 misali robotik ve yüksek teknolojiye dayalı bir gelişim çizgisi mi benimsenecek diye düşünmeden edemiyor...
Normal şartlar altında bu tip radikal bir değişimin gerçekleşmesi, 15-20 yıl alacak bir süreç sonrasında mümkün olabilir. Fakat Yapay Zekânın günlük hayatımıza girmeye başladığı enteresan bir dönem yaşıyoruz. AI etkisiyle bu değişim süreci öngörülemez biçimde hızlandırılabilir mi? Yaratılmış ve koşullandırılmış bir çaresizlik, Almanya’yı radikal çözümler aramaya itebilir mi?..
Nükleer Almanya?
Mevcut bilgi ve teknoloji birikimiyle, endüstriyel kapasitesiyle nükleer silah üretmek; Almanya için zor değildir. Burada konu kullanılabilecek materyale dayanmakta. Bildiğiniz üzere nükleer silahlarda kullanılan en popüler materyal Plütonyum’dur ve bu madde aslında Uranyum’un bozunmasıyla elde edilen bir nükleer atıktır. Almanya’nın yarım asırdır işlettiği tüm nükleer santrallerden biriken atıklar (plütonyum dahil) Fransa sınırında ve yürüyüş mesafesinde bir tesiste depolanmaktadır. Kısacası zaten Almanların ellerinde yeterince birikmiş plütonyum mevcuttur. Hidrojen bombası yapmaya karar verirler ise de materyal sıkıntısı hiç çekilmeyecek demektir.
Bu hususun ilk önemli boyutu, Almanya’yı nükleer bir güç olmaya neyin iteceğinin irdelenmesidir. Bu güne kadar NATO ittifakı kapsamında nükleer koruma altında bulunan ülkenin, bu koruma şemsiyesini kaybetmesi ihtimali öne çıkar. Yani kehanete güvenmeye karar verirsek, NATO’nun dağılacağını düşünebiliriz. Bu konuda söylem bazında kalsa da, bir takım işaretler görmeye başladığımız düşünüldüğünde; ülkemizin de hissesine düşen önemli bir ders bulunmaktadır. Biz birikmiş plütonyum materyaline de sahip değiliz. (Birleşik Krallık biriktirdiği devasa plütonyum stoğunun onda birini verse yeter ama, keşke ile peynir gemisi yürümüyor işte...)
Nükleer Almanya’nın ikinci önemli boyutu da, toplumun içerisinde yetiştirildiği ideallere aykırı bir durum teşkil etmesidir. Bu ciddi bir iç direnç yanında, çevreci terörizme kadar uzanabilecek tepkileri ön görmeyi gerektirir. Böylesi bir süreç içerisinde ülkede politik bölünmüşlük durumu ortaya çıkacak ve hukukun üstünlüğüne dayalı toplumsal düzen derinden sarsılacaktır. Bu düzen içerisinde milyonlarca Türk’ü de barındırmaktadır.
Kehanetlerin Zamanı ve Sırası
Az önce Almanya özelinde incelediğimiz gibi, çok sayıda kehanet bulunmaktadır. İslam içi ve dışı kaynaklarda, kehanetlerin gerçekleşeceği zaman dair açık bir bilgi bulamadım. Elbette ebcet ve cifir gibi çeşitli ilimler kullanarak, kaynaklardan zaman çıkarmaya çalışan çok sayıda yorumcuya rastlayabilirsiniz. Lakin kişisel olarak bu yorumları da güvenilir bulmadığımı belirtmek isterim. Yani ortada bazı kehanetler var ama ne zaman gerçekleşeceğiyle ilgili bir bilgi yok.
Dikkatimi çeken başka bir husus ise, aynı kaynaktan gelse bile, birbiriyle çelişiyor gibi görünen çeşitli kehanetlerin olmasıdır. Elbette gerçekleşme (?) sırası hususu ile, çelişkilerin bir kısmının çözülmesi mümkün. Örneğin yine Abdullah Dağıstani kaynaklı kehanetlerde belirtilen Rusya’nın İstanbul dahil Türkiye’nin bir kısmını işgal edeceği hususu. Bu ancak Alman-Rus savaşı kehanetinden önce gerçekleşirse mümkün olabilir. Lakin Ukrayna karşısında düştüğü hal ortada iken, Rusya’nın ülkemizi işgal etmesi ne kadar gerçekçi bir beklentidir? Hele ordumuzun düzen ve disiplinine bu kadar güveniyor, savunma alanında bunca yatırım yapıyor iken. Elbette politik ve ekonomik fırtınalarla mevcut düzenin yerle bir olması ve ikinci bir balkan harbi hezimeti yaşamamız mümkün olabilecek bir süreçtir. Yönetim erkimizin yöneldiği istikametler ise; kaşınabilecek derin yaralar açarken, bunun gibi risklere de davetiye çıkarmakta sanki...
Kapatırken...
Bu makaleyi lütfen fazla ciddiye almayınız. Sonuç olarak gaip yalnızca yüce yaratanın bildiği bir şeydir. İslami kaynaktan bile gelse bu konuda sözlenmiş sözler ve yazılmış metinler hususunda şüpheci davranmak zorundayız. Özellikle olumsuz görünen hususlarda, kendini gerçekleştiren kehanetlerin oluşmasına geçit vermemeliyiz. Bu dini boyutu da olan bir vazifedir.
Fakat yine de düşünmeden edemiyorum. Eğer ABD, NATO gibi asra yürüyen bir ittifakın önemini hiç ederse?.. Pasifik cephesinde kendisine güvenecek tek bir müttefik dahi bulabilir mi? Japonya ve Güney Kore gibi görece sadık ve kısmen işgal altındaki ülkeler bile, ABD tarafını tutmadan önce kırk defa düşünmeye başlayacaktır. Peki bu olasılık, Çin politikalarını nasıl şekillendirir?
Şimdiden merak etmeye başladığınızı düşünüyorum, inceleyeceğimiz sıradaki kehanetleri. Zira Çin yazmayı düşündüğüm bir sonraki makalenin öznesi olacak.